Uçak türbülanstan çıktı mı, yoksa düşüş devam mı ediyor?

Genellikle ekonomi büyürken DTH azgelişmiş ekonominin aleyhine döndüğünden buna iktisat literatüründe “yoksullaştıran büyüme” adı verilir. Türkiye de bunu yaşamıştı ama artık “yoksullaştıran küçülme” yoluna sapmış bulunuyoruz

Uçak türbülanstan çıktı mı, yoksa düşüş devam mı ediyor?

Birkaç gün önceki resmi müjdeli haber ekonominin türbülanstan çıktığı, kara bulutların da dağılmakta olduğu yönündeydi.

Buna dayanak olarak da cari açığın kapanmaya yüz tutması, hatta fazla vermeye başlaması gösterildi. Havuz medyası bu gelişmeyi bayram öncesinde (döviz kurundaki son haftalardaki düşüşle birlikte), adeta bol fıstıklı baklava tadında sundu.

Hasta kilo kaybetmeye devam ediyor

Oysa daha önceki bir yazımızda[1] bizim ekonomimizin cari fazla vermesi ile örneğin Çin ya da Almanya ekonomilerinin cari fazla vermesinin aynı anlama gelmediğini, kanserden dolayı ciddi kilo kaybetmekte olan hasta örneğiyle anlatmıştık. Buna tekrar dönmeyeceğim o yazı güncelliğini aynen koruyor. Hatta tabloda sunduğum ve ayrıca ayrıntılı açıklamasını yaptığım gibi, o günden bu yana durum (bence) sadece ciddiyetini korumuyor, hasta sağlıksız kilo vermeyi sürdürüyor.

Tabloya bakıldığında sağlıklı bir gelişme gibi sunulan cari açıktaki yaklaşık 10 katlık azalmanın aslında dış ticaret açığındaki büyük çaptaki azalmadan kaynaklandığı görülüyor.

Tablonun büyük halini görmek için üzerine tıklayın!

Ekonomi küçülüp ithalat azaldığı için cari açık kapandı

Bunun da iki boyutu var: İthalat çok büyük çapta azalırken, ihracatta küçük çapta bir artış olmuş. Bu gelişme dış ticaret açığını ve cari işlemler açığını azaltmış. İhracat tarafında açığın kapatılmasına etki eden asıl faktörün ise turizm gelirlerindeki artış olduğu verilerin detayından anlaşılıyor.

Özcesi cari açığın kapanmaya yüz tutması (Korkut Boratav hocanın da dediği gibi)[2] krizin, ekonominin küçülmesinin, işsizliğin ve yoksulluğun artmasının resmi olarak tescil edilmesi anlamına geliyor. Yani cari açıktaki kapanma emekçilerin ve toplumun büyük bir kısmının ağır bedeller ödemesiyle gerçekleşti (kapitalist sistemde bunun başka bir yolu da yok).

Yoksullaştıran büyümeden yoksullaştıran küçülmeye

Diğer taraftan ödemeler dengesi verilerinin yayınlandığı günlerde TÜİK tarafından yayınlanan Dış Ticaret Endekslerini de dikkat almamız gerekiyor, çünkü bize (resmi görüşün söylemediği) önemli bir şey daha söylüyorlar.

Buna göre, İhracat Birim Değer Endeksi geçen yılın Haziran ayına göre bu yılın Haziran ayında yüzde 4,8; İthalat Birim Değer Endeksi ise yüzde 3,7 azaldı.[3] Bunun anlamı artık hem daha ucuza dışarıya satıyoruz, hem de daha ucuza dışarıdan satın alıyoruz. Ama bu ucuzlama ihracat ve ithalat tarafında aynı ölçüde gerçekleşmemiş. İkisi arasında ihracat lehine yüzde 1,1 puanlık bir fark var. Bu da dışarıya satarken aynı zamanda fakirleşiyoruz demek.

Nitekim bunu anlatan bir diğer veri yine aynı bültende yer alan Dış Ticaret Haddi Endeksi (DTH). Bu endeksin “100’ün üstünde olduğunda ülkenin göreli olarak dış ticarette iyi durumda olduğu” kabul edilir (çünkü bu ekonominin dış ticaretteki eşitsiz değişim sarmalı içinde olmadığı anlamına gelir).

DTH hala 100’ün üstünde ama geçen yıldan bu yana Endeks azalma eğiliminde. Öyle ki İhracat Birim Değer Endeksi’nin İthalat Birim Değer Endeksi’ne bölünmesiyle hesaplanan ve 2018 yılı Haziran ayında 104,1 olarak elde edilmiş olan bu Endeks, 1,2 puan azalarak 2019 yılı Haziran ayında 102,9 oldu.

Ayrıca 2019 yılı ikinci çeyreğinde (Nisan-Haziran) geçen yılın aynı dönemine göre 2,5 puan azalarak 101,5’e düştü.

Genellikle ekonomi büyürken DTH azgelişmiş ekonominin aleyhine döndüğünden buna iktisat literatüründe “yoksullaştıran büyüme” adı verilir. Türkiye de bunu yaşamıştı ama artık “yoksullaştıran küçülme” yoluna sapmış bulunuyoruz.

Finans hesabı ne söylüyor?

Merkez Bankası’nın yayınladığı ödemeler dengesi verilerinden olan Finans Hesabı[4] bize özetle şunları söylüyor:

(i) Sermaye girişleri 8 kata yakın azaldı:

Geçen yılın ilk altı ayına (Ocak-Haziran) göre bu yılın aynı döneminde; ülkeye toplam sermaye girişleri yaklaşık 8 kat azalarak 13,7 milyar dolardan 1,8 milyar dolara geriledi (oysa yılın üç ayındaki azalma sadece 1/3 bir oranındaydı). Yani girişler 11,9 milyar dolar azaldı. Bu arada sadece Mart ve Nisan aylarında toplam 7,2 milyar dolar yurt dışına çıktı.

Sermaye biçimleri olarak baktığımızda; uzun vadeli yabancı kaynak olarak değerlendirilen doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında geçen yıl 2,024 milyar dolarlık bir çıkış varken, bu yıl bu miktarın 1,486 milyar dolara gerilediğini görüyoruz. Ancak ilk üç aya göre bu çıkışlar hızlandı.

(ii) Doğrudan yabancı sermaye gayrimenkul ve emlağa geliyor:

Ülkeye gelen ve göreli olarak ekonomiye en fazla istihdam ve gelir katkısı yaptığı ileri sürülen doğrudan yabancı yatırım miktarı ise aynı dönemde 5,527 milyar dolardan 4,598 milyar dolara düştü. Yani bu dönemde ülkeye 929 milyon dolar daha az yabancı doğrudan yatırım geldi. Oysa yılın ilk üç ayında ülkeye gelen yatırım miktarında artış vardı.

Bu gelen yatırımların yeni fabrika yatırımları gibi reel yatırımlardan ziyade, ülkeden gayrimenkul alımı biçimindeki satın almalara yönelik olduğunun altını çizmek gerekiyor.

(iii) “Gelen” portföy yatırımları azalırken, “çıkanlar” artıyor:

Geçen yılın ilk altı ayında ülkeden yurt dışına olmak üzere, yurttaşlarımız 362 milyon dolarlık bir portföy yatırımı yapmışken, bu yıl bu 2,025 milyar dolara yükseldi. Bu 5,6 katlık bir artış demek. Oysa bu yılın ilk üç ayında portföy yatırımları tersine dönmüş ve ülkeye 433 milyon dolarlık bir portföy yatırımı girişi olmuştu.

Kısaca zenginlerimiz paralarını yurt dışındaki finansal piyasalarda değerlendirmeyi tercih etmişler.

Bu dönemde ülkeye yabancıların yaptığı (gelen) portföy yatırımlarında ise neredeyse 15 katlık bir portföy yatırımı artışı söz konusu olsa da (241 milyon dolardan 3,617 milyar dolara yükselmiş) bunu dikkatli yorumlamak gerekir.

Çünkü bu yılın ilk üç ayında ülkeye gelen portföy yatırımı 8,816 milyar dolar iken bu 6 ayın sonunda bu sadece 3,617 milyar dolar olabildi. Yani yaklaşık 2,5 katlık bir düşüş yaşandı.

Ayrıca böyle yatırımların sadece yüzde 23’ü borsaya-yani hisse senetlerine, kalan yüzde 77’sinin ise dünyanın en yüksek üçüncü faiz getirisini sunan Hazine bonosu ve Devlet tahvillerine gittiğini vurgulayalım.

Kısaca devlet geldiğimiz nokta itibariyle, cari açığın önemli bir kısmının finansmanını üstlenmek zorunda kaldı. Bunun sonucunda ortaya çıkan faiz oranı artışı ve bunun neden olduğu bütçedeki faiz harcamalarındaki artış ise krizin bedelinin toplumun bütününe ödettirileceğinin bir diğer göstergesi.

(iv) Ekonomi ve siyasete olan güven yitimi dövizin dışarıya kaçmasıyla sonuçlanıyor:

Bir de Finansman Hesabının “diğer yatırımlar” kalemine bakalım. Burada banka mevduatları ve banka kredileri gibi sermaye akımlarına yer veriliyor. Geçen yılın ilk üç ayında ülkedeki bankalara (ağırlığı mevduat biçiminde olan) 3,4 milyar dolar gelirken, bu yılın ilk üç ayında yurt dışındaki bankalara mevduat olarak 7,6 milyar dolar gitti.

Altı aylık süreçte (yani Ocak-Haziran döneminde) geçen yıl yerli bankalara net geliş olmadığı gibi 76 milyon dolarlık azalma söz konusu olmuş. Buna karşılık bu yılın altı ayında yurt dışındaki bankalara giden mevduatın miktarı yaklaşık 6 milyar dolar oldu.

Yani bu bir yıl içinde yurt dışındaki bankaların verdiği vadeli mevduat faizlerinin bizdekinin çok altında olmasına rağmen dövizin dışarıya kaçması, döviz sahibi yurt içi yatırımcıların ekonomiye ve siyasete ciddi bir güven sorunu yaşadığını gösteriyor.

(v) “Net Hata ve Noksan” kaleminde normalleşme yaşanıyor:

“Kaynağı belli olmayan döviz olarak” da bilinen para geçen yılın ilk 6 ayında (artı) 9,6 milyar dolar iken bu yılın 6 ayında giderek erimiş ve eksiye dönerek (eksi) 161 milyon dolar olmuş.

Kısaca bu tablo dikkatlice analiz edildiğinde, ileri sürüldüğü gibi türbülanstan çıkış olmadığı (en azından henüz), ekonominin irtifa kaybetmeyi sürdürdüğü görülüyor.

Kaldı ki ekonomik krizden çıkış stratejisinin yol açtığı ağır faturanın kimler tarafından ödendiği ya da ödeneceği de en az çıkışın kendi kadar önemli değil mi?

Tıkanan ücret zammı görüşmeleri, sendikaların grev aşamasına gelmiş olmaları, Hazine’nin şirketlere ortak olarak açık bir biçimde sermayeyi kurtarma girişimleri, iş kazası adı altındaki yaşanan iş cinayetleri ve yaygın bir biçimde sürdürülen doğa tahrip ve talanı krizin faturasının kimler tarafından ödendiğini göstermiyor mu?

Dipnotlar:

[1] Mustafa Durmuş, “Tespihe dizilmiş kriz paketleri”, sendika63.org (26 Mayıs 2019).

[2] Korkut Boratav’a göre damat Albayrak’ın türbülanstan çıkış dediği krizin ta kendisi, haber.sol.org.tr (9 Ağustos 2019)

[3] TÜİK, Dış Ticaret Endeksleri, Haziran 2019 (9 Ağustos 2019).

[4] TCMB, Ödemeler Dengesi İstatistikleri, Haziran.