Kapitalizm en önce neyi tüketecek?

Proleterleştirilebilir nüfusun sonuna giden bir dünyada kapitalizmin ürettiği toplam değer kitlesini “genişletme” zorunluluğunun nelere yol açacağını tartışmayan bizlerin ne menem Marksistler olduğumuzu düşünmemiz gerekmez mi?

Kapitalizm en önce neyi tüketecek?

Bana göre bugünün dünyasını anlamak açısından Marx’ın en önemli buluşu “meta fetişizmi” kavramıdır. İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin metalar arasındaki ilişkiler olarak kurulmasında kendisini gösteren meta fetişizminin temelinde insan emeğinin “işgücü” biçimine sokularak metaya dönüştürülmüş olması yatar. Emeğin meta biçiminin ilk tarihsel formu işgücüdür, yani birim ölçüsü iş saati olan emek. Emeğin, işgücü biçimine sokularak alınıp satılır bir meta haline getirilmesi, insan-bireyin kendi somut emeğinin ürünüyle kurduğu ilişkisini, metalar arasındaki değişim ilişkilerinin prizmasından geçirerek algılamak zorunda bırakır. Emeğe meta biçimi kazandırılmadan kapitalist üretim tarzı imkânsızdır.

Metanın içerdiği değerin (içerdiği değişim değerinin ve onun da içerdiği artı değerin) kaynağı işgücüdür. Sermaye emeği, işçinin sattığı ticari bir mal olarak satın alamaz ve emeğin satın aldığı miktarına ödediği fiyat (ücret), onunla ürettiği mala geçen (ve satılarak gerçekleşen) değerin altında kalmazsa da üretimi sürdüremez. Dolayısıyla sermayeye dayalı üretimin ön koşulu, kendisine, geçim araçlarını satın almaktan başka bir yol bırakılmayan, geçim araçlarını satın alabilmek için işgücünden başka satacak bir şeyi olmayan insanın, yani proleterin varlığıdır. Proleter olmadan kapitalizm olmaz.

Sermayeye dayalı üretimin genelleşmesinin ön koşulu, işgücünün emeğin genel biçimi haline gelmesidir. Sermayeye dayalı üretim genelleşmesi ile işgücünün emeğin genel biçimi haline gelmesi, yani daha önce ücretli işçi olmayan üretici insanın proleterleştirilmesi aynı sürecin iki yüzünü oluşturur. Ücretli emeği sermaye icat etmedi ama işgücünü emeğin genel biçimi haline getiren sermaye oldu.

1980’den bu yana yaşanan, günümüze, geleceğimize damgasını vuran en büyük ekonomik dönüşümlerden birinin sermayeye dayalı üretimin genelleşmesindeki büyük sıçrama, yani yerkürenin bütününde ve bütün alanlardaki üretken insan etkinliğinin meta üretimine dönüştürülmesi olduğunu herhalde herkes kabul eder. İnsanın gereksinim duyduğu (/duyurulduğu) bütün kullanım değerlerine ancak meta biçimi altında ulaşılabildiği bir dünyaya doğru hızla ilerliyoruz. Meta üretimindeki bu genişlemenin dünya tarihinin görüp görebileceği en büyük proleterleştirme hareketine eşlik etmesi de tesadüf değil. Diyarbakırlının dediği gibi, “Bak şu Allah’ın işine, nerde bi degirman, orda bi su!”; nerede meta ekonomisi genişliyorsa, orada mülksüzleştirilen ve (çoğunlukla zorbalıkla) işçileştirilen bir insan kitlesi beliriveriyor.

“Meta üretiminin genelleşmesi”nin son 40 yılda ekonomik alandaki en önemli dönüşüm olduğu gündelik konuşmalarımızda sık sık zikrettiğimiz bir olgu. Ama bu olgunun mütemmim cüzü olan, “dünya nüfusunun proleterleşmesi olgusunun son 40 yılın en önemli toplumsal dönüşümü olduğu” gerçeği ise ilgilisinden başkasının üzerinde konuşmadığı bir şey.

Kapitalizmin yerküredeki her şeyi, canlı hayatı, fosil yakıtları, hammaddeleri, atmosferi nasıl tükettiğini konuşmayan yok. Sermayeye dayalı üretimin yerküremizde yarattığı afet halinin giderek şiddetlendiği de açık. Suyun, atmosferin, fosil yakıtların kaç yıl içinde tükeneceğini, canlı hayatın kaç yıl içinde biteceğini, uygarlığımızın kaç yıl içinde işlemez hale geleceğini konuşup duruyoruz. Neredeyse “önce ne bitecek” bahisleri açılacak. Son dört bin yılın en sıcak yazını yaşarken, dünyamızı saran iklim krizinin, canlı hayatı önümüzdeki 25 yıl içinde ortadan kaldırabileceğini ileri sürenler bile var. Hükümetler sorumluluğa, “yurttaşlar” harekete geçmeye çağrılarak bir an önce bu gidişatın kontrol altına alınması istemi artık bir imdat çağrısı halini aldı ve bu istem faşist hareketler dışında, siyasi yelpazenin tamamında karşılık buluyor.

Ama son 40 yıl içinde “doğal sınırına” hızla yaklaşan ve bu sınıra vardığında sermayeye dayalı üretimin bildiğimiz (“kitapta” yazan) şeklinin sürdürülebilirliğine tarihte yediği en ciddi yapısal darbeyi vuracak bir başka şey var ki, kimse üzerinde durmuyor: Ücretli emek.[1]

1980’de dünyada 4,5 milyar insan yaşıyordu ve bu nüfusun 1,5 milyarı, yani üçte biri ücretli emekçi durumundaydı. 39 yıl sonra dünyanın nüfusu 8 milyara ulaşırken, ücretli emekçilerin sayısı 4 milyara, yani toplam nüfusun yarısına tırmandı. Ne kadar zorlanırsa zorlansın ücretli işçi haline getirilemeyecek nüfus gruplarını, çalışamayacak (ya da yasal nedenlerle çalıştırılamayacak) kadar küçük çocukları ve yaşlıları dışarıda bıraktığımızda sermayenin işçileştirebileceği nüfusun sınırlarına dayanmamızın an meselesi olduğu (hatta belki de bu sınıra esas olarak gelmiş olduğumuz) ortada değil mi?[2]

Ücretli işçiliğin sınırına gelinmesi, toplam çalışma süresinin sabit olduğu koşullarda, üretilebilir değer[3] miktarının sabitlenmesi demek değil midir? Üretilebilir değer miktarının sabit hale gelmesi durumunda artık değer oranı sabit kaldığı sürece “sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi” döngüsü muazzam bir ivme kaybına uğramaz mı? Böylesi bir ivme kaybı sermayenin bugünkü hegemonyasına vurulmuş en büyük tarihsel darbeyi oluşturmaz mı?

Bu noktada şu soruyu soralım: Üretilebilir değer miktarının sınırına varılan bir dünyada, yani (değer üretme yeteneği anlamında) üretkenliğin artırılamadığı bir dünyada, toplam artık değer kitlesinin artırılabilmesinin orta ve uzun vadedeki temel yolları nelerdir? Yanıt basit, artı-değer oranının artırılması.

Bunun için ise iki temel yol var: Birincisi, çalışma süresinin uzatılması, ikincisi, ücret mallarının üretim verimliliğinin artırılması suretiyle gerçek ücretlerin düşürülmesi.

Orta ve uzun vadede çalışma süresinin uzatılması emeğin şimdiki örgütsüzlük seviyesinde dahi mümkün değilmiş gibi görünüyor. “Gerçek ücretlerin düşürülmesi”nin nasıl olup da meta üretiminin bugünkü genelleşme eğilimi/ivmesi ile uzlaştırılabileceği ise bir muamma. Malum, şimdiki kapitalizm emek gücümüzü yeniden üretmemiz için ihtiyaç duyduğumuz mal ve hizmetleri sürekli olarak artırıyor. Bu durumda gerçek ücretleri düşürmek de pek mümkün değilmiş gibi görünüyor.

Değer ve artık değer kitlesini artırmak için geriye, emeğin emek-gücü dışında, değer üreten yeni (meta?) biçimlerinin yaratılması kalıyor. Bu seçenek, emeğin, “iş günü”yle, “çalışma süresi”yle, mesaiyle, yani “zamanla” ölçülen ve ücret aracılığıyla satın alınan meta biçiminin yanında, bütün bunların dışındaki yeni biçimler altında satın alınan/mülk edinilen yeni (meta?) biçimlerinin büyük ölçeklerde devreye sokulması anlamına geliyor. Bu ise dolaysız veya dolaylı yollarla ama somut olarak meta üretimi için sarf edilen bütün somut emeklerin “soyut emeğe” dönüştürülmek üzere toplumsallaştırılması sürecinin mimarisinde muazzam bir değişiklik demek.

İnsanın somut emeğinin metaların değişimi süreci içinde somut emekten soyut emeğe nasıl dönüştüğünü Marx ortaya koymuştu. Ücretli emek dışındaki üretken (kullanım değeri üreten) faaliyetlerin (sömürgelerin yağmalanmasıyla) sermaye açısından üretken (değer üreten) faaliyetlere dönüştürülmesi ve soyut emek cinsinden karşılıklandırılması ise Rosa Luxemburg’un kafasını meşgul etmişti. Birincisinin üzerinden yaklaşık bir buçuk asır, ikincisinin üzerinden bir asır geçtikten sonra, proleterleştirilebilir nüfusun sonuna giden bir dünyada kapitalizmin ürettiği toplam değer kitlesini “genişletme” zorunluluğunun nelere yol açacağını tartışmayan bizlerin ne menem Marksistler olduğumuzu düşünmemiz gerekmez mi?[4]

Kapitalizmin insanın bilinçli-bilinçdışı bütün “çabasını” metaya ve değere dönüştürme yolundaki yürüyüşü kendisini ve bizi nelerle karşı karşıya bırakıyor?

Kapitalizm, dünyanın çalışabilir nüfusunun tamamını işçileştirerek kendi sonunu dünyanın sonundan önce getiriyor olabilir mi?

İşte bugünü ve geleceği düşünürken odaklanmamız gereken başka iki büyük sorun alanı.

Dipnotlar:

[1] Sonuna gelinen üretim faktörlerinin her biri için mutlaka bir muhalefet hareketi gelişiyor, ama ücretli emeğin nüfus açısından sınırına varılmakta oluşundan hareketle kimse alarm çanları çalmıyor. Ne siyasi partiler, ne sendikalar, ne de uzmanlık kuruluşları, bu “işçileştirme çılgınlığı”na açık ve doğrudan karşı çıkmıyor, kendiliğinden durumda işçileşmeye giden toplumsal yıkım süreçlerinin işçileştirme dışında alternatiflere yönlendirilmesini talep eden tek bir hareket gelişmiyor. Örneğin, savaşlar, iç savaşlar, kıtlıklar, ekonomik ve toplumsal yıkımlar nedeniyle gelişen göç hareketleri, göç alan ülkelerdeki bütün partilerin siyasi programlarında baş köşeyi işgal ediyor. Ama bu programlarda,  sürecin başında “köylü” olan nüfusun sürecin sonunda işçiye dönüşmekte oluşundan hareketle, göç hareketlerini küresel işçileş(tir)me sürecinin temel bir segmenti olarak tanımlayıp program oluşturan ne bir sol parti ne de bir sendikal hareketin olmaması ilginç değil mi?

[2] Bazı Afrika ülkeleri gibi istisnalar sayılmazsa, dünyanın bütün ülkelerinin 20. yüzyıl sonunda “gelişmiş kapitalist ülkelerin” son kırk yılda neredeyse hiç değişmeyen şehirleşme ve proleterleşme oranlarının yakalanmış olduğu görülüyor. Bu nedenle ben, bu sınıra artık gelmiş olduğumuzu, “ücretli işçilik”le tanımlı işçi sınıfı popülasyonunun bundan sonraki genişlemesinin ancak diferansiyel bir genişleme olabileceğini, geçtiğimiz 40 yılı tanımlayan “dünya tarihinin en büyük proleterleştirme süreci”nin sonuna geldiğimizi tahmin ediyorum.

[3] “Değer” kavramını, Marx’ın kullandığı biçimde yalnızca “değişim değeri”ni ifade etmek için kullanıyorum.

[4] Bu soruyu, kadınların ücretsiz ev içi emeğinin ve bizzat insanın kendisini üretmekte sarf ettiği “biyolojik/doğal” denilen emeğinin kapitalist sömürü sistemine eklemlenmesi ve soyut emeğin bir parçası haline getirilmesi üzerine çalışan sosyalist feminist teorisyenleri tenzih ederek soruyorum (Çiğdem Çidamlı’ya teşekkürler). Kadın emeğine ve bu emeğin soyut emeğin bir parçası haline getirilmesine ilişkin tartışma, kapitalist “üretken emeğin” bugünkü formasyonuna ilişkin tartışmada çok değerli bir hareket noktası oluşturuyor.