Karpuz kabuğundan filmler, koltuk değneklerinden kanat, belki de mutluluğun resmi…*

Sahici çünkü kendi varoluşundan, anılarından, deneyiminden yola çıkıyor... Şakacı, çünkü gündelik hayatın ayrıntılarıyla yakından haşır neşir olmuş. Anlattığı insanlara tanıdık, içerden biri olarak bakıyor

Karpuz kabuğundan filmler, koltuk değneklerinden kanat, belki de mutluluğun resmi…*

Ahmet Uluçay yıllardır kısa filmler yapıyordu.[1] Türkiye’deki sinema ortamında, farklılığıyla dikkat çekiyordu. İstanbul dışında yaşıyordu ve bulunduğu yerden yaratıcı çalışmalarını sürdürüyordu. Film üretiminin; TV, reklam ve medya dünyası ile iç içe olan varlığının oldukça dışından bir yerdeydi Uluçay’ın ilk uzun metrajlı filmi. Bu nedenlerden dolayı bunca gecikti ama sonunda bize ulaştığında pek çok bakımdan farklı, yaratıcı, özgün ve sinema adına üzerinde epeyce düşünmemiz gereken bir yapıtla karşılaştık.

“Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”[2], öncelikle merkezin dışında bir öykü anlatmasıyla dikkat çekiyor. Uzun süreden beri öyküler şehirden, metropolden kuruluyordu. Bunun böyle olmasının en önemli nedeni teknik olarak sinema üre- timinin merkezde yer alması. Film yapan insanların merkezde yaşayarak aslında egemen anlatılarla, kendi yaşamlarını kurmaları, tanımlamaları, dolayısıyla öykülerini de ister istemez buradan kurmaları.

Uluçay ise sinemayla ilişkisini, çocukken, kendi köyünde, kasabasında, taşrasında kurmuş. Olağanüstü etkilenmiş, pek çok sinema âşığı gibi sinemanın büyüsüne kapılmış… Müthiş bir merak ve ilgiyle sinema gösterim cihazını keşfetmeye koyulmuş bir arkadaşıyla birlikte.[3] Bu anlattıklarımız aynı zamanda filmin öyküsünün ana damarını oluşturuyor.

Filmin kahramanları, köyde yaşayan iki ergenlik çağında çocuk, kendilerini bu aşka adıyorlar ve sonunda film gösterim cihazını kendi becerileriyle yapmayı beceriyorlar. Bu arada Uluçay da kendi yaşamının ütopyasını gerçekleştiriyor. ‘Karpuz kabuğundan gemiler’ yapıyor.

Bu anlamda masalsı bir başarı öyküsü Ahmet Uluçay’ın filmi.

Ancak film, Türk sinemasının bugün içinde bulunduğu durum açısından oldukça önemli nitelikler taşıyor.

Seksenli yıllardan itibaren Türk sinemasında taşraya dışarlıklı bir bakış açısı var. Bir tür bu deneyimi reddetme, görmezden gelme gibi son dönem baskın toplumsal ideolojilerin sinemasal öykülere yansıması olarak açıklayabileceğimiz bir olgu bu. Gerçi bu algı biçimini sanatının temel izleği haline getiren Ömer Kavur gibi usta sinemacılarımız var. Öte yandan kenarı, taşrayı tanımlamada bu yabancı, uzaktan bakış önemli bir sorun olarak gündeme geliyor. Serdar Akar’ın “Gemide” filminde olduğu gibi çok ciddi düşünsel sorunlar içeren filmler yanında, bu söylediğimiz olgunun, öykünün ana izleği olmadığı haller de var. Ümit Ünal’ın “Dokuz”, Uğur Yücel’in “Yazı Tura”sı gibi. Bu filmlerde gözlemlediğimiz, kendinin olmadığı bir yerleri, varoşları, öteki insanların yaşadığı yerleri korku verici, şiddetin kaynağı, şiddete eğilimli, birbirini sevmeyen insanların yaşadığı karanlık, izbe yerler olarak tanımlama eğilimi söz konusu.

Bu durum bazı sosyologların kendilerini toplumun dışında, bildik deyimle fildişi kuleden aşağıya, kenara bakıp “Varoşlar patlıyor” söylemini üretmeleriyle de oldukça örtüşen bir durum.

Edward Said’in Batı’nın Doğu’ya bakış açısını eleştirirken söylediği gibi, bu durum ister istemez aydınların kendi dışındakini “eksik ve yanlış temsil etmeleri” şeklinde özetlenebilir. Temsil, kendi içinde sorunlu bir kavram, ama düşünce ve sanat üretenlerin bunca dışarıdan, tanımadan, kendi içinde olmadığı bir durumu tanımlamaları sorunu, bilgi ve deneyim üretme sürecinde, bence oldukça ciddi olarak üzerinde düşünmemiz gereken bir durum.

İşte tam bu noktada, Uluçay’ın filmi, oldukça farklı bir örnek olarak adeta ışıldıyor. Yönetmen filminde, bize kendi içinden geçtiği mekânı, zamanı, insanları, aşkları, deneyimi anlatıyor. Bu da filme olağanüstü bir sahicilik ve sıcaklık katıyor. Evet, “Karpuz kabuğundan Gemiler Yapmak” aydınlık, sıcak, dostça, barışçı, şakacı, sahici bir film.

Mekâna yukarıda adını zikrettiğimiz yönetmenler gibi korku verici dışarlıklı bir perspektiften bakmıyor. Bu yüzden aydınlık, güneşli…

Sahici çünkü kendi varoluşundan, anılarından, deneyiminden yola çıkıyor… Şakacı, çünkü gündelik hayatın ayrıntılarıyla yakından haşır neşir olmuş. Anlattığı insanlara tanıdık, içerden biri olarak bakıyor.

Sıcak, çünkü çocukluğun, sılanın sıcaklığını yaşamış biri olarak bu öyküyü sinemalaştırıyor.

Bütün bunların yanında, gene deneyimin içinden geçerek anlatmakla ilgili olarak çok dikkat çekici bir ayrıntı da filmin ana kahramanlarından biri olan Recep’in, evinin üst katındaki yatır.

Recep’in ve annesinin yatırla kurduğu ilişki o kadar doğal ve yaşamın bir parçası ki, eğer merkezden, şehirden bakan bir yönetmen bunu anlatsaydı, Amerikan korku filmlerinde olduğu gibi korkunç, tekinsiz, sapkın bir şey olarak yansıtabilirdi. Oysa Uluçay bu olguyu çok sahici bir biçimde gündeme getiriyor. Filmde korku, kâbusla ilgili fantastik sahnelerdeki tavır da aynı. Uluçay korkuyu da kendine has, farklı bir biçimde anlatıyor. Böylece çocukluğunuzda sevdiğiniz bir ebeveynden bir korku masalı dinlemiş gibi bir duyguya kapılıyorsunuz.

Böyle küçük hazinelerle dolu bir film işte Uluçay’ın filmi.

Film, seyreden herkesi etkiliyor. Filmin kahramanlarının öyküleri, merkezden, baskın olan anlayışın dışına çıkarak, yürekleri ısıtıyor.

Sinemanın samimiyeti öyle bir şey ki dünyanın neresinde olursanız olun, Kütahya’nın Tepecik köyünden kurulan bu sıcak öykü size ulaşıyor. Sizi çocukluğun, kendi çocukluğunuzun büyülü, aydınlık günlerine geri götürüyor. Sinemadan bir arkadaşın deyimiyle “iyi ki yaşıyorum” diye çıkıyorsunuz.

Bundan daha gerçek, daha sağaltıcı, daha sinemasal, daha şiirsel olunabilir mi? Yönetmenin bu filme gelirken gerçekleştirdiği dokuz kısa filmin adları şöyle; “Optik Düşler”, “Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak”, “Bizim Köyün Orta Yeri Sinema”, “Minyatür Kozmos’ta Rüya”, “İnci Denizin Dibinde”, “Epileptik Film”, “Uzun Metrajın Resmi”, “Bizim Köyde Bayram Sabahı”, “Exorcise”…

Bu isimler bile yönetmenin bir yaşam boyu biriktirdiği deneyimin çapıyla ilgili bir kanıt.

Gerçeğe öyle kolay ulaşılmıyor. Ya da Dostoyevski’nin dediği gibi hiçbir şey gerçek kadar inanılmaz değildir.

Dipnotlar:

[1] Dilek Taşdemir’in yönettiği, Müşfik Kenter’in seslendirdiği 15 dakikalık “İntihar Ederdim” isimli Ahmet Uluçay belgeselini izlemek için tıklayınız!

[2] “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmini izlemek için tıklayınız!

[3]  “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filminin oyuncu röportajlarını izlemek için tıklayınız!

* Mayıs 2010 tarihli İşçi Filmleri Festivali gazetesinde yayımlanan bu yazı, internet ortamında ilk olarak Sendika.Org’da yayımlanmaktadır.