Tarihin aldattığı kadın: Jean Seberg

Basın toplantısına ölü bebeğinin içinde bulunduğu camdan bir küvözle gelir. Yaşadığı o zor günlerin cisimleşmiş halidir artık o küvöz. Nesneleşmiş, elle tutulur acısıdır. İnsanların şaşkın bakışların arasında küvözü havaya kaldırır ve haykırır: “Bakın! Beyaz işte"

Tarihin aldattığı kadın: Jean Seberg

Bu hafta Sinematek köşesinde az bilinen hayat öyküsü ile çok ilginç bir portreyi tanıtacağız.

Fransız “Yeni Dalga” akımının simge filmlerinden, Jean-Luc Godard’ın yönettiği “Serseri Aşıklar” (A bout de Souffle)[1] filminin başrol oyuncusu Jean Seberg’den bahsediyoruz. 40 yıllık ömründe 34 filmde görünen Amerikalı aktris, daha çok Fransız filmleri ile tanınıyor. ABD’de Kara Panterler örgütüne verdiği destek nedeni ile FBI’ın kara listesine ve cadı avına maruz kaldı.

Maurice Guichard, ünlü aktristin yakınları, arkadaşları ve dostlarıyla söyleşerek, anılar ve belgeler ışığında biyografisini kaleme aldı çocukluğundan başlayarak Seberg’in yaşamındaki bilinmeyen yönleri, filmlerini, aşklarını, şaşırtıcı kişiliğini, yaşadığı ortamı ve onun trajik sonunu hazırlayan evrelerini roman tadında sunar:

“Bir hiç uğruna yola çıkmış, doruklara ulaşmıştı. Sırf çalışmanın ve yeteneğin insanı başarılı kıldığını kanıtlamıştı. Azınlıkları savunan siyasal yaklaşımı ve bu yaklaşımın kendi üzerindeki dramatik sonuçları, maruz kaldığı saldırılar benim nezdimde onu daha sempatik kılmıştır.”[2]

Ümit Cenk Arslan’ın şu anda erişimi olmayan blog sitesinde yazdığı Jean Seberg yazısını sizlerle paylaşıyoruz.


 

Bir insan ölü doğmuş bebeğiyle basın toplantısı düzenler mi? Bebeğinin ölü bedenini gazetecilere doğru havaya kaldırıp, “Bakın; Beyaz işte!” diye bağırabilir mi? Bir anne bunu yapacak kadar neler yaşayabilir ki? Yukarıdaki resme bir daha bakın ve söyleyin: kendimizden utandıracak kadar masum bir güzelliğe sahip olan bu kadın, bunları yapmış olabilir mi?

Tarih 1940’lar. “Soğuk Savaş”, silahlarla yapılanlardan daha öldürücü geçmekte. Kan dökmeden hayatları söndüren doktrinler havada uçuşmakta. Düşman yaratmakla sorunu olmayan süper güçler, komünistleri çoktan cadı bellemiş; avlarının yöntemlerini belirlemekle meşgul.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD’de, ülke içinde “SSCB ajanları cirit atıyor” paranoyası düzenlenmiş ve bu paranoya, Kongre’nin “ülkeyi yıkmaya yönelik düşünceleri ve de propagandaları” suç olarak gören kanunlarla desteklenmişti. Asıl hedef Amerika Komünist Partisi’ydi ama, tarihin çoğu döneminde olduğu gibi eylemi suça uydurma sevdası yüzünden, “toplumdan” dışlanmış hemen her kesim bu kanunla ya öldürüldü, ya ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ya da hapishanelere tıkıldı. İşte bu dönemde, tarihin normalde “deli” olarak hatırlaması gerektiği ve fakat soyadıyla tarihe damgasını vurmuş biri çıktı: Joseph McCarthy.

McCarthy cumhuriyetçi bir senatördü. ABD’de cadı avı sürerken, durumdan vazife çıkarmış ve 205 kişinin adı yazılı olduğu bir listeyle basının karşısına çıkıp, tüm dikkatleri üstüne çekmişti. Bu listede komünist parti üyelerinden eşcinsellere, alkoliklerden ateistlere, bir dolu insanın ismi vardı. Fakat ne şaşırtıcı ki, bir tanesinin bile suç kabul edilebilecek bir eylemi yoktu. McCarthy’nin bu deli saçması listesini, resmi devlet bile kabul edemedi. Listede bulunan sadece 13 isim -o da McCarthy’e ayıp olmasın diye belki- suçlu bulundu. (Bu isimlerden ikisi, tarihe “Rosenbergler Davası” olarak geçecek olan ve tüm dünya da ilk kez uğruna küresel eylemler düzenlenen olayın aktörleri olan Ethel ve Julius Rosenberg’tir. Hiçbir delil olmamasına rağmen ajanlıkla suçlanıp, asılmışlardır. Bu da daha uzun bir yazının konusu olsun.) McCarthy’nin bu cevval vatanseverliği, on yıl boyunca anti-komünist propagandayla yoğrulmuş toplum tarafından büyük destek gördü. Ülke içinde cadı avını sürdüren hükümet, McCarthy’nin toplumdan aldığı desteği gördü ve rest dedi: cevval vatanseverimiz artık Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi başkanıydı. Sorguları bizzat kendisi yürütmeye başladı. Ve tutuklamalar, karalamalar daha da büyüdü.( ki McCarthy’nin sonunu hazırlayan da bu oldu. Yarattığı paranoyaya kendisi bile o kadar inanmıştı ki, sorgulamaları ordu içine kadar götürünce, “ordunun içinde komünist ne arar la?” diyen hükümet ve halk, nihayet McCarthy’nin ipini çekti.)

ABD’de bunlar yaşanırken eski kıtada gündelik hayatın konusuna başka bir isim düşmüştü: Jean Seberg. Nam-ı diğer Saint Jean. Ünlü olması, Goddard’ın “A bout de Souffle” filmine rastlar. Bizdeki adıyla “Serseri Aşıklar”. “The new french wave” akımını başlatan o unutulmaz film. Hatırladınız dimi? Başka bir efsane olan Jean Paul Belmondo ile yatakta, tamamen doğaçlama şeklinde gelişen o sahne nasıl unutulur? Belki de sinema tarihinin ilk “femme fatale” karakterini canlandırmıştır Jean. Kısacık sarı saçlar, duru bir güzelliğe eklemlenmiş keskin yüz hatları, dünyadaki bütün telaşların gelip dinlendiği bir gülümseme; “Saint” böyle bir şey olmalı.

Jean, filmin ve de can verdiği karakterin o yıla damga vurmasıyla, Hollywood’ dan teklifler almaya başlar. Sinemanın kalbinden ve her oyuncunun hayallerinin ikametgahı olan böyle bir yerden teklif almak Jean’ın karşısında durabileceği bir şey değildir. Ertesi sene artık tescilli bir stardır.

McCarthycilik’in doruklarında olduğu bu senelerde, Jean, hem Goddard’ın hem ikinci kocası olan yazar Romain Gary’nin (edebiyat alanında sadece bir kez verilen Goncourt ödülünü başka bir isimle iki kez almış tek yazardır) etkisiyle siyasetten uzak kalamamıştır. “Kara Panterler” diye bilinen ırkçılık karşıtı Marksist-Leninist örgüte desteğini her defasında belirtmiştir. Bu da cadı avında av olması için yeterli bir sebep olmuştur.

McCarthy’nin fişleme işlemleri toplumdan her kesime uzanırken, dönemin Hollywood starları da bu durumdan muaf değildir. Birçok oyuncu ve yönetmen sorguya alınıp komünist olduklarını itiraf etmek ve de komünist arkadaşlarını ihbar etmeleri için baskı görmüşlerdir bu tarihlerde. Bu baskıya karşı direnen çoğu isim ise ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır; Bertolt Brecht, Charlie Chaplin, Orson Welles, Arthur Miller vs…

Ülkeyi terk etmeyip, iş bulamama tehlikesine karşın bu baskıya direnen isimlerden biri de Jean’dir. Bu baskı ve direniş döneminde ikinci kocası Gary’den boşanmış ve Meksikalı ünlü yazar Carlos Fuentes ile beraberdir Jean. Bu beraberlik sırasında Jean hamile kalmış ve işte tarihin görüp görebileceği en büyük karalama da tam bu anda devreye girmiştir.

Dönemin FBI Başkanı Edgar Hoover topraklarımızda sıkça rastlanan tam bir devlet adamıdır. Devletin bekası için yapmadığı kalmamıştır: Kennedy, Martin Luther King, Bobby Kennedy gibi isimlerin ölümlerinde, Einstein’ın dinlenip izlenmesinde, takibe aldığı 12.000 kişinin adlarını Truman’a sunup bu isimlerin hapishanelere atılmasında başrol oynamıştır. Edgar amcamızın kafayı taktığı isimlerden biri de Jean’dir. Edgar amcamıza göre “kara panterlere” destek veren bu kadının bu zulümden muaf sayılması olacak şey değildir. Ve hain planı devreye sokulur. Önce günlerce izlenir Jean; açığı bulunmaya çalışılır. Nihayet hamile olduğu öğrenilince, bizzat FBI tarafından basın kuruluşlarına bir mektup gönderilir. Mektubun özeti şudur: “Ünlü oyuncu Jean Seberg ‘Kara Panterler’ üyesi zenci bir teröristten hamile.” Halkın sevilen oyuncusu zenci birisinden hamile. Hemen kara propaganda aygıtları devreye girer ve büyük bir kamuoyu baskısı yaratılır. O sevilen Jean, artık nefret objesine dönüşmüştür.

“Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir.” Jean, bu sözü doğrularcasına aylarca, çocuğun Meksikalı yazar Fuentes’den olduğunu kanıtlamaya çalışır. Heyhat, kimseyi inandıramaz. Jean’in bütün hayallerini, umutlarını, mutluluklarını yüklediği bebeği, belki de bu kadar anlamı taşıyamadığından erken doğar ve ölür. Jean’ın içinde biriken öfke bir gün dayanır ve hastaneden çıktığı ertesi gün bir basın toplantısı düzenler. Basın toplantısına ölü bebeğinin içinde bulunduğu camdan bir küvözle gelir. Yaşadığı o zor günlerin cisimleşmiş halidir artık o küvöz. Nesneleşmiş, elle tutulur acısıdır. İnsanların şaşkın bakışların arasında küvözü havaya kaldırır ve haykırır: “Bakın! Beyaz işte.”

Bu kara propagandadan yüzünün akıyla, ak bir bebekle çıkmıştır Jean ama, iki kişidir bundan sonra. Kendini sinemaya adayan, neredeyse her sene bir filmde oynayan, bütün rüyaların kendisi olan Jean ve her sene bebeğinin ölü doğduğu tarihte kendisini öldürmeye çalışan Jean; sekiz sene boyunca. Dokuzuncu senesinde başarıya ulaşır. Paris’in dışında, arabasında bir kutu ilaç ve bir intihar notuyla ölü bulunur. İntihar notu, ikinci kocasında olan oğlunadır: “Diego, sevgili oğlum, beni affet. Artık yaşayamıyordum. Beni anla. Bunu yapabileceğini biliyorum ve seni sevdiğimi biliyorsun. Güçlü ol. Seni seven annen.”

Tarihin aldattığı kadın. Şanlı zaferlerle, kanlı savaşlarla, kurtuluş günleriyle, özgürlüğün beşiği şehirlerin kurulmasıyla ünlü tarih, söz konusu Jean Seberg olunca, gözlerinde sinsi bir gülüşle sessizliğe bürünür. Yok ettiklerini, acı çektirdiklerini hatırlamaz. Kendisini sevdirecek olaylar ve kişiler seçer tarih. Biz onları anlatırken, o kendini sevdirir büyük bir kibirle. Kendi parlak geleceği için onun istediği zamanlardan ders almamızı salık verir. Yok saydıklarından ondan daha büyük bir tarih yazılacağını bilir ve hiç bahsini açmaz o yok saydıklarının. Jean Seberg de o yok sayılanlardan biri. Kendi tarihimizi yazarken yok sayılmamak için, yok saymamamız gereken biri. Anlatılabilecek tüm acıları, üzüntüleri, güzellikleri varlığında toplayabilecek biri Jean. İşte tam da bu yüzden hatırlanmalı bu kısa sarı saçlı güzellik. Acımızı ve üzüntümüzü unutmamak için hatırlanmalı. Hafızamızı hasmımıza karşı diri tutmak için hatırlanmalı. Jean’in ölü bebeğinde biriktirdiği acıları biz kendi tarihimizde biriktirmemek için hatırlanmalı.

Son sözü Jean Seberg’in, Jean intihar ettikten sonra kendisini öldüren ikinci kocası Romain Gary söylesin: “Ne değiştirebildiğin, ne yardım edebildiğin, ne de terk edebildiğin bir kadını sevmenin ne demek olduğunu bilemezsiniz.”

Dipnotlar:

[1] “Serseri Aşıklar” (A bout de Souffle) filmini Türkçe altyazılı olarak sinematek.tv’de izlemek için tıklayınız!

[2] Maurice Guichard, “Jean Seberg”, Çev. Ender Bedisel, Agora Kitaplığı, 2011.