Neresi sıla bize, neresi gurbet

Göçmenlik, ırkçılık, sömürgecilik, ulusalcılık sorunlarına ayna tutan roman boyunca anlatıcının adını öğrenemememiz yersiz-yurtsuz, kimliksiz, bağsız ve köksüz kalmış bireyi belleğimize kazır

Neresi sıla bize, neresi gurbet

Uzağa değil, usta

öteye, hep öteye gitti

Özdemir Asaf

Doğu Afrika kıyılarında bulunan Zanzibar’da doğan Abdulrazak Gurnah, ülkesinde bir ayaklanma ve sosyalist rejime tanıklık ettikten sonra genç yaşta İngiltere’ye giderek, Kent Üniversitesi’nde öğrenim hayatına devam eder. Daha sonra İngiliz edebiyatı ve kolonyal edebiyat hocası olur.

Otobiyografik öğeler taşıdığını tahmin ettiğimiz “Sessizliğe Hayranlık” (Admiring Silence) romanının adı zikredilmeyen anlatıcısı da Zanzibarlıdır. Göçmenlik, ırkçılık, sömürgecilik, ulusalcılık sorunlarına ayna tutan roman boyunca anlatıcının adını öğrenemememiz yersiz-yurtsuz, kimliksiz, bağsız ve köksüz kalmış bireyi belleğimize kazır.

Memleket hasreti çekmeden ömrünü geçirdiği İngiltere’de herkes gibi kendine ait bir doktorunun olması bile Zanzibarlının yarasını kaşımaya yeter. Geldiği yerde yılan sokması için gönderilecek panzehir iğnesini ya da cerahat toplayan yaralarını tedavi edecek anti-bakteriyel kremi bekleyenlere, herkesin kendi doktoru olduğunu anlatmanın imkânsızlığı kafasını meşgul eder. Şehirde gezerken gözüne çarpan devasa kuleler, görkemli ticaret merkezleri, kemerler, konaklar ve ışıklarla süsleniş köprüleri, dünyanın karanlık yerlerinde yaşayan ve şehirden sayılan o kalabalık lağım çukurlarıyla karşılaştırmak içini korkuyla karışık bir hayranlıkla doldurur.

Gurnah, Batı ahlakını ve sömürgecinin tepeden bakışını sergileyerek ilerler. Kahramanımız birlikte yaşadığı Emma ile “kutsal evlilik bağını” reddederek burjuva kurumlarına savaş açar. Orta sınıf saygınlığının itibarının zedelenmesi Emma’nın ailesinde rahatsızlık yaratsa da tanışma sırasında nezaket kuralları duyguları perdelemenin aracı olur, anne-kız arasında birbirine pusu kurarak ilerleyen “düzeyli muhabbet” tarafların kendilerini meşreplerince anlattıkları bir diplomasiye sahne olur. Emma’nın babasının kendini frenleme çabalarına rağmen ağzından çıkan “siyahiler her yerdeler” lafı ırkçılığın kanınıza işlediğinde ne kadar uğraşsanız da bir şekilde içinizden fırladığını anlatır. Kahramanımız bu saldırıları işitilecek şekilde mırıldanma ama bir şey söylememe taktiği ile savmaya çalışır. İngiliz beyefendisi saldırılarını uzun, inanamayan bakışlarla gerçekleştirir. Ağzını bozmaz.

Kahramanımız kendini kabul ettirmek için omurgasızlaştıkça yeryüzünün lanetlisi kıvamına gelir. Emma’nın babasına İngiltere’nin sömürgeci olduğunu söylemek yerine ülkelerine yaptığı hizmetleri anlatır. Beyaz adam hayıflanır: “Onları öyle terk etmek doğru değildi. Zalimlik. Gittiğimizden beri birbirilerine yaptıkları o korkunç şeyleri bir düşün.” Emma’nın babasının ev ziyaretinden günlerce önce sömürgeciliğin yararları üzerine çalışmaya başlar: Onları kendilerinden bile daha iyi anlayan imparatorluk yöneticileri tarafında yönetilmişlerdi, ağır hükümler bile onların iyiliği içindi, okulu, hastaneyi, eğitimi İmparatorluk getirmişti. Yollar, köprüler hatta hastaneler yapılmıştı. Çok şanslılardı.

Kimliksiz, kişiliksiz hayat, yalanlarla kendine bir geçmiş yaratır ve o kozanın içinde rahatını arar. Bunu neden yaptığını kendi de bilmez. Belki tarihini temize çekmek, belki Emma’nın tanımına uymak için.

Dönmek, mümkün mü artık

Dönmek, onca yollardan sonra

Yeniden yollara düşmek

Gurnah’ın Batı ve Doğu toplumları arasındaki kültürel ve siyasal farklılıkları ustaca gösterdiği kitabın ikinci kısmında kahramanımız annesinin çağrısı üzerine yıllar sonra memleketini ziyaret etme kararı alır. Havaalanından evine varana kadar polis kontrol noktalarından rüşvet vererek geçişlerini, dar sokaklara kanalizasyon atığı boşaltan kırık su borularını, pis kokulu küçük nehircikler içinde yürüyen insanları görünce ülkesini değişmiş bulma umudu söner.

Ailesinin evine geldiklerinde üvey babanın ifadesiz ve ciddi yüzü kahramanımızı suçluluk ve utançla kıvrandırır. Kendisinin tiksinç bir şey olmadığını hissettirecek bir gülümseme bekler.

Tuvaleti tıkanmış ev ve kesik elektrik, yetersiz sabun, karabiber, diş macunu, pirinç karşısında bir sorgulama yapması kız kardeşinin çikolata ya da parfüm yerine bunları getirmesinin daha doğru olduğunu söylemesiyle suçluluğa dönüşür. İhtiyaçlar hiyerarşisinin birinci basamağındaki topluma Avrupalı orta sınıf nezaketi bir anlam ifade etmez. Neyse ki annesi bunları getirse bile gümrükte el konulacağını söyleyerek onu rahatlatır.

Kendisinden küçük kardeşinin onu sürekli yabancı ve suçlu hissettirdiği, sert bir şey söylemek istediğinde başka yere bakarak suratını gaddarca, hor görerek buruşturduğu, Vahhabi olan babanın yüzüne bakmadan “Git, namazını kıl “dediği ev ne kadar kendi evidir?

Belki de ülke dışındaki yetenekli vatandaşlarını geri çevirmeye çalışan resmi yetkililer onu da kalması için ikna edebilirdi. Fakat devletin dilencilik yaptığını ya da bağımlılığını gizlemek için fon adını verdikleri, Avrupa’dan gelecek paralara bel bağlayarak üretilen projenin öncelikli ihtiyaç olduğuna aklı yatmaz. Komşu kızının İngiltere’de tıp eğitimi alma hayali ise devletin beyin göçünü tersine çevirmeyi bırakın durdurmayı bile başaramadığını anlatır.

Gitmek, onca yollardan sonra 

Yeniden yollara düşmek 

Sonunda gizlediği gerçekleri ifşa etmek zorunda kalması, ailesinin utanç içinde kalmasına kendisinin yine İngiltere’ye kaçmasına yol açar.

Üvey Baba’nın uzun uzun caddeye bakışı… Yüzünü kahramanımıza dönmeden konuşması. Sadece evlatlıktan reddedilmez, geçmişinden de kovulur.

İngiliz kadınla birlikte olduğu için kaybolmuştur. “Kendini ve halkını kaybetmişsin sen. İnsan halkı olmadan hiçbir şeydir.” Yüzüne söylenecek cümleler bunlardır. O da babasının bir arkadaşı tarafından…

Uçakta Hintli bir kadın göçmenle yan yana oturunca başlayan samimi muhabbet ve iç dökerek süren yolculuk, inişte karşılaşılan sorunun göçmen dayanışması ile aşılması ile yazar damdan düşenin halinden damdan düşen anlar demek istemektedir belki.

Dönülmez akşamın ufkundayız

İngiltere’de onu bekleyen acı sürprizle yalnızlığın ve sessizliğin girdabına girmesi, onda memleketine dönüp kanalizasyon sorununu çözerek hizmet verme isteği uyandırır. Fakat ülkedeki siyasal gelişmeler bunun da önünü tıkar.

Annesi ve kardeşinden “eve dön” mektubu alır almasına ya orası artık evi değildir.

“Sessizliğe Hayranlık” beyin göçü ve göçmenlik sorununu yakıcı biçimde yaşayan ülkemiz için bir yüzleşme romanı olabilir mi? Buna okuyarak karar verelim.