Üniversitede de en son umut ölür! – Tayfun Atay (T24)

Dr. Anıl Özgüç’ün eylemi, çıkmamış candan ümit kesilmez dedirtircesine bu ülkede hâlâ "üniversiteli olanlar" var diye düşündürür cinsten…

Üniversitede de en son umut ölür! – Tayfun Atay (T24)

“1071 eksi 5”lik utanç vesikasına onayı alınmadan imzası eklenmiş İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Anıl Özgüç bu durumu protesto amacıyla önce noter kanalıyla iradesinin böyle bir metne imza yönünde olmadığını kayıt altına aldırdı. Sonra da dün sosyal medya hesabından bu akademik-bürokratik dayatma nedeniyle mevzu bahis üniversiteden ayrıldığını kamuoyuna duyurdu.

Bitmiş bir üniversitenin uzun ölümünü yaşadığımızı sıklıkla dile getirdiğimiz bir dönemde işte size her şeye karşın “en son umut ölür” nev’inden bir gelişme daha!..

Dr. Anıl Özgüç’ün eylemi, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı “Barış İçin Akademisyenler” bildirisiyle aynı izlekte, “çıkmamış candan ümit kesilmez” dedirtircesine bu ülkede hâlâ “üniversiteli olanlar” var diye düşündürür cinsten…

Rahmetli annem, benim üniversiteye mesleki bir arayış doğrultusunda adım atmamı hiç istemedi.

Mezun olduktan sonra bir bankada memur olarak çalışmaya başlamış, ama bir yandan da yüksek lisans yapıyordum. Hedefim, alanımla ilgili bir araştırma görevliliği sınavı açılacak olursa şansımı denemekti.

Annem beni bundan vazgeçirmek için elinden geleni yaptı. Eş-dost hısım-akrabayı da beni böyle bir arayıştan uzaklaştırmak ve bankadaki memuriyetin “huzurlu” gelecek garantisi olduğu telkininde bulunmak için seferber etti.

O yüzden Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nün açtığı araştırma görevlisi sınavına anneme haber vermeden girdim.

Hiç unutmuyorum, akşam eve geldiğimde anne ve babama üniversitede sınava girdiğimi söylediğimde babam, “Hayırlısı bakalım” gibisinden bir karşılık verirken annem mutfaktan bir hışımla yanıma geldi ve bana, “İnşallah kazanamazsın” dedi.

Dedi ama, bunu derken bile yüzünde söylediğine kendisinin de inanmadığını belli eden bir ifade vardı. Adeta sınavı kazanacağıma inançla, onun isteğini reddeden tavrım karşısındaki çaresizliğinin iç içe geçtiği bir öfkeli ifade.

Sonuçta birkaç hafta sonra sınavı kazandığımı ona söylediğimde bu defa hem derinden derine oğluyla gururun hem de büyük bir kaygının iç içe geçtiği yüz ifadesiyle başını aşağı yukarı, olumlayıcı mahiyette sallayacaktı.

Annem benim üniversitede öğretim üyesi olmamam için neden elinden geleni ardına koymamıştı? Halbuki kendisi ömrünü eğitime adamış köy enstitüsü çıkışlı bir öğretmendi.

Dahası, edebiyatımızın çınarlarından Fakir Baykurt’un kurduğu, TÖBDER’i önceleyen TÖS’ün (Türkiye Öğretmenler Sendikası) 1969’da başlattığı “Bütün Öğretmenler Boykota” eyleminin bir parçası olmuştu. Pek çok arkadaşıyla birlikte onun hakkında da soruşturma açıldığını ve ifade verdiğini hatırlıyorum.

Böylesi birikim ve deneyim sahibi bir kadın, kendisiyle aynı mesleğe yönelmek isteyen oğlunu bir üniversite öğretim üyesi olmaktan caydırmak için akla karayı seçiyordu.

Neden?..

Çünkü bu, “12 Eylül” (1980) askeri darbesi sonrası Evren cuntasının memleketin üzerine karabasan gibi çöktüğü bir dönemde olmaktaydı.

Öncesinde zaten solcu/sosyalist oldukları için suikastlara kurban gitmiş üniversite hocaları annemin belleğinde iyiden iyiye yer etmişti.

Ama bundan çok daha önemlisi, 12 Eylül sonrasında cunta yönetimi ülkenin içinde bulunduğu kanlı çatışma ortamının asli sorumlusu olarak üniversiteyi işaret ediyor, faturayı da üniversite hocalarına kesiyordu.

Bu nedenle üniversitelerin hali hiç mi hiç iç açıcı değildi. “1402’likler” olarak adlandırılan çok sayıda öğretim üyesi hak-hukuk dinlemeksizin kürsülerinden edilmiş, kapının önüne konmuştu.

Ne olup bittiğini, araştırma görevlisi olarak yanında çalışmaya başladığım, kendisi de Aydınlar Dilekçesi imzacısı olarak o dönem topun ağzında olan hocam Bozkurt Güvenç, bölüm seminer odasında bir öğlen sohbetinde şöyle netleştirecekti:

“12 Eylül öncesinde toplumda olup biten her şeyin sebebini üniversiteye bağladılar. Halbuki üniversite, toplumda olup biten her şeyi en çarpıcı şekilde yansıtan bir ‘ayna’ olmaktan öte bir yer değildi.”

Sözün özü, 12 Eylül öncesinde öldürülen, sakat bırakılan, hapsedilen hocalar…

12 Eylül sonrasında üniversiteden atılan hocalar…

Ve hiçbir gelecek garantisi olmayan, her daim topun ağzında-ateş hattında olarak dersliklerde öğrencinin karşısına çıkan hocalar…

Annem, böyle bir ortamda oğlunun her gün başına bir şey gelebileceği endişesi içinde yaşamaktansa, onun bir bankada “huzurlu” bir memuriyet sürdürmesini kendince haklı olarak istiyordu.

Kim anne-babasının dediğini-istediğini yapmış ki?!..

Sonuçta olan oldu ve işte 35 yılı tamamına erdirdik üniversitede.

İlk günden bugüne hep bir “zor zanaat”ti bu.

Ve yine ilk günden bugüne bazı şeylerin hiç değişmediği bir süreçti bu.

O yüzden Tayyip Erdoğan’ların korkunç ifadelerle topun ağzına koyduğu BAK imzacısı öğretim üyelerinin evveline Evren cuntası döneminde 1402’liklerle tanık olmuşluk, bir yandan “Biz bu filmi gördük” dedirtiyor insana… Ve hiç kuşkusuz, 1940’lı yılların anti-komünist cadı-avlarıyla kürsülerinden edilmiş Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav’lara kadar geriye giden anımsamalara sahip hocalarımız, “Biz bu filmi çok ama çok gördük” de diyeceklerdir.

Her devirde üniversite içinde statükoya direnen ve “Üniversite 5’inci kuvvettir” diye düşünen hocalar oldu.

Yine her dönemde kendi akademisyen arkadaşını, hocasını, öğrencisini satan ve “Üniversite statükodur”, daha da öte, “Üniversite, ‘Kolluk’tur” diye düşünüp hareket eden ahlâksızlar da oldu.

İçinde bulundukları kurumların baskısı altında bir takım statükocu baskılara maruz kalıp teslim bayrağı çeken korkaklar oldu.

Ama işte en son Dr. Anıl Özgüç örneğindeki gibi, böylesi baskılara onurluca direnişiyle tarihe not olarak düşülecek “cesur yürek”ler de oldu.

Dr. Anıl Özgüç

Üniversitenin bugün içinde bulunduğu acınası halin önünü açan da 1980-sonrası süreçte yukarıda sözünü ettiğim suçlamalar doğrultusunda siyaseten şekillenen bir “çatal” uygulamadır.

Çatalın bir ucunda hiçbir bilimsel, düşünsel, entelektüel kaygı gözetilmeksizin, devlet eliyle adeta her köşe başına birer bina dikilerek inşa edilen “taşra üniversiteleri” vardır.

Bunlarla üniversiteler, özerklik doğrultusunda toplumda ne olup bitiyorsa bunun çarpıcı ve eleştirel bir aynası olma “risk”inden uzaklaştırılıp “devletleştirildiler”.  “Türk-İslam Sentezi” siyaseti doğrultusunda devletin ideolojik aygıtlarına dönüştürüldüler.

Bu yolla, başlangıçta iddia ettikleri gibi taşraya üniversite ve “üniversite kültürü” de götürülmedi. Aksine bir “medeni” (şehirli) kurum olarak üniversite, kültürel anlamda “taşralılaştırıldı”.

Çatalın diğer ucunda ise, yine 1980 ortalarından itibaren işlerliğe sokulan ve üniversiteyi “Sermaye” ile buluşturan “vakıf üniversiteleri” girişimi vardır.

Bu “üniversite”ler, aralarında kaideyi bozmayacak istisnalar olmakla birlikte, genelde kifayetsiz-muhteris vasıflı ve üniversiteden/akademik kültürden bîhaber “kasaba tüccarları”nın elinde oyuncak olmuş yapılar haline gelmiştir günümüzde.

Sözüm ona kâr amacı gütmeyen “vakıf üniversiteleri”dir bunlar, ama ortalıkta birer “eğitim levendi” gibi dolaşan söz konusu kasaba tüccarlarının gözünü de gönlünü de “kâr” bürümüştür.

Bu tüccarlar kâr amacı gütmediklerini söyleyerek gerdan kıra kıra dolaşırlar, ama “Neden kontenjanlarınızı dolduramadınız” diye de fütursuzca ve arsızca dekanları, bölüm başkanlarını, yüksek okul müdürlerini işkenceci sorgulara tâbi tutarlar.

Bunlar hiçbir uzmanlıkları olmadığı halde profesörlerin, doçentlerin sınavla seçtikleri öğrencilerin arasına sınavı kazanamamış yetersiz öğrencileri de paralarına para katmak uğruna zorla ekleyip, pırıl pırıl yürütülen bir eğitim programının içine etmeyi, üstüne de tüy dikmeyi başarırlar.

Bunlar için öğrenci müşteri, öğretim üyesi ücretli köle, üniversiteleri de parayla diploma basan birer fabrikadan ibarettir.

Bunlar için rektörler ve rektör yardımcıları, sabah yürüyüşlerinde onların ergen egolarını cilalayacak dalkavuklardan ibarettir.

Ve bunlar, iktidara göre de yanarlar, dönerler. Yeri gelir, “68-Kuşağı”na oynayan bir devrimbazlık sergilerler. Yeri gelir, mevcut iktidar sahiplerine verdikleri fahri doktoralarla, onların gözüne girmek için yaptırdıkları camilerle dinbazlıkta sınır tanımazlar.

Ağzı viski kokan abdestlilerdir bunlar.

Aynı minval üzere, BAK imzacılarını derhal kapının önüne koyanları da vardır bunların, “İmzanı çek” diye zarif zarif aba altından sopa gösterenleri de…

Ve işte nihayet, “1071 eksi 5” trajikomedisine öğretim üyesi çalışanlarını zorla angaje edenleri vardır.

Olup biten en ağırından tiksinti verici bir rezillik, en hafifinden de Adorno’dan ilhamla söylemek gerekirse bir büyük “yanlışlık”tır.

Ama işte birileri de çıkıp “yanlış hayat”ı doğru yaşama yolunda, adeta topal karıncanın Kabe’ye yol tutmasında olduğu gibi ısrar eder.

Hepimize, her şeye karşın hâlâ “Üniversite vardır” der, dedirtir ve düşündürür.

Dr. Anıl Özgüç gibi…

Kaynak: T24