“Saklanmak bir eğlencedir, bulunamamak bir felaket”*

Kontrolsüzce sevişebilen seksi sevgili bir korku nesnesine dönüştürülürken film boyunca en fazla sırtı şefkatle sıvazlanıp dudağına masum bir öpücük kondurulan üstelik “kişilik bozukluğu” da bulunmayan eş hayatta kalır çift mutlu yuvalarındaki yaşamına devam eder. Kadınlardan biri melek diğeri şeytan olarak seyircinin kabulüne sunulur

“Saklanmak bir eğlencedir, bulunamamak bir felaket”*

 

“ve soluduğumuz havanın

‘bizi yakarak öldürebilecek olanı’ içermesi,

koynumuzda uyuttuğumuzun

‘bizi yakarak öldürebilecek olanı’ içermesi,

ve aslında dünyanın gerçekte olduğu şey

ve aslında şeylerin gerçekte olduğu şey—” **

Borderline/Sınırdurum ifadesinin, temasın zorluğunu, yakın ilişkiden kaçınmayı, boşluğu, benliğin ya da kendiliğin içerisindeki yoğun karmaşayı, pek çok farklı eğilimin varlığına karşın çatışamamayı, kişinin içinde oda oda bölünerek var edilen ben olasılıklarını içerdiğinin farkındayım. Böylesi bir varoluşun yarattığı sancıları, izlediğim filmlerin izin verdiğince dile getirmeye çalışacağım. Bunu yaparken borderline kişilikleri, salt bir vaka gibi değil, bir insanın sürdüğü bir hayat gibi, özdeşleşmeye çalıştığınız bir film karakteri gibi ele almaya çalışacağım. Tam da burada büyük bir sorun oluştuğunu ifade etmeliyim. Sınır işleyişlere sahip kişilik organizasyonlarında ilkel özdeşim mekanizmalarının olgun biçimler alamadığını ve bu nedenle derinliği ve kalıcılığı olan özdeşimler kurulamadığını biliyoruz. Borderline kişilikler bir film ya da roman karakteri olarak gerçekçi biçimde kurgulandıklarında izleyicinin ya da okuyucunun onlarla özdeşim içeren bir ilişki kurması kolay olmuyor, kurgusal karakterlerle kurulan iletişim tıpkı o karakterlerin kurduğu özdeşimlerde olduğu gibi, bir an varolduğu hissedilen diğer an uzaklaşılıp dışına çıkılan, iç gerilimi artıran bir hal alıyor. Arada ölçülemeyen bir mesafe ile silik soğuk huzursuz özdeşimler üzerine yazmaya çalışmak sisli bir havada ormanda yolunuzu aramaya benziyor. O halde eldeki tüm fenerleri alıp önümüzdeki patikadan yürümeye başlamalı.

Borderline kişilikler hakkında yazarken bir çerçeve oluşturmanın zorluğu ve/fakat zorunluluğu üzerine

Herhangi bir yazının, sözün, filmin, insanlarla temelde bağ kuran yanı, sözün sahibinin ele aldığı konuyla yaşadığı temasın samimiyeti ve aradaki ilişkinin doğrudanlığıdır. Oysa borderline konusunda düşünmek ve yazmak, içeriği gereği, yakın, tutarlı ve samimi bir ilişki kurmanın zorluğu hatta olanaksızlığı zemininden ilerlemeyi gerektiriyor. Sürekli elinizden kayan bir sabun gibi, tanımlarken sabitlemekte zorlandığınız bir kişilik örüntüsü olan borderline hakkında film yapmanın da üretilen filmlere dair yazı çıkarmanın da kolay olmadığını başlarken tahmin ediyordum, yazıda yol alırken gelişen duygu/düşünce ikilemlerimle bu zorluğu deneyimledim. Bir müddet suda kaldıktan sonra insanların ellerinin buruşmasının evrimsel nedeninin suyun kayganlığı nedeni ile derideki tutma alanını genişletme ihtiyacı olduğu tespit edilmiş. Borderline kişiliklerle profesyonel ya da kişisel olarak girdiğimiz ilişkilerin elimizden kayıp gitmesini istemiyorsak, ruhsal derimizin alanının erken dönem duygu dünyamıza doğru genişlemesi belki de gerilemesi kaçınılmaz oluyor. Hak ettiği kadar değinemeyeceğim bazı konuları ve yaşadığım kimi sınırlılıkları baştan ifade etmeyi gerekli buluyorum.  Şöyle sıralayabilirim:

Okunurluğu ve yazının sınırlarını zorlayacağından, Borderline/Sınırdurum Kişilik Bozukluğuna dair literatür aktarımı işine girişmeyeceğim. Borderline’ın tanımı hakkında farklı görüşlere dair düşüncelerimi yazmak, hele de “kişilik” ve “bozukluk” konularına girmek, filmlere yoğunlaşmamı engelleyebileceğinden, borderline kişiliklerin kritik bulduğum kimi belirleyenlerine değinerek ilerleyeceğim.

“Sınırdurum, psikotik ya da nevrotik olmayandır” biçimindeki bir tanımın yetersizliği bir yana, sınırdurum ifadesinin son derece geniş bir yelpazeyi adlandırdığı ortadadır. Sınır işleyişlerin her bir formuna dair detaylara, hele de filmler üzerinden değinmek kolay değil. Ayrıca borderline kişiliklerin sinemada ele alınması konusunda büyük eksiklikler olduğunu ifade etmeliyim. Özdeşim kurmanın zorlukları, kişiliğin kararlı bileşenlerini tanımlamanın güçlüğü, borderline karakterler yaratmaya ilişkin zorlukların ve sinemanın onlardan kaçınmasının nedenlerinin bir bölümünü açıklayabilir. Diğer bölümde ise cinsiyet faktörü yer alır düşüncesindeyim. Ağırlıkla erkeklerde rastlanan anti-sosyal özellikleri ağır basan narsistik kişilikleri sinemada çokça görmek mümkünken, kadınlarla özdeşleştirilmiş bir ruhsal zorluğun bunca az görünür olması sinemada eril dilin hakimiyetinin göstergelerinden biridir.  Borderline kadınları anlatıyormuş gibi görünen az sayıda filmin önemli bir bölümünde ise aslında dürtülerini gemleyemeyip borderline karakterlerle ilişkiye girerek “mağdur” olan erkeklerin hikayeleri anlatılır.

Çerçeve ihtiyacını ve çerçevesizliğin yarattığı acıları filmler üzerinden mümkün olduğunca derli toplu anlatabilmek için borderline kişilikler hakkında karakteristik izler taşıdığına inandığım kimi filmleri kategorilendirerek derdimi anlatmaya başlayabilirim.

Bir kurtarıcı fantezisinin nesnesi olarak sinemada borderline kadın

Borderline kişilikler için bir mesafeden yaşanan yüzeysel ilişkilerde nötr olmak, gri alanlar tanımlamak mümkünken, ilişkide mesafe azaldıkça ve duygusal yakınlık arttıkça iç dünya ve duygular şiddetli biçimde iki kutba bölünmeye başlar. İyiler ve kötüler saflara ayrılır. İçerideki kötü öylesine tehdit edicidir ki, onun dışsal cezalandırıcısından korkan kişi, karşısındakini tamamen iyi görme eğilimi geliştirir. Onu, kötüye karşı koruyabilecek kadar büyük bir güce sahip, aynı zamanda da kendisi için tümden iyi düşünce ve duygularla dolu bir öteki algılar. Böyle görülmekle ilgili ihtiyacı olan bir kişiyle karşılaşırsa bir müddet devam edecek bir tencere kapak ilişkisi gelişebilir. Böylece kahraman ve kurtarıcı prens ile çocuksu, ele avuca gelmez ya da kader mahkumu ve lanetli prenses masalı tamamlanmış olur. Böylesi bir rolü benimseyen erkeklerin karşılarında gördüğü kadın “bir türlü doğru insanla karşılaşmadığı için acı çeken mağdur” biridir. Nihayet doğru karşılaşma olmuştur, kadın onu “çekip çevirebilecek” adamla karşılaşmıştır. “Kurtarıcının” “kurtarılanın” dağınık hayatını toparlayacağını düşündüğü dönemlerde genellikle manipülatif biçimde borderline kişi tarafından yönlendirilir. Derinleşilemeyen böylesi bir ilişki sürecinin çeşitli noktalarında gerçeğin görünür olmayan, yüzeye çıkmayan yanlarının patlaması kaçınılmazdır.

Borderline kişi, öteki kişiyi tümgüçlü algıladığından ona karşı suçluluk duyguları, ona dair tasalanma geliştirmez. Karşısındakini güçlü ve iyi algılamasına karşın ona karşı hissettiği duygunun hayranlık olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok onun büyüklüğüne dair doğal bir inanç geliştirir bordeline kişi… Böylesi iyi/kahraman rolleri kabul eden erkek partnerlere ilişkiye giren borderline kadınların öykülerini anlatan kimi filmlerden örnekler verecek olursak;

Antonia Bird’ün yönettiği 1995 yapımı Mad Love filminde Drew Barrymore’un canlandırdığı Casey Roberts karakteri kendine zarar verici davranışları olan lise öğrencisi bir genç kızdır. İlişki yaşadığı Matt Leland (Chris O’Donnell), Casey’yi bir intihar girişimi ardından yatırıldığı hastaneden kaçırır. Film onların yolculuk hikayesinin anlatısıdır. Matt’in annesi, ikiz kardeşlerinin doğumundan hemen sonra o çok küçükken evi terk etmiştir. Babası kardeşlerinin sorumluluğunu büyük ölçüde Matt’in omuzlarına yüklemiştir. Kendisi için, mevcut yaşamının sorumluluklarını terk edemeyecek olan Matt, annesine çok benzeyen ruhsal sorunları olan Casey’yi kurtarmak iddiası ve gerekçesiyle evden uzaklaşır. Yolculuğun önemli bir bölümünde mutlu, neşeli olduklarını görürüz. Ancak yolun sonlarına, sınıra yaklaştıklarında Casey’nin paranoid düşünceleri belirginleşir. Kendine zarar verme davranışlarının yoğun keder, tasa, başkalarına ve hayata dair genel bir acı çekme anlamına gelebilecek depresif duygulardan değil, dağılma, yok olma-yok edilme endişelerinden kaynaklandığını, intihar davranışlarının bu huzursuzluğu dindirmenin bir yolu olarak belirdiğini görürüz. Borderline kişilerin ölümle sonuçlanabilecek kendine zarar verme davranışlarının ardından son derece inanarak “ben intihar etmedim, ölmek istediğim için yapmadım” demelerinin karşılığı gibidir gördüklerimiz. Film, Matt’in Casey’yi kaçırdığı hastaneye yeniden yatırması ile sonuçlanır.

Jean-Jacques Beineix’un yönettiği Betty Blue filmi bu kategorinin bir diğer örneğidir. Philippe Djian’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmde Betty’nin (Béatrice Dalle) tüm “çılgınlık”larına karşı onun yanında olan sevgilisi Zorg’la (Jean-Hugues Anglade) ilişkisi anlatılır. Filmin sonunda Zorg’un tüm çabasına rağmen Betty’nin psikotik bir atak geçirmesinin önüne geçemediğini görürüz. Kendi gözünü oyup bir ruh sağlığı hastanesinde yatağa bağlanan Betty’nin sonu Mad Love filmindeki Casey kadar “umutlu” olmaz.

Darren Aronofsky’nin yönettiği 2017 yapımı “Mother!” filmi narsistik adamla, piskotik dağılmaya doğru ilerleyen borderline kadın arasındaki ilişkiyi anlatan filmlerin bir örneğidir. Buradaki adam, Mad Love ya da Betty Blue filmindeki adamlardan daha az iyi ya da daha az kurtarıcı bir imge gibi görünür. O da Betty Blue’daki Zorg gibi bir yazardır. Zorg, Mother filmindeki adamdan daha gençtir ayrıca kitabının yayınlanması için Betty’nin yoğun çabalarına karşın filmin sonuna dek olumlu bir geri dönüş alamaz. Oysa  Mother filmindeki erkek karakter (Javier Bardem) ülkede ün kazanmış bir şairdir. Onun kurtarıcılığı belki de kadına insanlardan uzak bir köşk alabilmesinde gizlidir. Kadın tüm dış dünyayla ilişkisini kesip onunla ayrı bir hayat kurmak istemektedir. Oysa işler düşündüğü gibi gitmez, aralarındaki yakınlık arttıkça terk edilme ve adamı kaybetme endişesi depreşen kadının gerçeklik algısı bozulur ve izleyiciler kendisini kadının iç gerçekliğinin geçerli olduğu rüyasal bir dünyanın içinde bulur.

Narsistik erkeklerle borderline kadınların ilişkilerine dair soyutlamalar da içeren en başarılı yapımlardan biri de kuşkusuz Lars von Trier’in 2009 yapımı Anti-Christ filmidir. Film, bir çift sevişirken çocuklarının camdan düşüp ölmesi ile başlar. Betty Blue’da kadın karakterin psikotik atağını önceleyen olay, hamile olduğunu düşünmesi ve sonra olmadığını öğrenmesi iken Anti-Christ’te doğmuş ve 3-4 yaşına dek büyümüş olan çocuğun ölmesi ardından gelir ruhsal dağılma.

Anti-Christ filminde kadın çocuğunun cenazesinden sonra bir ay boyunca psikiyatri kliniğinde yatar. Kocası terapisttir ve tedavisi sonlanmadan onu hastaneden çıkarır. Kadının “ölmek istiyorum” diye ağladığını, çok acı çektiğini, kendisine zarar verdiğini görürüz. Adam etik ilkelere (yakınlarını tedavi etmeye kalkışmamalısın) karşı çıkarak terapi sürecini başlatır. Kadın, “psikiyatrist beni tedavi etmenin doğru olmadığını söylüyor” dediğinde adam “teorik olarak doğru” yanıtını verirken “teorik olarak doğru, başkaları yapamaz ama ben yaparım çünkü çok akıllıyım ve mesleğimde harikayım” demektedir. Böylece başlayan ihlaller devam eder gider. Seanslar hiç önerilmeyecek biçimde genellikle yatakta gerçekleşir. Adam karısıyla sevişmemeye çalışır bunu başaramadığında cinsel birleşmeden kaçınır ama genellikle koyduğu kurallara uyamaz. İki kişilik bu filmde adam, kadını bir tehdit olarak algılamaya başladıkça inkarı da adım adım ortadan kalkar, kadının gerçeğini görmeye başlar. Filmin sonunda ölen yine kadındır, hayatta kalan adam sakatlanmıştır.

Tüm bu örneklerde borderline kadınların adamlara güç ve iyilik atfetmesi ve kendilerini de o iyi ve güçlü bütünün bir parçası olarak var etme çabası söz konusudur. Güç ve iyilik atfetmek diyorum çünkü kadın bu atfı bilinçli yapmasa da kaynağının kendisi olduğunun sezgisel bilgisine sahiptir. Bu kadınlar o adamlara hayran değildir çünkü iyi adam ondan ayrı değildir. Hatta kadın o güçlü adamın adeta sahibidir. Dolayısıyla buradaki ilkel idealleştirme aynı zamanda değersizleştirmeyle yan yana işler. Bahsi geçen filmlerdeki iki adamın yazar, birinin terapist olması bir diğerininse daha lise öğrencisi iken bir evin sorumluluğunu üstlenmiş olması tesadüf değildir. Onlar karşılarındaki kadının ilkel idealleştirmelerindeki kurtarıcılık atıfları kadar yansıtmalı özdeşimden kaynaklı saldırgan davranışları esnasında da manipülatif biçimde belirlendiklerini fark edemeyecek denli büyüklenmeci davranmaktadırlar. Yakınlık arttıkça ve ilişkide bağlar güçlendikçe tehdit algısı büyüyen borderline kişilikler, enerjisini karşısındakini ve etrafındakileri denetlemek için kullanmayı artırır. Mother filminde eve gelecek olan kişileri, adamın kurduğu ilişkileri denetlemeye çalışan kadın, Anti-Christ’te adamı çeşitli biçimlerde denetlemeye çalışan en sonunda ondaki kötüyü ve saldırganı da serbest bırakmasının yolunu açan kadın örneğindeki gibi…

Erkeklerin arzusu ve erkekliğin kabusu olarak borderline kadın

Bir önceki başlıkta kurtarıcı rolünü kabul ederek, ortak ilişki dünyalarının iyiler-kötüler olarak ikiye bölünmesine karşı kayıtsız kalan ve narsistik iddiaları ağır basan erkeklerden söz etmiştik. Bu bölümde borderline kadınlarla daha kısa süreli pragmatist (kısa süreli haz/doyum ve sonra uzaklaşma hedefli) ilişkiler yaşamayı planlayan erkeklerden bahsedeceğiz.

Burada bahsi geçecek olan filmlerde seyirci, kadın karakterlerin melek mi şeytan mı olduğuna karar verecek bir yargıç olarak filmdeki erkekle hatta onun akıl hocası rolü ile özdeşleştirilir. Borderline kişilik organizasyonunun en temel görüngülerinden biri, karşısındakini kimi zaman melek kimi zaman şeytan gibi görmesine yol açan bölme mekanizmasını kullanması, iki bakış arasında bir tamlık bütünlük kurma arayışında olmaması, nesne tutarlılığına dair çabadan kaçınmasıdır. Hal böyleyken borderline karakterler hakkında düşünenlerin zihninin de karşılarındaki kişinin hayata bakışından etkilendiğini görürüz. Bu etkilenmeden yönetmen de izleyici de payını alır. Bu filmlerdeki kadınlar “melek midir? şeytan mıdır?”… Söz konusu ikilem genel olarak kadına yönelik toplumsal bakıştaki iki yüzlülüğün de bir yansıması gibidir. Ana olduğunda kutsal ve melek olan kadın, baştan çıkarırken, güç elde etmeye çalışırken, kendi isteklerini ifade ederken şeytan olarak görülür. Toplumsal bakışta egemen olan bu bölünmüş bakışın kadının iç dünyasına yansımaması düşünülebilir mi?

Borderline kadın karakterin uzak durulması üzere işaret edildiği ve bir korku nesnesine dönüştürüldüğü filmlerden söz edilince aklıma ilk olarak Adrian Lyne’in çektiği Michael Douglas ve Glenn Close’un başrollerinde oynadığı 1987 yapımı Öldüren Cazibe (Fatal Attraction) filmi geliyor. Evli bir adam olan Dan, karşılıklı cinsel çekim hissettikleri Alex adındaki kadınla tutku dolu sevişmelerle geçen iki günlük bir kaçamak yaşar. Geleceğe yönelik hiçbir vaatte bulunmazlar birbirlerine. Alex, ilişkinin sürmesini istediğini söyler. Dan tarafından reddedildikçe çılgına döner, her reddedilişte daha da zorlar sınırlarını. Hamile olduğunu ve karnındaki çocuğu doğuracağını söyler, kim olduğunu gizleyerek Dan’in karısıyla tanışır. Tehdit ve tacizlerini artırır. Adam karısına olayları anlatır, o da kocasına destek olur, ikisinin arasındaki bu işbirliği Alex’i duygusal olarak daha da zorlar, gerilim iyice tırmanır. En sonunda elinde bıçakla Dan ve karısının yaşadığı eve giren Alex, Dan tarafından boğularak öldürülemeyince karısı tarafından silahla öldürülür. Kontrolsüzce sevişebilen seksi sevgili bir korku nesnesine dönüştürülürken film boyunca en fazla sırtı şefkatle sıvazlanıp dudağına masum bir öpücük kondurulan üstelik “kişilik bozukluğu” da bulunmayan eş hayatta kalır çift mutlu yuvalarındaki yaşamına devam eder. Kadınlardan biri melek diğeri şeytan olarak seyircinin kabulüne sunulur.

Hasta kadın karakterler tarafından Micheal Douglas’ın canlandırdığı karakterin canına kast edilen diğer bir film de Paul Verhoeven’in yönettiği Sharon Stone’un başrolünde olduğu 1992 yapımı Temel İçgüdü (Basic Instinct) filmidir. Bir cinayeti araştıran polis Nick, psikoloji mezunu, yazar, aileden zengin seksi Catherine Tramell’ın katil olduğundan şüphelenir. Bir yandan da onunla birlikte olmaya başlar. Filmdeki bir diğer kadın karakter de polis departmanında çalışan psikolog Dr. Beth Garner’dır. Onun da Nick’le ilişkisi vardır. Filmin sonunda hangi kadının katil olduğu net olarak belirtilmemiş olsa da film boyunca süren gerilim öğesi, Catherine Tramell’ın anti-sosyal bir katil mi yoksa çocukluk dönemi travmalarının sonucunda kişilik gelişimi sınırdurum spekturuma yerleşmiş biri mi olduğu üzerine kuruludur. Ve tabii ki bu haliyle yine haz ve korku nesnesi borderline kadın olarak kurgulanmıştır.

Martin Scorsese’nin 1985 yapımı filmi After Hours, borderline kadınlarla ilişkide bulunan bir adamı  anlatan başarılı filmlerdendir. Filmin başında Griffin Dunne’nin canlandırdığı Paul Hackett karakterini bilgisayarının başında oturmuş genç bir meslektaşıyla özgüvenli ve alanına hakim biçimde konuşurken görürüz. Aynı gün tesadüfen karşılaştığı güzel ve güler yüzlü kadının dolaylı daveti üzerine iş çıkışında onun tarif ettiği adrese doğru yola çıkar. Taksideyken yanına aldığı 20 dolar arabanın camından uçar, gittiği semte olan mahkumiyeti böylece başlar. Gece boyunca çeşitli kadınlarla karşılaşmaları ve ikili diyalogları olur. Kadınların hemen tamamının borderline niteliklerine atıflar göze çarpar. Sadistik mazoşistik cinsel ilişkileri çağrıştıran kıyafetler giyenler, intihar edenler, birkaç dakikadır konuştuğu bir adamla aralarında geçen diyalogları çarpık algılayarak işinden ayrılanlar, çok kısa bir ilişkiden sonra ensestüel ilişki çağrışımlarıyla göğsüne bastıranlar… Paul, bilgisayar kasalarıyla, eski tip monitörlerle ve erkek çalışanlarla dolu ofisindeki gündüz dünyasından apayrı bir dünyaya, ressam, garson, bar çalışanı olan kadınların bulunduğu gece dünyasına geçtiğinde gündüz yaşantısından çok farklı olarak acemi ve ürkek görünmektedir. Bir çatı katında genç iki kadınla karşılaşması ve ikisiyle de yaşayabilecekleri konusunda hissettiği heyecanla başlayan gecesi, yerin altındaki bir eğlence mekanında yaşayan ihtiyar kadının memelerine yaslanması ardından Çığlık tablosundan esinlenerek yapılan bir heykelin içinde sıkışıp kalması ile sonuçlanır. Bu filmde anlatılan kadınlar mutsuz, erkeklerse tutsak ve çaresizdir. Scorsese bu filmle adeta gelmekte olanın, alanı genişleyecek olanın sezgisel bilgisini filme aktarmıştır. Bilgisayarları başında steril görünen ilişkiler yaşayan beyaz yakalıların çoğalacağını onların gündüz ve gece yaşamlarının ayrışacağını, beyaz yakalı narsistik erkeklerle, orta sınıf ya da hizmet sektörü çalışanı borderline kadınların gece karşılaşmalarının gerçekten temas ve ilişki içeremeyen buluşmalarının yaygınlaşacağının bir habercisi gibidir. After Hours’da da Öldüren Cazibe ve Temel İçgüdü filmlerinde olduğu gibi erkeğin öyküsüne odaklanılır. Ancak bu filmin farkı, erkeği yücelten, erkeği kurtarmayı hedefleyen bir film olmaması ve diğer filmlerde görülen sevişmelerin aksine bu filmde adamın kurduğu düşlere karşın kadınlarla doğrudan cinsel anlamda bir fiziksel temas yaşayamamış olmasıdır. Bu nedenle verdiğim diğer örneklerden farklı olarak bir borderline kadın fantezisi filmi değildir.

Mitolojik karakter Ekho’nun Narkissos ile ilişkisini anımsamak binlerce yıl öncesinden kurulan öykülerle bugünkü olguları okuyabilmenin olanaklarını gösterir bize. Tatlı dilli güzel peri Ekho, Hera tarafından yalnızca karşısındakinin söylediğini tekrar ederek konuşabilecek şekilde cezalandırılmıştır. Tüm taliplerini reddeden Ekho, ormanda avlanan yakışıklı Narkissos’u gördüğünde ona aşık olur ancak Narkissos onu umursamaz. Bunun üzerine aşkından bedeni erir Ekho’nun. Yalnızca mağaralarda sesi kalır. Narkissos, Ekho’nun akıbeti yüzünden diğer tanrılar tarafından cezalandırılır. Kendi suretini suda görüp aşık olması ve kendine olan aşkı sonucunda ölmesi işte bu cezanın bir sonucudur. Borderline kişiliklerin id ve ego ayrışmasında yaşadığı sorunlar ve üstben gelişimlerindeki aksamanın kimlik inşa süreçlerini aksatması nedeniyle kendi sözünü, görüşünü oluşturmasının, sabitlemesinin, o ifade ediş üzerinden bir zihinsel çatışmaya girmesinin zorluğu Ekho’nun karşısındakinin sözünü tekrar edişini anımsatırken terk ya da ret durumunda yaşadığı erime, tükenme, bedeninin mağaranın taşlarına dönüşmesi, hareket edemez hale gelmesi filmlerde bahsi geçen ve gerçekte daha zorlayıcı formları yaşanabilen ilişkileri anımsatır. Narkissos’un öyküsü ise, kendisine duyulan aşkın aslında kendisine değil de bir ilkel idealizasyon nesnesine yöneldiğini anlayamayacak, umursayamayacak olan erkeklerin böylesi ilişkilerin sonunda kendi aksine olan aşkının pekişmesiyle birlikte yüzeysel bir sevme-sevilme, derinleşmeden ilişkilenme hali içinde yok olup gidebileceklerine işaret eder.

Borderline kişiliklerde görülebilecek “çocuksu yapışma”nın filmlerdeki izlerini takip ettiğimizde yaşa bağlı değişimleri görürüz. Genç aşıkların anlatıldığı filmlerde bu yapışmanın daha “uygun” algılanması söz konusuyken daha yetişkin ilişkilerde çocukluğun taklidi gibi ve “uygunsuz” görülür. Filmlerin tamamında cinsellik çeşitli oyunlar içerir. Hazzın kaynağı zaman zaman oyuna dönüşürken o oyunların ölümcül olabildiğine tanıklık ederiz. Mad Love’da kadın, son derece tehlikeli bir yolda araba kullanan sevgilisinin gözlerini kapatır, Temel İçgüdü’de cinayetlerle kurulu bir oyunun gerilimi üzerinden hazzın düzeyi yükseltilir.

Filmlerde bir savunma mekanizması olarak inkarın kullanımına hem borderline kadınların yaşadığı hem de karşılarındaki kişilere yaşattıkları haliyle rastlarız. Burada sınır işleyişte inkarın en belirgin görünümü, hemen her karakterde (niteliksel olarak erken dönem) depresif duyguların inkarı olarak manik dönemler olarak görülebilir. Bu o kadar net bir inkardır ki Mad Love’da yolculuk sırasındaki kadınla, yolculuğun sonundaki kadın adeta farklı kişiler gibidir. Aynı netlikte bir inkar Betty Blue’daki karakterde de görülebilir.

Borderline kişiliklere sahip olanlar, eğer arada duygusal bir ilişki yoksa, aradaki mesafe net ve belirginse diğer insanlarla ilişkilerini gerçeklik zemininde sürdürebilirler. Fakat duygusal yakınlık arttıkça gerçeklik muğlaklaşır. Yakınlaştıkça eşduyum kurma, karşısındakinin hislerini paylaşma konusundaki zaafiyet daha görünür olur. Bu yüzden filmlerde anlatılan ilişkilerde de bir müddet sonra konuşarak anlaşma biter, karşısındaki kişinin öncelikleri gözden kaybolur.

Sağaltıcı yolculuklar üzerine düşünmek

Bu başlıkta öncelikle Agnès Varda’nın yönetmenliğini yaptığı 1985 yapımı Sans toit ni loi filminden bahsetmek istiyorum. Filmin ana karakteri olan Mona Bergeron’un (Sandrine Bonnaire) benim tarafımdan borderline olarak nitelenip nitelenmemesi bir yana herhangi bir uzmandan tanıyı almasının çok zor olmayacağını düşünüyorum. Filmin başında karakterimizin cesedi ile karşılaşan bir grup insanı izliyoruz. Ardından geriye dönüşlerle kadının yol hikayesinin izini sürerken bir evsiz olarak geçirdiği son dönemlerini onunla karşılaşan insanların hakkında geliştirdiği izlenimler üzerinden takip ederiz. Varda’nın filmi, son derece başarılı ve gerçekçi bir anlatım içeriyor.

Sans toit ni loi gibi borderline özellikleri ağır basan bir kadının yolculuk öyküsünü anlatan diğer bir film de Jean-Marc Vallée’un yönettiği 2014 yapımı Wild. Bu filmdeki ana karakter Cheryl (Reese Witherspoon)’nin Mona’dan farkı, yolculuğuna bir amaç belirlemiş olması… Zorlu doğa koşullarında yürümeyi hedeflediği yolu bitirmeyi başardığında o güzergahı yürüyerek geçen bilinen ilk kadın olacaktır. Film olarak ikisi de net biçimde kadından yana pozisyon alsa da Mona’nın geçmiş yaşamı hakkında pek bilgi sahibi olamazken Cherly’nin geçmişi ve hatta yolculuk sırasında geçmişi ile hesaplaşması hakkında fazlasıyla bilgi sahibi oluruz. Wild’da bir kadının doğanın sınırlarını aşarken kendi sınırlarını zorlaması ve kendi sağaltımının farklı yollarını denemesi cesaret verici biçimde anlatılırken Sans toit ni loi filminde Mona’nın ne düşündüğünü tam olarak bilemeyiz, öylece günlerini geçirdiğine tanık oluruz.

Mitolojiden Ekho’nun bir başka anlatısı burada da akla gelir. Ama bu defa Pan’la olan münasebetinden. Kırların, çobanların tanrısı Pan, bir peri olan Ekho’ya aşık olur. Ekho tarafından reddedilince, tanrısı olduğu çobanlara onu öldürmelerini söyler. Çobanlar Ekho’nun parçalarını dünyanın her tarafına dağıtırlar, güzel perinin sesi ıssızlardan yankılanmayı sürdürür. Borderline nitelikleri ağır basan kadınların Pan benzeri (hazzın peşinde olan, pragmatist olan) adamlarla olan karşılaşmalarının hikayelerini, parçalanma, dağılma, savrulma, sesinin yankısını arama metaforları üzerinden yeniden düşünebiliriz.

Ünlü kadınlar-biyografik filmler ve sınırdurumlar

Clarissa Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında masalları, kadınların güçlenmesine destek olabilecek terapötik malzemeler olarak analiz eder. Kitabın Kırmızı Ayakkabılar bölümünde adını anmaksızın borderline kadınların yaşadıklarından söz ederken bir sağaltımla buluşmadıkları durumları anlatan masalların çok sert bittiğini söyler. “Acımasız motif, duygusal benliğin çok ciddi bir mesaja dikkat kesilmesini sağlamak için kullanılan eski bir yöntemdir.” (Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 247)

Örneğin Kırmızı Ayakkabılar masalının sonunda sürekli dans eden kızın dans etmeyi bırakıp durabilmesi için ayakları kesilir. Bu masalların günümüzdeki versiyonları sigara paketlerinin üzerindeki ölü fotoğrafları ya da emniyet kemeri takmayanların bir kazada öldüğünü gösteren uyarı videolarıdır, diye bahseder Estes. Kimi ünlü kadınların yaşam hikayeleri de böylesi ibret öyküleri gibi anlatılır sinemada. Janis Joplin, Edith Piaf, Eva Peron, Marlin Monroe gibi…

Borderline karakterin anlatımında bir komedi denemesi; Welcome to me

Borderline kişilikler, psikotiklerden farklı biçimde duygusal olarak yakınlaşmadıkları sürece ilişkilerinde sorun yaşamayabilirler. Ancak duygusal bir yakınlık söz konusu olduğu vakit ilişkileri yoğun gerilim öğeleri içerir, borderline bir karakterin bulunduğu filmler doğalında gerilim filmine dönüşür. Bu durumun istisnai bir örneği olarak Shira Piven’in 2014 yapımı Welcome to me filmidir. Borderline tanısı almış ve tedavi görmekte olan Alice Klieg’e piyangodan para çıkınca yaşamında para ile ilgili sınırlılıklar ortadan kalkar. Hemen tüm yaşamı 24 saat açık bıraktığı televizyondaki show programlarıdır. Kendisine çıkan parayla bir televizyon programı yapmaya karar verir. Program tabii ki tamamen kendisiyle alakalı olacaktır. Son derece başarılı olabilecek bir olay örgüsü yakalamış olan yönetmenin, filmin vadettiği tüm olanakları değerlendirebildiği söylenemezse de borderline bir kişiliğin ilişki kurma biçimlerini, ilişkilerinde bozulan gerçeklik algısını, parayla yapmak istediklerinin nevrotik kişiliklerden ne denli farklı olduğu mizahi bir dille anlatılır.

Borderline kadınların anonimleştirilmesi

Bir insan hayatı bir vakaya ya da herhangi bir biçimde yazma malzemesine dönüştürüldüğünde aklıma hep aynı sahne gelir. Patch Adams filminde Robin Williams’ın canlandırdığı tıp fakültesi öğrencisinin, vizit sırasında hastanın endişeli bakışlarına hiç aldırmadan onun hastalığı üzerine öğrencilerine bilgi veren hocasının “Hasta ile ilgili sorunuz var mı?” demesi üzerine elini kaldırıp gülümseyerek hastaya “Adınız nedir?” diye sorduğu an…

Kimi filmlerde borderline kişilik bozukluğu hakkında belgesel yapılacakmış da sonradan filme çevrilmiş havası hissediliyor. Bu filmlerdeki borderline karakterler, bir neden-sonuç ilişkisinin uzantısı, bir hastalığa ilişkin yapılan deneyin nesnesi gibi anonimleştiriliyor. Benim açımdan Lyne Charlebois’un yönettiği 2008 yapımı Borderline böylesi filmlerin bir örneği.

James Mangold’un yönettiği 1999 yapımı Girl, Interrupted bir ruh sağlığı kliniğinde geçiyor ve olaylar borderline kişilik bozukluğu tanısı almış Susanna (Winona Ryder)’nın kaleminden anlatılıyor. Bu filmde de seyirci açısından kişilerle ilişkiye girmek kolay olmuyor çeşitli “bozukluk”lar hastanede yatan birer kişi olarak yeterince işlenmeden karşımıza getiriliyor. Bu durumun tek istisnası büyük ölçüde Angelina Jolie’nin başarılı oyunculuğu sayesinde akılda kalıcı bir karaktere dönüşmüş olan anti sosyal tanılı Lisa’dır.

Sonuç olarak

Yazıyı sınır işleyişe sahip karakterlerin sinemadaki kimi örnekleri ile sınırlamak kolay değildi doğrusu. Zihnim her adımda toplumsal cinsiyet konusuna gitti, oraya giden zihin durmadı cinsiyet eşitsizliğinin diğer eşitsizlik ve sömürü biçimleri ile ilişkisi üzerine de düşünmenin gerekliliğini dayattı. Sınır meselelerine dair sorunların, insan ruhsallığına yansımalarının dış gerçeklikteki toplumsal bölme, çarpıtma, inkar, ilkel idealizasyon, yaratıcılığı yok eden değersizleştirme konularından ayrı düşünülemeyeceğini biliyorum. Borderline, sınırdurum, sınır işleyiş, adına ne dersek diyelim ruhsal olarak yoğun acılar ifade eden ruhsal halleri tanımlar. Sıklıkla kriz anında yaşama duygusu, dünyadaki en büyük tehdit olarak algıladığı kaygıdan kurtulmak için kendi canını acıtmak, günümüz siyasal gerçekliğinin ruhsal dünyadaki ifadesi gibidir adeta. İnsanlık, bölme mekanizmasının yaygın kullanımı  ile bastırmayı kullanarak ürettiklerinin gerisine düşüyor. Bir sistem olarak bireyler, gruplar ya da  ülkeler; durumlar, duygular arasındaki süreklilik kordonunu kesip bölerek, tutarlılık, anlamlandırma, bütünleme-bütünlenme arayışlarını ortadan kaldırırken geleceğe dair umut vaat eden ne varsa onları da tüketiyorlar.

Narkissos bir bebekken kehanet beliriyor “kendiyle karşılaşana dek yaşayacak”… Psikoterapi insanın kendiyle karşılaşmasına ilişkin yöntemler geliştirir ve tabii sinemada “insana dair olduğu için bize yabancı olamayacak” durumlarla temas etmemizi sağlar. Terapi ya da sinema alanında sunulan “karşılaşma” bilgisinin içerdiği temsiliyetin eleştirel biçimde sürekli olarak gözden geçirilmesinin gereği unutulmamalı. Üretilen psikiyatri psikoloji bilgisi açısından borderline kişilik bozukluğu hakkında söylenen sözlerin cinsiyet meselesine dair hiç de adil olmayan politik bakışlardan etkilenmeyeceği düşünülemez. “Kendimizle karşılaşma” alanlarında gerçekliğimize daha yakın, daha uygun yansımalar bulabilmek için ihtiyacımıza daha yakından bakmaya ve mevcut olanı bu açıdan değerlendirmeye ihtiyacımız var.

Borderline adlandırmasının öncüllerinden biri Deutch’un “mış gibi kişilikler” kavramıdır. Kadın özgür-müş gibi yapan topluluklarda yaşıyoruz ya da bahsi geçen filmler o ülkelerde üretiliyor. Eşit olmayanlara eşitmiş gibi davranılıyor. Bin yıllarca süren bir tutsaklığın izleri birkaç hukuki düzenlemeye giderilebilir, koşullar eşitlenebilir-miş gibi… Kimlik geliştirmekteki zorluk (bin yıllar boyunca kimse kadınlara fikrini sormadı), yakınına sokulan kişilere diyalektik bakamamak (yakınlar tehdit ediciydi-hâlâ da öyle değil mi), süreğen imgeler oluşturamayacak denli kaygı yüklü olmak anlamına gelen ve üstelik çocukluk/bebeklik dönemindeki sert engellenmelerden gelişen borderline tanısının neden daha çok kadınlarda görüldüğü aslında toplumun bu –mış gibi hallerinden bağımsız değerlendirilebilir mi? Kadınların özgürlük arayışıyla kuracağı ilişkinin “borderline” olmayan biçimlerini geliştirebilmek, derin, tutarlılık arayışında olan, kurtuluşunun, sağaltımının öznesi olarak kendi yolculuğunu gören bir kadın bakışının yaygınlaşması ile mümkün. Böylesi bir kadın dayanışmasını destekleyen filmler üzerine düşünmek de başka yazıların konusu olsun.

*Winnicott

**Bilal Kolbüken “Sonra” Şiiri

***Psikesinema dergisinin Mart – Nisan 2019 tarihli 22. sayısında yayımlanan bu yazı internet ortamında ilk olarak Sendika.Org’da yayımlanmaktadır.