Sakarya’daki bank ve bir ‘an’dan fazlası

O gün haksız bir biçimde gözaltına alındığım o otobüste beni, bizi yalnız bırakmayan Cemal Abi’nin sesine ses katmak istedim. Fakat bunları yazarken bir tarihi de yeniden anımsamak, bazı “hikayeler”i de yerli yerine koymak istedim

Sakarya’daki bank ve bir ‘an’dan fazlası

Bundan 11 yıl önce 2008 yılının ocak ayında Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı ulaşım zammını protesto eylemine polis saldırdı. Muhabir olarak bir otobüs durağında gerçekleşen eylemi izlerken ben de sivil polislerin talimatı ile gözaltına alındım. Karga tulumba bindirildiğimiz otobüste 20-25 kadar insan vardı. Gözaltı otobüsü itiş kakışla hareket ederken, çevik kuvvet amiri otobüste ön koltuklarda oturan takım elbiseli pardösülü adama doğru giderek “Amirim bunları nereye götüreceğiz?” dedi. Gözaltı otobüsünde sakince oturan ve kucağında bir de evrak çantası bulunan bu kişi “Bana ne soruyorsun, ben de gözaltındayım” diye çıkışınca otobüste bir şaşkınlık oldu. Polislerin amir sandığı bu kişi KESK’e bağlı sendikalardan Büro Emekçileri Sendikası (BES) Ankara 2 No’lu Şube Başkanı Cemal Yıldırım’dı. Cemal Abi sendikasının eylemlerini takip ettiğim için benim de yakından tanıdığım bir isimdi.

Gözaltı otobüsünde itiş kakış sürerken otobüs durdu. Çevik kuvvet, belli ki eylemci olmayı yakıştıramadığı ya da başına bela olabileceğini düşündüğü Cemal Abi’yi otobüsten indirmek istedi. Ama o oturduğu yerden kalkmadı, “Hayır öyle şey olur mu, beni de gözaltına aldınız” diyerek araçta kaldı. Bizi polis otobüsünde dayak kıyamet içinde ardında bırakıp gitmeye yanaşmadı. 24 saat süren ve tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilip sonunda serbest kaldığımız gözaltı serüvenini birlikte yaşadık.

İşte bizi o gözaltı otobüsünde yalnız bırakmayan Cemal Yıldırım şimdi “Yalnızım, yoruldum, yapamıyorum” demeden Ankara’da bir direnişin tarihini yazıyor. 2017’de KHK ile ihraç edildiği günden beri direniyor. Cemal Abi önce bir yıl boyunca ihraç edildiği Ankara Ulus’taki Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü önünde eylem yaptı. “İşimi geri istiyorum” dedi. Bir süre ara verdiği eylemlerine bu yıl mart ayından beri Ankara’nın kalbinde, Sakarya Caddesi’nde devam ediyor. Polis defalarca gözaltına aldı. Valilik oturma eylemi yaptığı banka oturmayı yasakladı. Cemal Abi kendisine yasaklanan bankı özgürleştirmek için her hafta oraya gidiyor. “İşimi istiyorum” diyor. Üstelik ömrü boyunca yaptığı gibi yalnızca kendisi için değil, derdiyle hemhal olduğu başkaları için de eylemini yapıyor. Şaibeli bir biçimde kaybolan, kendilerinden haber alınamayan çok sayıda kayıp insanın ailesinin de sesi oluyor. Onların da akıbetini soruyor. Son olarak oturma eylemleri yüzünden aldığı 200 para cezasının bildirimi ile Sakarya Caddesi’nde 5 gün açlık grevi yaptı.

Ben de o gün haksız bir biçimde gözaltına alındığım o otobüste beni, bizi yalnız bırakmayan Cemal Abi’nin sesine ses katmak istedim. Fakat bunları yazarken bir tarihi de yeniden anımsamak, bazı “hikayeler”i de yerli yerine koymak istedim.

2000’li yılların ilk yarısı kamu çalışanları hareketinin kuruluş dinamizmini hâlâ koruduğu bir dönemdi. 2004-2009 yılları arasında ben de bu sürece Sendika.Org Ankara bürosu muhabiri olarak tanık oldum. Kamu çalışanları sendikaları kuruluşuna güç veren fiili, meşru, militan mücadele anlayışının çıkarılan yasalarla ve sendikal hareket içindeki farklı siyasal grupların benimsediği anlayışla hırpalandığı ama “yağmasa da gürlediği” yıllardı. Maliye ve adliyelerde örgütlü BES’in hareket içinde özgün bir yeri vardı. Vergi daireleri ve adliyelerdeki “durağan” ve “sıkıcı” işlerin niteliğinin aksine BES, hem işyeri düzeyinde hem de kitlesel eylemlerde etkin katılım gösteren, üyelerinin örgütlü ve dayanışmacı bir anlayışla bir araya geldiği bir sendikaydı. Şüphesiz ki bunda o dönemin sendikal kadrolarının payı büyüktü. Bu kadrolar 2005 itibariyle büyük bir baskı dalgası ile karşı karşıya kaldı.

Bu dalganın sebebi önce Ankara Defterdarlığı, sonra Ankara Gelirler Bölge Müdürlüğü ve son olarak Ankara Vergi Dairesi Başkanlığı görevlerine getirilen Cemal Boyalı’ydı. Boyalı, maliye işkolunda yaratmak istediği yeni çalışma düzenine itiraz eden BES’lilere ağır cezalarla adeta savaş açtı. 2005 yılında yapılan bir basın açıklamasında Boyalı dönemi hakkında şu veriler paylaşılmıştı: “40 sürgün, 60 uyarı,1 kınama ve 1 de kademe ilerlemesinin durdurulması cezası verildi.” Üstelik bu cezalar hakkında sendikanın hukuki olarak aldığı durdurma, iptal kararlarını tanımayarak süreci daha da sertleştirmeyi tercih etmişti. Cemal Yıldırım bu dönemde pek çok mücadele arkadaşı gibi sürgünlerden payını almış ve Çamlıdere’ye sürülmüştü.

Cemal Boyalı yıllar içerisinde ilerledi, önce Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’na, sonra Devlet Denetleme Kurulu Başkanlığı’na son olarak ise Danıştay üyeliğine getirildi. Onun makamı büyüyüp nüfusu artarken her ne hikmetse KHK’lerle binlerce kamu çalışanının ihraç edildiği dönemde Ankaralı Maliye emekçileri büyük bir ihraç dalgası ile karşı karşıya kaldı. Bir gecede işleri, ekmekleri ellerinden alındı. İşte Cemal Abi de onlardan birisi oldu.

Onun bu tarihini ve geçmişini yazmak hikâyesinin bildiğim, anımsadığım kadarını anlatarak direnişini selamlamak istedim. Çünkü ihraç dalgası karşısında büyük ve güçlü emek örgütlerinin istikrarlı ve sesli bir süreci yürütemediği bir dönemde tüm baskılara, şiddete, tehditlere ve zorluklara rağmen sürdürdüğü eylemi çok değerli.

Bu kıymetli durumun altını çizmekle beraber bir derdim daha var aslında. Cemal Yıldırım’ın bugün orada tek başına direndiği andan ve bugünden ibaret olmadığını hikayesini anlatarak anımsatmak. Cemal Abi, kimimizin parçası kimimizin tanığı olduğu bir tarihin de parçası ve tarih sadece dünde kalan değil bugüne de akan bir seyre sahip. Geçmişi, donmuş kalıplarımızla, değişmemesi ile kıvanç duyduğumuz ilkelerimizle, katılaşmış bir “olgu” olarak değil; bugünümüzü ve bizi yaratan en canlı ve aktüel güç olarak kucaklamalıyız. Çünkü hepimiz, varlığımızın anlamını tek bir eylemde, tek bir kararda, tek bir “an”da değil; tüm doğru veya yanlış anların, kararların, eylemlerin toplamında oluşturduk. Onu tek bir ana, tek bir duruşa indirgeyenlerse gördüğüm kadarıyla anın ve kişinin değerini azaltmıyor kendi ufkunu ve gönlünü daraltıyor.

İşte bu yüzden hiç aklımızdan çıkmasın ki hepimizin birbirininkine konuk olduğu bu hikayelerin ve yaşanılan tarihin mülkiyeti kimseye ait değil. Bizler sadece onu doğru zamanda, aklımızda kalan en doğru biçimde ve en önemlisi kalbimizin en derininden geçtiği biçimde anlatmakla mükellefiz. Yıllar önce güzellemeler ve koçaklamalar yerine yapılabileni ve yapılamayanı kolektif bir bilincin süzgecinden geçirerek bize anlatmayı becerdiği için hepimizi büyüleyen o kitabın dediği gibi, “Bu Tarih Bizim”.

Bu vesile ile o yılların sendikal kadrolarına, o yolların yolcularına, birlikte yürümenin anısını sıcak ve değerli tutanlara ve tabi en çok da Sakarya Caddesi’ne selam olsun.