İdlip cephesinde yeni bir şey yok!*

Rusya, AKP’ye Fırat’ın doğusunda ABD’yle birlikte oyun kurmasının kabul edilebilir olmadığını şimdilik İdlip’teki “uyarı” atışlarıyla gösterdi. Uyarı atışlarının İdlip’in güneyiyle sınırlı kalacağının da garantisi yok

İdlip cephesinde yeni bir şey yok!*

Başlıktan hareketle önce güncel gelişmeyi anlatalım: Saray-AKP iktidarı, İdlip’in güneyindeki savaşın seyrini değiştirmek için 19 Ağustos’ta tehlikeli bir hamle yaptı ancak bu ters tepti.

Suriye ordusu ve müttefiklerinin İdlip’in güneyindeki operasyonları, stratejik öneme sahip Han Şeyhun’a dayanınca AKP cihatçıların yardım çığlığına daha fazla kayıtsız kalamadı.

Aralarında tankların ve zırhlı araçların bulunduğu onlarca araçlık TSK konvoyu, Hatay Reyhanlı’ya bağlı Oğulpınar köyündeki gayri resmi geçiş noktasından (HTŞ kontrolündeki) İdlip’in sınır köyü Kefer Lusin’e geçerek Han Şeyhun’a doğru intikal etti.

Şam yönetimi, bu hamleyi “Suriye’nin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve egemenliğine müdahale” olarak niteledi, cihatçılara aleni destek veren AKP iktidarının “bu müdahalenin yol açacağı tüm sonuçlardan” sorumlu olduğunu vurguladı. Bu açıklamayı takiben Suriye savaş uçakları TSK konvoyunu hedef aldı ve ilerleyişini durdurdu.

Suriye ordusu daha sonra Şam-Halep otoyolunu (M5) kesti ve Rus jetlerinin yoğun bombardımanı eşliğinde Han Şeyhun’a girdi. Bu karşı hamlenin üç sonucu oldu: TSK konvoyunun ilerleyişi durduruldu, İdlip’in güneyindeki cihatçıların ikmal hatları kesildi, Morek’teki TSK gözlem noktası kuşatma altında kaldı.

TSK kimi koruyor?

Bir güne sığan bunca gelişme, aslında bir süredir yaşananların doruk noktasına ulaşmasının sonucu yaşandı.

Rusya ve İran’la geliştirdiği Soçi mutabakatıyla İdlip’e giren AKP, üzerine aldığı sorumlulukları yerine getirmek şöyle dursun, bölgedeki cihatçıları sürekli tahkim etti. Tayyip Erdoğan’ın “kardeşi” Putin’in deyimiyle; “Mutabakat imzalanmadan önce İdlip’in yüzde 50’si teröristlerin kontrolündeydi, şimdiyse yüzde 90’ı onların kontrolünde.

“Silahsızlandırılmış bölge” ilan edilen alanlardan cihatçılar ve ağır silahları çıkarılmadığı gibi bölgedeki tüm gruplar HTŞ öncülüğünde ortak hareket etmeye başladı.

“2018’in sonuna kadar” diye mühlet verilen Lazkiye-Halep (M4) ve Halep-Şam (M5) otoyolları trafiğe açılmadı.

Önleyici rol üstlenmesi beklenen TSK gözlem noktaları, cihatçılara hem koruma hem de destek sağladı. Rus basını bu süreçte iki de ciddi iddia dile getirdi: İlki cihatçılara ait tank ve zırhlı araçların Morek’teki TSK gözlem noktasında saklandığı, diğeri ise Hmeymim Hava Üssü’nü roketlerle vuran cihatçılara İdlip üzerinde uçan Türk İHA’larıyla koordinat verildiği.

Pek tabii ki tüm bunlar Moskova tarafından not edilmişti ve 19 Ağustos’taki “uyarı” saldırısını Türk jetlerine Suriye hava sahasının kapatılması izledi. TSK konvoyunu korumak için havalanan Türk F-16’ları, Hmeymim’den kalkan Rus Su-35’leri tarafından engellendi. Mossad’a yakınlığıyla bilinen internet sitesi DEBKAfile, F-16’lara karşı Hmeymim’deki S-300 ve S-400 hava savunma sistemlerinin de aktif hale getirildiğini öne sürdü.

Askerler nereye gidiyor?

Erdoğan “sahada olmayanın, masada da olamayacağı” konusunu sıklıkla vurgulasa da bunun Rus iznine bağlı olduğunun farkında. Bugüne kadar da hep Rusya ve ABD arasındaki rekabetten istifade etti.

Şimdilerde ise “Cumhur İttifakı’nın bekası” için Fırat’ın doğusunda ABD’den umduğunu bulamadığı gibi, Fırat’ın batısındaki Tel Rıfat için de Rusya’dan yeşil ışık alamayınca sıkıştı.

Rusya, AKP’ye Fırat’ın doğusunda ABD’yle birlikte oyun kurmasının kabul edilebilir olmadığını şimdilik İdlip’teki “uyarı” atışlarıyla gösterdi. Uyarı atışlarının İdlip’in güneyiyle sınırlı kalacağının da garantisi yok. Hatta Türkiye, Rusya’nın istediği hizada durmazsa Afrin, El-Bab ve Cerablus’taki TSK varlığı da tartışılmaya başlayacaktır.

Sürekli bir milliyetçi histeriyle desteklenen fetihçi-yayılmacı politika “Fırat Kalkanı” ve “Zeytin Dalı” operasyonlarıyla hayat bulurken 125 askerin canına mal olmuştu (FK 71, ZD 54).

Hedef alınan TSK konvoyunda “Geliyoruz Esad” nidalarıyla giden askerlerin anlayamadığı ise bu sayılardan çok daha fazlasını gözden çıkarmış bir iktidarın var olduğu.

*Alman yazar Erich Maria Remarque’nin “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” (1929) adlı kitabının başlığına atıf. Kitapta, öğretmenlerinin kahramanlık, vatanseverlik histerisinin etkisiyle I. Dünya Savaşı’na katılan Alman gençlerin, savaşın gerçekliği altında nasıl ezildikleri çarpıcı bir biçimde anlatılıyor.