Sıfır Bir: Mizansenin gerçekçiliği, senaryonun görmezden geldikleri

Bugünden bakınca Yılmaz Güney'in filmografisi bir bütündür ve onun kabadayı filmleri, sonradan çektiği devrimci filmlerle tekrar anlam kazanmış ve bu bütünün birer parçası haline gelmişlerdir. Tıpkı bunun gibi Sıfır Bir'i ortaya çıkaran ekibin bundan sonra ortaya koyacakları eserlerin içerikleri ve politik konumlanışları Sıfır Bir'in değerini arttıracak ya da azaltacak

Sıfır Bir: Mizansenin gerçekçiliği, senaryonun görmezden geldikleri

“Madem ki böyle bu düzen. Gücü olanlar kuruyorsa güçsüzlerin üzerinde düzeni. Ağlıyorsa bir ana doyamadan evladına. Çoktan geçmiştir zalimin elinden gücü almanın vakti.” Ana karakterlerden Özgür’ün birinci bölümde Yılmaz Güney’in posteri altında yazdığı şiirden alıntılanan bu kısım Sıfır Bir’in nasıl bir öykü anlatacağını da özetliyor; varoşların dışlanmış, itilmiş ve ötekileştirilmiş gençlerinin zalim olarak gördükleri insanlara karşı isyanlarının hikayesini anlatma hedefiyle yola çıkıyor Sıfır Bir. Hikayesini sosyoekonomik düzlemde ezen-ezilen çelişkisi üzerine inşa etmeye çalışması ve kenar mahalleleri dışarıdan bir gözün bakış açısıyla değil içeriden bir bakış açısıyla gösteren mizanseni, benzer temalardaki çete savaşları anlatılarından ve suç öykülerinden farklı kılıyor diziyi. Son dönemde sayıları artan, kamerasını kenar mahallelere, gecekondulara ve bu mekanlardaki sosyal ilişkilere yönelten yapımları da düşününce Sıfır Bir’in anlatacak derdi olan bir yapım olduğu daha da anlaşılıyor. Tıpkı yine yakın dönemde çekilen ve yine Adana’nın varoşlarını konu alan belgesel film “Benim Varoş Hikayem” gibi. Sıfır Bir, son yıllardaki tesadüf olmayan bu varoşa yönelimin öncülerinden biri olması nedeniyle de anlatısı ve üslubu hakkında ayrıntılı bir inceleme için büyük bir malzeme veriyor.

Sıfır Bir’in gerçekçiliği nereden geliyor?

Sıfır Bir’i benzer temalardaki yapımlardan farklı kılan en önemli unsurlardan biri anlattığı öykü olmakla birlikte hem türün diğer örneklerinden hem de benzer öyküler anlatmaya öykünen diğer yapımlardan farklı kılan ise anlattığı öyküden çok mizanseni ve bu mizansenden beslenen gerçekçiliği. Tas tıraşı olan, kirli sakal bırakan, dillerinden küfür eksilmeyen mahalle gençlerinin ve torbacıların, sokaklarda oyun oynayan kirli çocukların, güneş gözlüğü takan abilerin, ellerinde tespihleriyle emmilerin ve dayıların, ve neredeyse hepsi Adana ağzıyla konuşan karakterlerin varoşların dar sokakları ve iç mekanların sade dekorlarıyla sağladığı uyum diziye olay örgüsünü daha rahat kurabileceği bir mizansen sağlıyor. Bütün bunların toplamının iyi oyunculuklarla birleştiği anlarda Sıfır Bir gerçekçiliğinin zirvesine çıkıyor. Oyuncuların ise en azından belli oranlarda kendilerini ve canlandırdıkları karakterleri harmanladığını ve karakterlere kendilerinden birçok şey kattıklarını görebiliyorsunuz. Ancak buna rağmen oyunculuklar birkaç istisnanın dışında gerçekçiliği zedeleyecek kadar vasat. Amatör bir yapım olarak ortaya çıkmış olan Sıfır Bir için bu oyunculuk performansları anlaşılabilir. Ve hatta bu amatör ruhunu koruyabildiği ölçüde bir avantaja da dönüşebilirdi. Ancak dizinin sezonlar ilerledikçe daha profesyonel bir yapım haline gelmesi kötü oyunculuk performanslarını da giderek daha belirgin ve rahatsız edici kılıyor. Oyuncuların kendileriyle canlandırdıkları karakterler arasındaki açı ne kadar açılırsa oyunculuk performansları da o kadar vasatlaşıyor.

Niteliğini çerçevenin dışındakilerden çok içindekilerden alan Sıfır Bir buna uygun olarak ilk sezonlardan beri güçlü mizansenini en etkin şekilde gösterebilecek çekimleri ve kurguları tercih ediyor. Farklı çekim açılarının tamamı karakterler, mekanlar ve olay örgüsünün uyumunu yansıtacak şekilde kullanılıyor. Kurgu ise ekranda olup bitenle bizi baş başa bırakacak şekilde devamlılık gösteriyor. Düşmanların çatıştığı sahneler mizanseni bütün netliğiyle göstermek için ağır çekim ve hızlı kesmeler ile kurgulanıyor. Kullanılan müziklerinin ritmiyle uyumlu kurgulanan bu gibi sahneler şiddeti tüm çıplaklığıyla ve sansürlemeden veriyor. Drone çekimler ise farklı mekanlar arasındaki sosyoekonomik farkları gösterecek şekilde kullanılıyor. Bütün bunlar da Sıfır Bir’in çerçevenin içindekilere ne kadar güvendiğini gösteriyor. Görüntü yönetimi ve kurgudaki niteliğin ses kuşağında olduğunu söylemek ise güç. İlk bölümlerde görüntü-ses uyumsuzluğu bariz dikkat çekerken ilerleyen bölümler ve sezonlarda bu konuda aşama kaydedilse de ses düzeyindeki ani ve aşırı gelgitler devam ediyor. Birçok diyalog ise müziklerin ve diğer seslerin arasında kaybolup gidiyor.

Senaryonun dışında bırakılan gerçekler

Dizi hırsızlık ve türevi ufak suçlarla hayatını sürdüren ve Adana’nın kenar mahallelerinden Hürriyet Mahallesi’nde yaşayan bir arkadaş grubunun yasadışı para kazancını tekeline almaya çalışan mafyatik grupların radarına takılması sonucu oluşan çıkar çatışmalarıyla açılıyor. Bu çıkar çatışmaları hızla silahlı çatışmalara dönüyor ve bu arkadaş grubunun hızla bir çeteye dönüşmesiyle devam ediyor. Bu olay örgüsü nedeniyle de garibanın zalim karşısındaki isyanını üretim ilişkilerinin ve emek-sermaye çelişkisinin anlatımına yönelerek değil illegal sermaye birikim süreçleri sırasında oluşan rekabete odaklanarak anlatmayı tercih ediyor. Burada şu soru doğuyor. Madem ki bu çetenin eylemlerini belirleyen emeğin özgürleştirilmesi amacı değil de illegal maddi kazanç dünyasının daha “adil” olarak dönüştürülmesi, o halde dizinin göstermek istediği şekilde bu çeteyi mücadele ettiği diğer çeteler ve mafyaların karşısında ve yoksul halkın tarafında konumlandıran ne? Bu soruyu bir de şu şekilde soralım. Sıfır Bir’in beslendiği zemin her ne kadar ezilen halkın öfkesi olsa da dizi toplumsal eşitsizliğe karşı nasıl bir alternatif üretebiliyor? Sıfır Bir’in en göze batan tutarsızlığı da bu soruya cevap vermeye çalışırken oluşuyor.

Ana karakterlerin iyi, onların düşmanlarının ise kötü olduğu bir hikâye izliyoruz. AKP iktidarı boyunca semirtilen inşaat sektörünün mafyatik patronları dizide kötü tarafta yer alıyor. Sami Ağa karakterinin inşaat şirketi patronu olması dizideki kötü karakterlerin sırtını siyasal iktidara ve devlete yasladığını sezdiriyor. Ancak dizi bu karakterlerin ve grupların ilişki ağlarını göstermede çok çekimser ve yetersiz. Uyuşturucu ticareti ve silah kaçakçılığı yapan suç örgütlerinin polisle, bürokrasiyle, yargıyla ve devlet teşkilatının diğer birçok kurumuyla kurduğu bağımlı ilişkileri senaryonun dışında bırakıyor dizi. Somut gerçeklikten farklı şekilde polis, uyuşturucuya karşı silahlanan ve uyuşturucu ticareti yapan gruplara aynı mesafede ve yargı tüm bu olanlardan bihaber gösteriliyor. Dizi böylece karakterlere tabir yerindeyse kafalarına göre at koşturabileceği bir alan açmış oluyor. Bu da gerçekçi olma iddiasındaki Sıfır Bir’in en azından anlattığı öyküde gerçekçilikten uzaklaşmasına neden oluyor. Dizinin bu neredeyse devletsiz alanı yaratmasındaki bir diğer neden ise zulme ve adaletsizliğe karşı devletle karşı karşıya gelmeden savaşılabileceğini iddia eden bir hikâye anlatması. Sıfır Bir devletin müdahale edemeyeceği bir alan yaratarak devletle mücadele etme sorumluluğundan da kaçmış oluyor aslında. Ama gerçek şu ki, o işler öyle olmuyor. Sıfır Bir’in kurgu dünyasının aksine devletle karşı karşıya gelmeden yoksulun yanında yer alıp zulme karşı savaşılabilecek bir dünya yok.

Sıfır Bir’in “iyi”leri neden iyi ya da iyi mi?

Sıfır Bir ana karakterleri iyi karakterler olarak sunarken bunun altyapısını oluşturma tarzı son derece sorunlu. Ana karakterlerin yoksul mahalle halkıyla kurduğu ilişkiler, bu karakterleri halkın yanında değil üstünde konumlandırıyor. Öncelikle ana karakter profiline bakalım; ceplerinde tomarlarla paralar, altlarında son model arabalar, patronu oldukları işyerleri ile bu karakterler yoksulluktan gelmiş ama illegal yollarla “yolunu bulmuş” karakterler. Bu karakterlerin mahalleliyle kurduğu ekonomik ilişki ise ellerindeki paranın bir kısmını yoksul mahalleliye temel ihtiyaçlarını karşılamaları için vermekten ibaret. Yani bir hatır-sadaka ilişkisi mevcut. Yoksul oldukları -neden yoksul olduklarına değinilmeden- gösterilen ama kendilerini sömürenlere karşı mücadele edecek özgüçten yoksun ve dizinin “iyi” karakterleri tarafından korunup kollanmaya muhtaç ve bağımlı bir yoksul halk temsili var Sıfır Bir’in. Ekonomik eşitsizliğin doğal olduğu; “iyi” olmanın bu eşitsizliğe karşı mücadele edilerek değil, sermayeyi ele geçirip, bu sermayenin birazını sadaka olarak halka dağıtmakla sağlandığı bir dünya kuruyor, bir nevi 21’inci yüzyılın Türkiye’sine özgü bir Robin Hood hikayesi anlatıyor dizi.

Ana karakterleri “iyi yapan” ve seyirciyi bu karakterlerin tarafında tutan şeylerden biri de dizinin hem temsilini sunduğu hem de yaratmaya çalıştığı ahlaki değerler. Seyirciyi taraf haline getirmekte ekonomik eşitsizliğe karşı alınan tavrın yeterli gelmediği yerde insanların vicdanını tatmin edecek bir yol olarak ahlakı kullanıyor dizi. Aslında binlerce yıldır süren sınıf savaşımının ve ekonomik eşitsizliğin insanlığın adalet duygusunu tetiklemesinin önüne geçmek için oluşturulan ve büyük oranda insanın kendiliğindenliğine değil toplumsal yapısına ve kültürüne içkin olan etik, dizide de adalet duygusunu doğalında yönelmesi gereken hedeften saptırmanın bir aracı olarak kullanılıyor. Sıfır Bir ezenle ezilen arasındaki çelişkiyi büyük oranda ahlaklı ve ahlaksız arasındaki farkı ön plana çıkararak bulanıklaştırıyor. Karakterlerin hayatlarını sürdürebilmek için yaptıkları yankesicilikler ya da ağızlarından düşürmedikleri küfürler muzip bir üslupla gösteriliyor ve ahlak duvarına takılmıyor. Bir cinsel istismarcı ise hapishanede “iyi” mahkumlar tarafından öldürülüyor ve dizi bunu adaletin sağlanması olarak gösteriyor. Dizinin ahlak söylemi büyük oranda uyuşturucu satma ve kullanmaya karşı takındığı tavırda şekilleniyor. Dizinin -ana karakterlerin- en net tavrı uyuşturucuya karşı olmaları. Sorun şu ki; dizi uyuşturucu sorununu ekonomik eşitsizliğin ve devlet kurumlarının yozlaşmasının bir sonucu olarak görmüyor. Varoş mahallelerdeki sorunların temelinde uyuşturucu ticareti ve kullanımının yer aldığı düşüncesi hâkim. Dolayısıyla uyuşturucuya karşı savaşarak bu sorunların büyük oranda giderilebileceği yanılgısını yansıtıyor. Oysaki uyuşturucu sorunların nedeni değil, sonucu. Varoşlardaki uyuşturucu ticareti ve kullanımı gibi sorunların salt uyuşturucu ticareti yapan mafyatik yapılarla savaşarak çözülemeyeceği de aşikâr. Uyuşturucu ticareti sorununun çözülebilmesi için -hele ki uyuşturucunun Türkiye’de kontrgerilla için büyük bir maddi kaynak ve gençliğin devrimcilikten uzaklaştırılması için bir araç olduğu düşünülürse- çok daha bütünlüklü bir mücadelenin gerekliliği ortada. Sorun temelinden kurutulmaz ve sürekli yüzeyinden budanırsa tekrar tekrar ortaya çıkacaktır. İşte Sıfır Bir uyuşturucu sorununu düzenin yozlaşmışlığının bir sonucu olarak değil salt bir ahlak sorunu olarak gördüğü için tüm bunları es geçiyor.

Erkek egemen toplumun eleştirel olmayan bir temsili olarak Sıfır Bir

Sıfır Bir anlattığı hikâyeden, üslubundan, hedef kitlesinden, karakterlerinin neredeyse tamamına kadar bir erkek dizisi. Erkeklerin hikayesini anlatan Sıfır Bir’de kadın temsillerine bakalım; seks işçiliğine zorlanan kadınlar, öldürülen bir gelin, sürekli bir çatışma içinde olan karakterlerin eğlenmeye, rahatlamaya ihtiyaçları olduğunu düşündüklerine içki masasına davet ettikleri kadınlar, ölen oğullarının ardından cenazelerde ağıtlar yakan anneler, tecavüze uğrayan ve intihar eden bir eş, bir bacı, bir yenge… Sıfır Bir’in tüm bu kadın karakterlerinin ortak noktası bir erkek ya da erkek grubu üzerinden tanımlanmış ve tanıtılmış karakterler olmaları. Kişilikleri silik, yüzeysel, derinliği olmayan bu karakterler erkeklerin dünyasında iradi fiillerde bulunamayan, pasif, mağdur karakterler olarak başlarına gelecek kötü şeylerden erkekler tarafından korunmayı bekliyorlar. Ya da dizi cinsel istismara karşı istismarcının erkekler tarafından öldürülmesi gibi sığ, işlevsiz, sorunu tekrar üreten ve erkek egemen zihniyetin tezahürü olan bir yolu çözüm olarak sunabiliyor. Sıfır Bir’in çete savaşı temasını işlediği için anlattığı hikâyenin doğal sonucu olarak kadın karakterlerin bu kadar silik olduğu düşüncesi de hatalı olacaktır. Bizim ekranda izlediğimiz eseri ortaya çıkaranların görmemizi istedikleridir. Bizim dünyamız özne olarak sadece erkeklerin yer aldığı bir dünya değil, hiçbir zaman da böyle bir dünya olmayacak. Bu ancak kurgusal eserlerde, eser sahibinin bakış açısı nedeniyle oluşabilecek bir yanılgı ya da erkek fantezisidir. Ve anlatılan hikâye ne kadar erkek merkezli bir hikaye olursa olsun bu hikayenin içerisinde kadın karakterlere derinlik kazandırılabilir, bu karakterler geliştirilebilir, hikayenin gidişatına etki eden karakterler haline gelebilir ve hikayenin merkezinde yer alabilir. Hatta anlatılan hikâyenin erkeklerin hikayesi olması cinsiyet eşitsizliği eleştirisi için daha uygun bir zemin olabilir. Ancak Sıfır Bir’in kadın temsilinden anladığımız kadarıyla kadınların toplumsal cinsiyet rollerinin baskısı ve erkek egemen toplum yapısı nedeniyle ezilmeleri dizinin kendine problem ettiği toplumsal sorunlar arasında değil. Sıfır Bir’in öğütlediği ahlak kadınları erkek özneler tarafından korunmaya muhtaç nesneler olarak konumlandırıyor ve bunu sehven değil bilinçli şekilde yapıyor.

Sıfır Bir’in hapishaneleri

Dizinin ilk sezonlarında da var olan hapishane teması ilerleyen sezonlarda daha çok yer kaplamaya başladı. Sinemamızda Tatar Ramazan ve Tatar Ramazan Sürgünde filmleriyle özdeşleşen hapishanede garibana arka çıkan kabadayı teması Sıfır Bir’in hapishanede geçen kısımlarının da merkezinde yer alıyor. Ana karakterler dışarıda olduğu gibi içerde de uyuşturucu kullanımına karşı mücadele veriyor. Hapishanedeki ağalık düzenini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Dizide kullanılan şiddetin en kanlı ve en yoğun hallerini hapishanelerde görüyoruz. Hapishanelerdeki yozlaşmışlıkla yargı ve ceza kurumları arasındaki ilişki ise büyük oranda görmezden geliniyor. Var olan yozlaşma kötü mahkumlar ve kötü gardiyanların ilişkilerine daraltılarak anlatılıyor. Sıfır Bir karakterlerinin at koşturabileceği devletsiz bir şehir yarattığı gibi devletsiz bir de hapishane yaratıyor.

Sıfır Bir neydi, ne oldu ve ne olacak?

Youtube üzerinden yayımlanan amatör bir internet dizisi olarak başlayan Sıfır Bir üçüncü sezondan itibaren Blu Tv’ye geçti ve daha profesyonel bir yapım haline geldi. Bunun sonucu olarak da birçok teknik gelişme gösterdi. Ancak Blu Tv’ye geçişin ardından dizinin ilk sezonlardaki kolektivizminin ve emeğin yerini daha çok iş bölümü ve yabancılaşma, ilk sezonlardaki doğallığın yerini zorlama diyaloglar ve yapmacıklığın aldığını da söyleyebiliriz. Kürt ve Alevi kimliklere yaptığı göndermeler, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya suretleri, Sovyetler Birliği forması, Che Guevara’nın Savaş Anıları kitabı gibi aralara serpiştirilmiş detaylar dizinin durmaya çalıştığı tarafı belli ediyor. Tabi Blu Tv’ye geçişin dizinin anlatacağı hikâyenin toplumsal yönünü budamış olabileceği de ihtimal dahilinde. 6’ncı sezonuyla birlikte sona eren Sıfır Bir’in sinema ve dizi tarihimizde edineceği yeri şimdiden söylemek doğru değil. Yılmaz Güney’in sinemadaki ilk dönemlerinde çektiği kabadayı filmlerini hatırlayalım. Bu filmler devrimci filmler değillerdi ama Yılmaz Güney’in sinema hayatında birer basamaktılar. Ve bu basamakları birer birer çıkan ve Türkiye sinemasında kendine sağlam bir yer edinen Yılmaz Güney 1970’li yıllardan itibaren devrimci sinemasını olgunlaştırdı. Bugünden bakınca Yılmaz Güney’in filmografisi bir bütündür ve onun kabadayı filmleri, sonradan çektiği devrimci filmlerle tekrar anlam kazanmış ve bu bütünün birer parçası haline gelmişlerdir. Tıpkı bunun gibi Sıfır Bir’i ortaya çıkaran ekibin bundan sonra ortaya koyacakları eserlerin içerikleri ve politik konumlanışları Sıfır Bir’in değerini arttıracak ya da azaltacak. Şimdilik şunu söyleyelim; Sıfır Bir adaletsizliğin, eşitsizliğin, ezilmişliğin, hor görülmüşlüğün halk üzerindeki etkileri ve halkın bütün bunlara karşı oluşturmak istediği tepkileri, beklentilerini ve taleplerini yansıtması açısından devrim mücadelesi verenlere önemli veriler sunuyor.