Torba yasa: Mızrak çuvala sığmıyor (1) – Yeni vergiler ve yeni kurtarmalar geliyor

Bir bütün olarak bu tasarı ülke ekonomisinin ne denli derin bir kriz içinde olduğunu, buna ilişkin alınacak tedbirlerin asıl olarak sermaye çevrelerini kollamaya dönük olduğunu, faturanın bir kez daha geniş halk sınıflarına kesileceğini ve bunlar yapılırken rejimin otoriter merkeziyetçi yapısının korunup daha da güçlendirileceğini ortaya koyuyor

Torba yasa: Mızrak çuvala sığmıyor (1) – Yeni vergiler ve yeni kurtarmalar geliyor

Bu kaçıncı torba yasadır bilmiyorum ama bir süredir ülkede ekonomik ve politik düzenlemeler torba yasalarla ve 20 Temmuz 2016’dan bu yana KHK’lerle hayata geçiriliyor.

1980’li yılların başlarından itibaren askeri diktatörlüğü arkasına alan Özal iktidarı Meclis denetiminden kaçmak için ülkeyi sayıları 100’ü bulan fonlarla yönetiyor, böylece devasa kamu parasını kamuya hesap vermeden harcayabiliyordu.

Bugün bu işlev kısmen torba yasalar aracılığıyla gerçekleşiyor. Öyle ki birbiriyle ilgili olmayan çok sayıda düzenleme aynı torbanın içine atılıyor, böylece bırakın muhalefeti, uzmanların dahi hangi yasa ile neyin getirilmeye ya da kaldırılmaya çalışıldığını anlamasına fırsat verilmeden (genellikle de bir gece yarısı oturumunda) Meclis’te yasalaştırılıyor.

Yeni vergiler ve kurtarmalar içeren torba

Bunlardan biri daha Meclis gündeminde. Son torba yasa tasarısı[1] Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda tasarısı kabul edildi. Büyük olasılıkla tasarı kısa bir süre içinde Genel Kurul’da oylanıp kabul edilerek yürürlüğe girecek.

Ancak bu torba yasanın diğerlerinden bir farkı var. Ya bizler artık torba yasaları çözmeye başladık ya da gerçekten artık mızrak çuvala sığmıyor. Çünkü torbadaki düzenlemeler ile “kimden ne alınacağı”, “kime ne verileceği” belki de ilk kez bu kadar açık seçik ortaya konulmuş. Böyle bir şeffaflığa da (!) hasret kalmıştık.

Toplamda 32 maddeden oluşan ve birçok önemli düzenlemeyi içeren bu torba yasa hem Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu derin krize, hem de bu krizle baş etmede öngörülen araçların etkisizliğine ve adaletsizliğine ve bunun sınıfsal sonuçlarına ayna tutuyor.

Hasılat esaslı vergileme yaygınlaştırılıyor

Öncelikle, yasanın 1. Maddesi’nde; Gelir Vergisi Kanunu’nda yapılan değişiklikle (iki yıl önce KDV Kanunu’nda yapıldığı gibi), “hasılat esaslı vergilendirme” adı altında, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenecek olan sektörlerde, meslek gruplarında ve illerde faaliyet gösteren gelir vergisi ve kurumlar vergisi mükelleflerinin vergilendirilmesinde (mükelleflerin gönüllü olarak talepte bulunmaları halinde) elde ettikleri gayrisafi hasılatlarının belli bir oranından (yüzde 10) vergi vermeleri öngörülüyor.

Türkiye’de 2018 yılı sonu itibariyle toplam 1 milyon 921 bine yakın faal Gelir Vergisi mükellefi, 2 milyon 800 bine yakın Gelir Stopaj Vergisi mükellefi, 807 bine yakın Kurumlar Vergisi mükellefi var. Gelir Vergisi mükelleflerinin 775 bini tek başına “basit usule tabi” mükelleflerden oluşuyor[2].

Milyonlarca vergi mükellefini ilgilendiren bir düzenleme

Böylece getirilen bu hasılat esaslı vergileme sistemi; Kurumlar Vergisi mükellefleri, Gelir Vergisi Kanunu’na tabi ticari kazanç sahipleri ile serbest meslek kazanç sahipleri gibi sayıları 3 milyona yakın mükellefi ilgilendiriyor.

Bunlar arasında terzi, dolmuşçu, taksici, sokak satıcıları gibi; marketler, bakkallar, avukatlar, doktorlar, mali müşavirler-muhasebeciler, anonim ve limited şirketler, kooperatifler gibi çok geniş bir yelpazede yer alan ve hemen her türden sosyal sınıf ve katmanı içeren kişiler ve kurumlar yer alıyor.

Düzenleme “ödeme gücü ilkesi”ne ters!

Düzenlemenin mali güce göre ya da ödeme gücüne göre vergilendirme ilkesine ve bu bağlamda mevcut Anayasaya ters düştüğü açık. Zira hasılatın varlığı kârın, net gelirin varlığı, dolayısıyla da vergi ödeme gücünün varlığı anlamına gelmiyor.

Yüksek hasılatı olsa da, bundan daha fazla gideri olanlar dahi hasılatlarının yüzde 10’u üzerinden vergi ödeyecekler. Oysa hali hazırda, yapılan giderler, muafiyet ve istisnalar düşüldükten sonra kalan net matrah üzerinden vergi ödeniyor. Böylece yeni uygulamanın esasında mükellefin lehine olmadığı açık. İki yıl önce de KDV mükellefleri konusunda böyle bir uygulama başlatılmıştı.

Simbiyotik ilişki sona mı eriyor?

Buradan, artık siyasal iktidarın bazı vergi mükelleflerinin politik desteğine olan ihtiyacının azaldığı sonucu çıkartılabilir. Yani iktidar ile vergi mükellefi arasında yıllardır var olan simbiyotik ilişki yavaş yavaş sona eriyor gibi görünüyor.

Dört yıl daha seçim yapılmayacağını (dolayısıyla da seçmene ihtiyacı olmayacağını) düşünen iktidar bloku (ekonomik krizi gerekçe göstererek) daha ağır vergilemeye yüklenmekte bir sakınca görmüyor.

Diğer yandan sektörleri belirleme yetkisinin Cumhurbaşkanı’nın tekelinde olması olası pazarlık kapısının her zaman aralık olacağını gösteriyor.

Böyle bir düzenlemeye normalde, devletin mali olarak çok zor durumda olduğu, yeterince vergi gelirinin toplanamadığı, buna karşılık faiz başta olmak üzere kamu harcamalarının önüne geçilemez bir biçimde arttığı kriz dönemlerinde başvurulması beklenir. Bu düzenleme böyle bir ağır kriz dönemi yaşandığını ortaya koyuyor.

Dövizli sözleşmeler açığa çıkıyor!

Bu tespiti destekleyen bir düzenleme sağlık sektöründeki şehir hastanelerinin kullanım ve hizmet bedelleriyle ilgili (Madde 27).

Buna göre, artan döviz kuru nedeniyle (kamu lehine olmak üzere) bu bedellerin yeniden hesaplanması sağlanarak bütçeye olan yükünün hafifletilmesi öngörülüyor (bu üstü kapalı bir biçimde dövizle yapılan KÖİ sözleşmelerinin bütçeye ne denli ağır bir yük getirdiğinin itirafı anlamına geliyor).

Neden hasılat esaslı vergilendirme?

Hasılat esaslı vergilendirme düzenlemesini Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilen 11. Kalkınma Planı’ndaki (2019-2023) “iç tasarrufları artırarak büyüme hedefi” ile birlikte değerlendirmek daha doğru olur.

İçinde bulunulan ekonomik ve jeopolitik konjonktür yüzünden sıcak para ve diğer uluslararası sermaye hareketlerinden yeterince pay alamayacağını düşünen siyasal iktidar büyümenin finansmanını iç tasarruf oranını yüzde 30’a çıkartarak yapmayı planlıyor[3].

Ancak bizim gibi bir ekonomide bunun yapılmasının onlarca yıl alacağının altını çizerek, bu iç tasarruflardan kastedilenin özel tasarruflar olmadığını belirtelim. Zira iktidarın faizleri düşürme takıntısı (yani planda belirtildiği gibi faizleri düşürme hedefi) özel tasarrufların artırılmasıyla çelişen bir durum. Bilindiği gibi faizlerin düşük olduğu bir ekonomide özel tasarruflar artmaz.

Böylece sermaye piyasası kurumlarının da (borsalar gibi) çok az gelişmiş olduğu bir ülkede geriye bir tek kamusal tasarrufları artırmak seçeneği kalıyor: Net vergi gelirlerini artırmak.

Yani iktidar açısından, vergi gelirleri başta olmak üzere kamu gelirlerini artırırken, aynı zamanda halka dönük kamu harcamalarını da kısmak seçeneği tek seçenek olarak kalıyor.

Nitekim Bireysel Emeklilik Sigortası (BES) uygulamasına katılımın zorunlu hale getirilmesi de hedeflenen tasarrufu asıl yapacak olanların emekçi sınıflar olduğunu ortaya koyuyor.

Bir kez daha varlık affı

İkinci bir düzenleme ile yeni bir varlık affı geliyor (Madde 2). Bu bir yandan, hali hazırda bir kısım özel şirketin ve zenginlerin yurt dışında tuttukları paralarıyla ödemekte olduğu dış kredi borcu biçimindeki uygulamayı yasal güvence altına alıyor. Ayrıca ülkeye yeni kaynak girişini özendirmeyi, böylece tasarruf açığını azaltmayı hedefliyor.

Diğer yandan da (daha öncekiler gibi) “kara para” olarak tanımlanan ve daha ziyade vergi cennetlerinde ve yurt dışındaki bankalarda tutulan ve çeşitli nedenlerle Türkiye’de beyan edilmeyen, dolayısıyla da vergisi ödenmeyen servetin aklanması anlamına geliyor.

Düzenlemeye göre dışarıdan getirilecek dövizden sadece yüzde 1 vergi alınacağı gibi, geriye dönük “nereden buldun” ya da “servetinin vergisini neden ödemedin” sorgulaması da yapılmayacak.

Bu, toplamı ülke milli gelirinin yüzde 20’sini bulan [4]vergi cennetlerinde tutulan serveti meşrulaştırmak isteyenler için önemli bir fırsat ama ülkenin verili koşullarında bu kesimlerin paralarını ülkeye getirmelerini sağlar mı, bilinmez. Çünkü AKP hükümetleri döneminde daha öncekilerden beklenen sonuç alınamadı.

Borçlanma yüzde 45’e, yurt dışına çıkış harcı 50 liraya yükseltiliyor

Ayrıca, bir yandan yurt dışında yaşayan ve çalışan vatandaşların Türkiye’de de emekli olabilmelerini sağlayabilmek için borçlanma tutarının hesaplanmasına esas olan prim oranı yüzde 45’e yükseltiliyor (Madde 9) ve yurt dışına çıkış harçları 15 liradan 50 liraya çıkartılıyor (Madde 20: Bu miktarın 3 kat artırılma yetkisi Cumhurbaşkanı’na veriliyor).

Diğer yandan Merkez Bankası’nın 46 milyar liranın üzerindeki nakit ihtiyaç akçesi Hazine’ye aktarılıyor (Madde 6, bu konuya bir sonraki yazımızda yer vereceğiz).

Keza ticari bankalara kanuni karşılık belirlemede yetki tanınarak ve tahsil edilemeyen kredilerle ilgili kolaylaştırmalar yapılarak bilançolarını düzeltmeleri, böylece dış borçlanmalarını kolaylaştırmaları olanağı sağlanıyor (Madde 4).

Özel sektöre 400 milyar liralık borç yapılandırma imkanı

Zor durumdaki firmaların bankalara olan ve toplamda 400 milyar lirayı bulan kredi borçlarının yapılandırılmas[5] sağlanıyor (Madde 16). Ayrıca bu firmaları rahatlatacak yeni vergi istisna ve muafiyet esasları belirleniyor.

Ancak bu yapılandırmanın ne kadarlık kısmının faiz indirimi, borç silimi gibi bankalar üzerinde, ne kadarının kamunun üzerinde kalacağı bilinmiyor. Bu durumun devletin mali krizini daha da derinleştireceği açık.

Özcesi, bir bütün olarak bu tasarı ülke ekonomisinin ne denli derin bir kriz içinde olduğunu, buna ilişkin alınacak tedbirlerin asıl olarak sermaye çevrelerini kollamaya dönük olduğunu, faturanın bir kez daha geniş halk sınıflarına kesileceğini ve bunlar yapılırken rejimin otoriter merkeziyetçi yapısının korunup daha da güçlendirileceğini ortaya koyuyor.

Gelecek yazı: “Torba yasada Merkez Bankası ihtiyaç akçesine el koymanın karşı konulamaz kolaylığı ve bunun sonuçları”

Dipnotlar:

[1] 8 Temmuz 2019 Tarihli Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi.

[2] https://www.gib.gov.tr/…/user…/VI/AIGMS/2018/TABLO_1.xls.htm (15 Temmuz 2019).

[3] https://www.bloomberght.com/fuat-oktay-11-kalkinma-plani-ha… (9 Temmuz 2019).

[4] Annette Alstadsæter, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, “Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality” (27 December 2017), s. 28

[5] Hacer Boyacıoğlu, “400 Milyarlık yapılandırma”,http://www.hurriyet.com.tr (13 Temmuz 2019).