Mekanda siyaset mi, mekanın siyaseti mi?

2018 yılının sonlarında yayımlanan “Muhafazakâr Kentin İnşası” kitabını, yerel yönetimlerde gerici ve halk düşmanı ideolojilerin saldırısını boşa çıkarma umudu doğmuşken okumanın tam sırası

Mekanda siyaset mi, mekanın siyaseti mi?

Şehirler bana bir tuzak
İnsan sohbetleri yasak
Sabahattin Ali

70’lerden itibaren dünya çapında bir saldırı başlatan neoliberalizm en büyük desteğini muhafazakarlıktan aldı. Bu ikilinin hegemonik gücünü en başta mekânı kullanarak sağladığını söyleyen Gencay Serter, Muhafazakâr Kentin İnşası kitabında hem neoliberalizm-muhafazakarlık ittifakını hem de bunların mekanla kurduğu ilişkiyi incelemiş.

İlk bölümde bu ikilinin kurduğu ittifakın ideolojik boyutu ele alınarak, Lefebvre’nin “hayatı değiştirmek için mekânı değiştirmek gerekir” önermesinin arka planına bakılıyor. Aydınlanma düşüncesi ve Fransız Devrimi’ne tepki olarak 18. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan muhafazakârlık devrim korkusuyla mevcut düzenin bekçiliğini yapmak üzere yardıma çağrılan bir ideoloji. Özgür insanın ve akılcılığın reddi, özel mülkiyetin kutsanması gibi değerlere sahip olan bu ideolojinin neden kamusallık karşıtlığı yapmak zorunda olduğu ve onun yerine neden aile, cemaat gibi alt birimleri öne çıkardığı bu bölümde anlatılmış. Boşanmanın zorlaştırılması, Aile Bakanlığı adıyla bakanlıkların kurulması gibi uygulamaların sadece kadınların sorunu olmadığı bu bölümden çıkartılması gereken sonuçlardan biri. Toplumda var olan eşitsizlikleri Tanrı’nın emri olarak kabul eden muhafazakârlığın, neoliberalizmin sonuçlarına karşı doğacak tepkileri nasıl doğmadan boğmaya yaradığı, bu bağlamda müttefiki ile arasındaki tencere-kapak uyumu ilk bölümde açıklanıyor.

Çöl İslamı versus şehir İslamı

Mekânın ideolojik bir aygıt olarak kullanılmasının tarihsel arka planına eğilen yazar, İslamiyet’in kırsal yaşamda sufilikten beslenirken (heteredoks İslam), kentsel yaşamda medreselere yaslanarak daha kurumsal bir temele kavuştuğunu (ortodoks İslam) söyleyip, İslam’ın mekândan etkilendiğini daha sonra mekânı kullanarak gündelik hayatı nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor.

Birçok ilahiyatçının Kuran’daki ayetlerin Mekke ve Medine dönemi diye ikiye ayırmasını, Medine dönemi ayetlerinin daha fazla sosyal hayat, kurallar ve normlarla ilgili olmasına bağlayarak teolojiye de mekânın aynasından bakıyoruz.

İslam’ın kentli kanadı daha dünyevi meselelerle iştigal ettiğinden, gündelik yaşama ve iktidara odaklı bir anlayışa sahip olmuş. “Dar-ül İslam” terimi, kültürel hegemonya kurarak iktidarlarını yaymak isteyen İslami iktidarların hedefi olmuş. İslam’ın yayılma döneminde Kufe, Basra, Bağdat gibi büyük şehirlerin ortaya çıkmasının tesadüf değil bilinçli bir tercih olduğunu görüyoruz.

Kentsel mekân dini semboller aracılığıyla yeniden kurulurken başrol camiye verilmiş; gündelik hayatı biçimlendirmek için de bu araçtan sonuna kadar yararlanılmış. Kentin merkezine konumlandırılan ve bütün caddelerin çıkış noktası olan Cuma cami, hükümet binaları ve yöneticilere ait ikamet alanlarını yanına alarak hem dini hem politik merkez olarak kurgulanmış. Şehrin kalbinin attığı yerde etkin bir şekilde bulunmak sosyal hayatın merkezine de taşınmaya olanak vermiş, kadıların mahkemelerini büyük camilerde kurmalarına, Basra gibi yerlerde şairlerin şiir okumak için camilerde bir araya gelmelerine rastlanmış. Aşevi, medrese, çarşı gibi kurumlar da caminin yörüngesine girmiş, ticari ve sosyal yapılarla oluşan komplekse külliye denilmiştir. Bu andan itibaren İslami sembol ve içerikler gündelik hayatı biçimlendirmiş. Merkezde camiler aracılığıyla hakimiyet kuran İslam ideolojisi kenara doğru gidildikçe mescit ve türbe ile görünürlük sağlanmış, kentsel mekânda boşluk bırakılmamıştır. Dar-ül harp memleketler, Dar-ül İslam haline getirilirken Ayasofya örneğinde olduğu gibi kiliselerin camiye dönüştürülmesi yoluna başvurulmuştur.

Dolambaçlı ve sarp yollar

Aile ve kadının mahremiyeti konusundaki hassasiyeti bilinen İslamiyet yerleşim birimlerini düzenlerken kendi tarzını da yaratmış.

Emeviler döneminde evler, önüne yapılan avlularla, araya tampon bölge kurarak dış mekândan kendini soyutlamış, bu avlular aynı zamanda hane halkının açık alan ihtiyacını kendi mahrem alanı içerisinde çözerek kamusal alan oluşumunun önüne geçmiştir.

Gündelik hayatın ve iletişimin sürdürüldüğü sokakların kontrol edilmesi boşlanmamış. Kıvrımlı, dar sokaklarla akış hızını yavaşlatmak bir kontrol tekniği olarak devreye sokulurken, ikametgâhın duvarına toslayan çıkmaz sokaklarla yabancılar fark edilir ve dışlanmış olur.

Cami ve yakın çevresi kamusallığın hayat bulabildiği tek yer olduğundan kent İslami ideolojinin yayılması için etkin bir araç haline gelmiştir.

Bu kent öldürüldü diyorlar
Ahmet Telli

Bu tarihsel ve ideolojik arka planın kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda nasıl güncellenerek kullanıma sokulduğu “Neoliberalizmin Mekan Algısı ve Kurgusu” alt bölümünde ele alınmış: Bilimsel-teknolojik devrimle birlikte tarım ve sanayide istihdam oranı düşerken hizmetler sektöründe patlama yaşanır. Kentler sanayisizleşmekte, fabrikalar işçi sınıfının aranacağı tek yer olmaktan çıkmaktadır. Kapitalizm birikim krizlerine girerken kentsel mekânı bu krizi aşmak için devreye sokar. Kent artık yaşam alanı olmaktan önce sermayenin birikimini sağladığı bunun için de metalaştırdığı bir yer olmuştur.

Bu dönemde neoliberalizm-muhafazakârlık ittifakının ana yönelimi özel mülkiyete tehdit olarak görülen kamusallığın ortadan kaldırılması olmuştur. Metalaştırma ve piyasalaştırma ile kolektiviteye hayat hakkı tanınmamıştır. Mega projeler, uydu kentler vb. ile şehir hayatında yaratılan bölünme ve homojenleştirme sınıf ayrımının da meşrulaşmasına hizmet etmiştir.

Kamusal alanların ortadan kaldırılması neoliberalizm-muhafazakâr ittifak için hayati bir konu olan muhalif hareketlerin kontrol edilmesini de sağlıyordu. Meydanlar, sokaklar, parklar kontrole imkân sağlayacak şekilde parçalanıyordu. Atomize bireyler arasında ortak kimliklerin tanınması suretiyle mekânda oluşan “pasif ağlar” (Asef Bayat) ve dayanışmacı kimliklerin doğmadan öldürülmesi ile toplum kontrol edilebilirdi. Bu andan itibaren kent ortak yaşam alanı olmaktan çıkmış, metalaşmış bir ürün haline gelmiştir.

İlk iki bölümde çizilen teorik çerçeveden sonra neoliberal-muhafazakâr ittifakın Türkiye’deki pratikleri dönemler halinde okura sunulur.

Cumhuriyetin ilk döneminde geniş bulvarlar ve açık yeşil alanlar ile kamusallık arttırılmaya çalışılmış, tebaadan yurttaşa dönüşen insanı özgür kılmak hedeflenmiş. Resim ve heykelin yasak olduğu Osmanlı’dan kültürel kopuş kentin en görünür yerlerine heykeller ve havuzlar yapılarak sağlanmış.

1980 sonrasında ise Cumhuriyetten rövanşı almaya çalışan gerici ideolojiler kentsel mekânı gündelik hayatta hakimiyet kurmanın aracı olarak etkin bir şekilde kullanmaya başlamış. Yağma ve talan en açgözlü biçimde yürütülmüş, orman, mera, boğaz, sit alanı gibi kamuya ait varlıklara piyasalaştırma amacıyla el konulmuştur. Ülkemizde 24 Ocak kararlarıyla vücut bulmaya başlayan neoliberalizm, yapışık ikizi muhafazakâr ideoloji ile ortak amentüsü olan özel mülkiyeti yaygınlaştırma ve kamusallığı silikleştirme stratejisi hayata geçirilmiş.

Kentte hemşeri olarak var olan yurttaşın dönüşüme uğrayarak ranttan pay almaya çalışan fırsatçı birey haline gelmesi bu sürecin yan etkilerinden biri olmuştu.

İslamcı belediyelerin park ve bahçeleri, bank yerine kapalı çardaklarla donatması, barbekülü kamelyalar yapması, mahremiyetin kamusal alanda bile sürdürülebilmesi adına üretilmiş açık alan tasarım biçimidir, içe kapalı avlu yapısının kamusal alana taşınmasıdır.

Kendi ideolojisini gündelik hayatta hâkim kılma aracının mekân olduğunu keşfeden İslamcı belediyelerin saldırılarından en sert olanı Kayseri’de yaşanmış: kiliseler spor salonuna çevrilmiş, eski bir kütüphane yıkılarak yakınındaki türbe ve medreselerin görünür olması sağlanmıştır. Yine Ankara’da birçok caminin bulunduğu Ulus bölgesine yapılan Melike Hatun Cami’nin önünü kapatan İller Bankası binası yıkılmış, yakınında Küçük Tiyatro, Opera Binası ve Gençlik Parkı gibi aydınlanma ve kamusallığa yönelik mekanların bulunduğu meydan İslami bir merkez görünümüne bürünmüştür.

Cumhuriyetin başkentinde “Ramazan ve Bayram eğlenceleri”, “Karagöz ve kukla etkinlikleri”, “Ebru-tezhip kursları” gibi aktiviteler ile kültürel hegemonya kurma arayışlarına gidilmiştir. Ankara’nın Hitit Güneşi olan sembolü değiştirilerek yerine cami ve hilalin olduğu bir sembol kullanılmıştır.

İslamcı iktidar gücünün doruğuna eriştiğini hissettiği anda saldırının dozunu görülmedik oranda artırmış, İstanbul’da Taksim Meydanı, Gezi Parkı, Ankara’da Saraçoğlu Mahallesi, ODTÜ ormanı ve AOÇ gibi sembolik ve ekonomik değeri olan yerleri zapt etmeye kalkışmıştır.

Beştepe’ye yapılan saray, cami ile desteklenerek dini-politik merkez olarak kurgulanmış, külliye inşası ile geçmişe referans verilmiştir.

Bu dönem camiler ibadethane olmaktan çok ikonik bir sembol, gündelik hayatı dönüştürmeye yönelik bir araç olarak kullanılmıştır. Çamlıca Cami ve Kuzey Ankara Cami’nin kentsel mekanla bütünlüğü olmayan salt görünürlük kaygısıyla yapılmış devasa yapılar olması bunun kanıtıdır. Yeni yapılan yapıların mimari tarzında, cephe süslemelerinde ve adlandırılmalarında Osmanlı ve Selçuklu dönemine göndermeler yapılır. Metro treninin kapı döşemelerinde ve durak içi süslemelerinde bile geçmişin izleri taşınarak mikro ölçekte bile boşluk bırakılmaz.

Mozart Hopa’da

2018 yılının sonlarında yayımlanan “Muhafazakâr Kentin İnşası” kitabını, yerel yönetimlerde gerici ve halk düşmanı ideolojilerin saldırısını boşa çıkarma umudu doğmuşken okumanın tam sırası. Tiyatro, opera, sinema, konser salonu, müze, stadyum, park, piknik alanı gibi kamusal alanlar çoğaltılmalı, halkı zehirleyen mimarı tarz ve semboller gündelik hayattan silinmeli, kültürel-sanatsal etkinliklerin ekmek ve su gibi hayati önemde olduğu unutulmamalı. Klasik müzik belediye hoparlöründe hoş bir sada olarak kalmamalı. Gencay Serter sorunu ortaya koymuş, çözüm ellerimizde.