S-400 krizi ve Türkiye’nin ABD’den bağımsızlığının sınırları

Emperyalizm ile Türkiye ilişkisi çelişkili bir birliktir, sorunlar genelde Türkiye'nin üzerine yıkılarak çözülür. Bu da zaman zaman hükümetle emperyalizm arasında çatışmalar olması demektir, ama o kadar

S-400 krizi ve Türkiye’nin ABD’den bağımsızlığının sınırları

S-400 meselesi üzerine yazı yazan hemen herkesin üzerinde birleştiği bir nokta, bu sorunun, ABD ile Türkiye arasında yaşamsal bir krize yol açtığıdır. Sağ ve soldan birçok yorumcu, Türkiye’nin ABD kampından Rusya ya da Avrasya kampına doğru yol aldığını iddia ediyorlar. Hatta hızını alamayan bazı solcu yazarlar S-400 alımının, Türkiye’nin ABD emperyalizminden kısmi de olsa kopuş anlamına geldiğini ve bu yüzden desteklenmesi gerektiğini ileri sürüyorlar.[1] Başka bazı yazarlar, bu sefer tam da sağdan, Türkiye’yi batı ittifakından kopardığı için S-400 alımına muhaliflik ediyorlar. Kürt hareketi çevresinden birçok yazar, Türkiye’nin S-400 alımı ile özellikle Kürtlere karşı ABD Rusya çelişkisine oynadığını iddia ediyorlar. Ancak bu yazarların hemen hepsinin birleştiği nokta şu; S-400 alımı Türkiye-ABD ilişkilerinde bir krize yol açıyor ve Türkiye’nin yönünü Batı kampından Rusya’ya ya da Avrasya’ya kaydırıyor. Tezleri ise Türkiye’nin ABD emperyalizminden bağımsız bir aktör olduğu yanlış varsayımı üzerinde yükseliyor.

Eğer Türkiye ABD’den uzaklaşıyorsa bile Trump’ın bundan haberi olmadığı kesin. Son Japonya toplantısında, şeyhinin dizleri dibinde oturmuş müritler gibi duran Türk heyetine Trump “Şunlara bakın, ne sevimliler böyle bir ekibi Holywood’da bile bulamazsınız” diyordu. Aynı toplantıda Trump S-400 meselesini bir sorun olarak nitelendiriyor ama bu sorunun kaynağının Obama yönetimi olduğunu özellikle belirtiyordu. Trump hiç de Türkiye Rusya tarafına geçiyormuş gibi davranmıyordu. Trump’a göre bir sorun vardı ama bu sorun iki ortak arası bir sorundu, sorunun tek kaynağı üstelik Türkiye de değildi. Trump bu görüşlerini daha sonra da tekrarladı.

Eğer Türkiye ABD’den uzaklaşıyorsa bundan sadece Trump’ın değil ama ABD’nin başındaki diğerlerinin de haberi olmadığı kesin. Ya da olayları böyle algılamıyorlar. Mesela Pentagon sözcüsü Eric Pahon, Ahval gazetesine verdiği demeçte, İlhan Tanır’ın konu ile ilgili sorularına, S-400 sorununu uzun bir evlilikteki bir sayfalık sorun olarak nitelendirip ekliyor “Türkiye değerli bir NATO müttefiki ve bizim eğitim tatbikat ve operasyonlarımıza derinden entegre, harika bir ortak. Bütün ittifaklar ve ilişkiler bazı zor zamanlar yaşar ama bu sorunların üstesinden gelinmeyeceği anlamına da gelmez. S-400 satımının ilelebet bir şeye neden olacağını sanmıyorum.[2] Yani sadece Trump değil ama Pentagon da resmi olarak S-400 sorununu Türkiye’nin başka bir kampa gitmesi olarak değil ama ortaklar arasında bir sorun olarak resmediyor. Pahon özellikle vurguluyor “Bu önemli bir gelişme ama ülkelerimizin uzun dönemli ikili ilişkilere, derin ekonomik işbirliğine, diğer savunma ilişkilerimize, Suriye’deki işbirliğimize, PKK’ye karşı yardımlarımıza, birçok aynı fikirde olduğumuz konu bulunuyor.” Bu arada Suriye’deki işbirliğinin ve PKK’ye karşı mücadeledeki ortaklık vurgusunun biz de altını çizelim.  Bu röportaj 14 Haziran’da yayımlanmıştı. Yani Trump, Japonya’da konuşurken, birçok kimsenin iddia ettiği gibi, ABD devletinden kopuk bir tavır sergilemiyordu. Trump, Pentagon ile aynı görüşte idi ve devletin tavrını yansıtıyordu.

Beklentiler ve gerçekler

Sonuçta S-400’ler gelmeye başladı ve beklendiğinin aksine ABD’nin tepkisi çok sınırlı oldu. ABD’den gelen mesajlar tüm olayın şimdilik F35 programındaki işbirliğinin (bitirilmesi bile değil) askıya alınması ile sınırlı kalınacağını gösteriyor.[3] Dahası beklentilerin aksine CAATSA bağlantılı yaptırımlar giderek gündemden çıkıyor.

Aslında sorun, Türkiyeli yorumcuların, umutlarını ve beklentilerini analiz düzeyine yükseltmelerinden kaynaklanıyor. Yine yukarıdaki röportaja dönelim. Röportajı yapan gazete Cemaat’e yakın bir haber kanalı olan Ahval News. Röportajın manşeti ise Pahon’un dediklerinin tam tersi. “Pentagon’dan özel: ‘Türkiye, Rusya ile ortaklık yaparak bir felakete zemin hazırlıyor.’” Yazıyı okuyunca görüyorsunuz Pahon’un dediği sadece “S-400 sorunun ne tür ciddi sonuçları olacağını anlatırken, diğer taraftan iki ülke arasında 70 yılı bulan bu ilişkinin uzun dönemde sorunları aşacağından emin göründü ve ekledi: ‘Bu ilişkiler sonsuza kadar sağlam kalacak.” Başlık ve yazının içeriği tamamen farklı dalga boylarında. Bu olgu konu ile ilgili yazan analizcilerin çoğu için geçerli. Gerçekleri değil ama umutlarını vurguluyorlar.

Solda da genel kanı Türkiye’nin ABD’den bağımsız bir aktör olduğu yolunda. Bu inanışa göre, ABD ve Türkiye ortak çıkarları gereği, 1945 sonrası bir ittifak ilişkisine girmişlerdi ama AKP ile bu durum değişiyor. Bu inanışa göre emperyalistler çıkarları gereği faşist bir Türkiye ile çatışsalar da demokrat bir Türkiye’yi tercih ederler. Kürt sorununun çözümünde demokrat bir çözümü tercih ederler. AKP, özellikle anti demokrat yapısından ve Kürt düşmanlığından dolayı ABD ve diğer emperyalist devletlerle giderek daha fazla çatışıyor ve yönünü Rusya tarafına çeviriyor. En azından Rusya ile ABD’yi dengelemeye çalışıyor. Bu teori sol saflarda demokrasi adına AB’ciliğe vb yol açarken, Kürt ulusal saflarında, “Madem ABD ve AB ile Türkiye arasında çelişkiler var, onlar daha demokrat bir Türkiye istiyorlar, ben bundan niye yararlanmayayım?” politikasına dönüşüyor. Trump’ın S-400 ve Fırat’ın doğusuna ilişkin son tavırları ile bu analizlerin hepsi boşa düşmüş oldu.

Trump bırakın Türkiye ile çatışmayı, Türkiye ordusunu Fırat’ın doğusuna davet etmiş durumda. Bırakın Türkiye karşısında YPG’yi desteklemesini, önce Afrin’in Türkiye denetimine geçmesini kolaylaştırdı, Münbiç üzerinde Türkiye’nin veto yetkisi almasını sağladı ve YPG bölgesini Türk ordusunun denetimine terk etmeye karar vermiş durumda. Türkiye ise bırakın Rusya ile yakınlaşmayı, Suriye’de ÖSO’nun en büyük destekçisi ve koruyucusu hala Türkiye ve cihatçılara en büyük silah vb. yardımı Türkiye’den gidiyor. Ekonomik alanda ise, ABD’deki Halk Bankası davası çok hafif cezalarla kapanmış durumda.

Türkiye’nin bağımsızlığının sınırı

ABD, Türkiye ordusunu Fırat’ın doğusuna davet ediyor ve NATO kapsamında SAMP-T hava savunma sistemleri bölgeye kuruluyor.[4] Yani bir sıkıntı yok. En son Mike Pompeo, Bloomberg’e verdiği demeçte, nihai hedeflerinin Türkiye’nin S-400’leri aktive etmemesi olduğunu vurguluyor ve haberde eğer S-400’ler aktive edilmezse yaptırımların olmayacağı belirtiliyor.[5] Görüşmeler için Nisan ayında ABD’ye giden Hulusi Akar, orada düzenlediği basın toplantısında, seçeneklerden birisinin S-400’lerin alınması ama çalıştırılmaması olduğunu belirtiyordu. Pompeo’nun demeci, bu seçeneğin kabul edildiğini gösteriyor. Aynı toplantıda Akar, bataryaların Ankara ya da İstanbul’a F35’lerden uzağa konumlandırılacağını özellikle belirtiyordu. S-400’ler Ankara’ya inmiş durumda.[6] Yani sorun vardı ama her şey kontrol altında.

Bu olay aslında Türkiye’nin ABD’nin ne kadar denetiminde olduğunu gösteriyor. Türkiye ABD onayı olmadan istediği silahı alamıyor, olay bu. Alsa da kullanamıyor. Üstelik bu silah ABD’nin Suriye işgaline Türk ordusunun katılabilmesi için elzem bir silah. Türkiye S-400 için milyarlarca dolar vermiş durumda, ama bunları bir hangarda çürümeye terk etmek zorunda kalıyor. Onun yerine yine para verip NATO’nun SAMP-T füzelerini alıyor. Ve hala solda geniş bir kesim Türkiye’nin ABD’den bağımsız bir aktör olduğunda hemfikir. Türkiye’nin ABD karşısındaki bağımsızlığının sınırı ABD’nin izin verdiği kadardır.

Emperyalizm ile Türkiye ilişkisi çelişkili bir birliktir, sorunlar genelde Türkiye’nin üzerine yıkılarak çözülür. Bu da zaman zaman hükümetle emperyalizm arasında çatışmalar olması demektir, ama o kadar. Bu çatışmalar da son S-400 örneğinde olduğu gibi bir şekilde emperyalizm yararına çözülür. Bu ilk olan bir şey değildi. Geçmişte buna yakın birçok çatışma yaşanmıştı. En önemlisi 1975’te Kıbrıs dolayısı ile konan ambargoya Türkiye ABD üslerinin bazılarını kapatarak cevap vermişti. O zaman da tüm burjuva yorumcular ABD ile Türkiye’nin yollarının ayrıldığı yorumunu yapmışlardı. Halbuki o zamandan bu yana ABD’nin pençeleri Türkiye’nin üzerine daha çok yapıştı.

Aslında tüm mesele, yeni sömürgecilik ilişkilerini anlayamamaktan kaynaklanıyor. 1945 sonrası olan şey, basit bir Türkiye-Batı ittifakı değildi. Türkiye’nin ordusundan ekonomisine, dış politikasından iç politikasına, polisinden akademisine, tarımına, sanayileşme stratejisine kadar emperyalizmin denetimine girmesi demekti. Emperyalizmin içsel bir olgu olması sürecidir bu. Bu noktada emperyalizmi yok sayarak ne S-400 olayını ne yeni açılım sürecini ne iktisadi krizi ne başkanlık sistemini ne AB ile çelişkileri anlayabiliriz. Emperyalizmin içsel bir olgu olduğunu yok sayarak hiçbir şeyi anlayamayız.

Dipnotlar:

[1] Bu konuda tek değil ama en ilginç yazılardan birisini soL yazarı Kemal Okuyan yazdı. Kemal Okuyan’a göre ”Türkiye’nin S-400 silah sistemini alması dünyanın en güçlü terör örgütü NATO’nun iç çelişkilerini derinleştirdiği, NATO’nun müdahale yeteneğini azalttığı, Türkiye’de ABD emperyalizminin etkisini sarstığı için, halkın çıkarları doğrultusunda değerlendirilebilecek bir gelişmedir.” http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/s-400ler-kimi-vuracak-266646

[2] http://www.anhanews.com/ozel-haber/pentagon-turkiye-rusya-ile-ortaklik-yaparak-bir-felakete-zemin-h13171.html

[3] http://sendika63.org/2019/04/abdden-turkiyeye-s-400-yaptirimi-f-35-ekipmanlarinin-sevkiyati-durduruldu-540896/

[4] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/07/25/fransa-turkiyeye-samp-t-fuze-savunma-sistemi-kuracak/

[5] https://www.trtworld.com/turkey/us-wants-turkey-not-to-activate-s-400-pompeo-28528

[6] https://www.ntv.com.tr/turkiye/s-400ler-nereye-konuslandirilacak-hulusi-akar-yanitladi,dLxfrCJ9yEyYtoEj-vqdkw