Gül’ün Babacan’ı Partisi nereye aday?

GBP, bu kriz anında, içine girdiği türbülansta şiddetli bir biçimde sarsılması ve giderek gözle görülür bir dağılma sürecine girmesini bekledikleri AKP'den çözülenlerle yeni-muhafazakâr bir sağ merkez meydana getirmek üzere yola çıkmış görünüyor

Gül’ün Babacan’ı Partisi nereye aday?

Nihayet bekledikleri boşluk doğmuş, “büyük güçlerden” alınacak destekler alınmış olmalı ki “Gül’ün Babacan’ı Partisi” (GBP[1]) yola çıktı. Sahneye çıkan, ışığın altına gelen bütün aktörleri AKP’nin eski kurucuları, bakanları, yıldızları ama AKP’yi aşan bir kesime genişleyecekleri havasını yayıyorlar. Anaakım medyanın gözden düşmüş ama oligarşinin yeni bir iktidar formülünde yeniden göze girebileceğini düşünen kimi yıldızları GBP’ye kıçın kıçın yanaşmaya başladılar. Türkiye’nin temsili siyaset alanında sıklıkla gördüğümüz yeni bir “siyaset mühendisliği partisi” ile karşı karşıyayız.

Türkiye daha önce de siyasi kriz ortamlarında kurulan/kurdurulan siyaset mühendisliği partileri gördü. Yakın tarihteki, 28 Şubat sürecinde Demirel’in himayesi altında, Hüsamettin Cindoruk’un liderliğinde kurdurulan Demokrat Türkiye Partisi, 2001 sürecinde Hüsamettin Özkan’ın ittirmesiyle İsmail Cem’in liderliğinde kurdurulan Yeni Türkiye Hareketi gibi “operasyon partileri” işlerini görüp, sahneden ayrıldılar. Bir başka siyaset mühendisliği partisi çalışmasıyla imal edilen AKP ise bunlardan farklı olarak bir “operasyon partisi” olarak değil, iktidarı devralmak üzere yapılandırıldı. Refah Partisi içerisinden imal edilen AKP 2001 krizi sonrasında %34 oyla 365 milletvekili çıkararak üzerine “çöktüğü” iktidarı 17 yıldır elinde tutuyor.

Yıllardır kıvrım kıvrım kıvranan ama bir türlü Erdoğan’ın karşısına çıkmayan Gül ile tedbirliliğini anlatmak için, “Dışişleri Bakanı olduğu dönemde yaptığı yurt dışı ziyaretlerinde yanına pasaportunun iki fotokopisini aldığı” rivayet edilen Ali Babacan’ı, AKP kökenli, bir merkez sağ parti kurma yoluna çıkaran talep nereden geliyor ve bu, gaza gelmemeleri, dolmuşa binmemeleriyle maruf müdebbir politikacılar “bütün yaşamlarını doğru zamanı beklemeye harcadıktan sonra” neden “ya şimdi ya asla”[2] dediler.

Tabii ki, “Erdoğan’ın devri kapandı” diye düşündükleri için.

Erdoğan’ın devri kapanır mı kapanmaz mı bilinmez ama Erdoğan’ı iktidara taşıyan “devir”in, kapanmasına karar verildiği / kapanmakta olduğu kesin. Bu devrin kapanışı sadece AKP ve Erdoğan için anlam taşımıyor. Her dönemin sonu, bir sonraki dönemin kurucu temelini ortaya çıkarıyor. Bu nedenle Erdoğan’ı iktidara taşıyan “devir”in ne olduğu ve neyin sona ermekte olduğunu anlamak önemli.

AKP, emperyalizmin ve oligarşinin 2000’lerdeki ideal iktidar partisi olarak şekillendirildi. AKP emperyalizm ve oligarşinin iki dönemsel-stratejik politikasının somut karşılığını oluşturdu.

Birincisi, AKP’yi şekillendiren siyasi süreç, Siyasi İslam’ı kullanışlı hale getirmeye yönelik uluslararası bir sürecin parçasıydı. AKP ile aynı dönemde birçok ülkede “Uyumlu İslam” yapılanmaları oluşturuldu. Mısır’da Müslüman Kardeşler, Türkiye’de Refah Partisi bu operasyonun konusu oldular. ABD “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin yerel dayanaklarını oluşturmak için ABD/İsrail ve neoliberalizmle uyumlu İslami kökenli siyasi partiler/hareketleri gözdeleri haline getirdiler.[3] AKP işte bu momentte, ’90’ların Türkiye’sini yöneten geleneksel devlet iktidarı emperyalizmin ve oligarşinin ihtiyaç duyduğu politik dönüşümü geçiremeyip çöker/çökertilirken egemen güçlerin yıllardır aradığı “taze kan” oldu.

İkincisi AKP, neoliberalizmin laboratuvarı olarak öne çıkan RP’li yerel yönetimler etrafında kurulan ilişkiler zemininde geliştirildi. İstanbul ve Ankara gibi çok büyük yerel yönetimler, AKP iktidarı altında birer neoliberal koza haline getirildiler. AKP’nin, kamusal niteliği tartışma götürmeyen hizmetlerin metalaştırılmasında ve büyük kentlere yığılan yoksulların itaatkâr bir biçimde neoliberal kapitalizmin hizmetine sokulmasında gösterdiği başarı tartışma götürmezdi. AKP, yıllardır kamusal hizmet alanlarını kamusal niteliğinden soymak, metalaştırılmak ve piyasaya peşkeş çekmek için hazırlanan finansal temeli ve mevzuatı kullanma yeteneğindeki bir iktidar alternatifini temsil ediyordu.[4]

AKP kendisine yüklenen bu dönemsel-stratejik görevleri, kapasitesi ölçüsünde yerine getirdi. “Dönemsel görevler” şöyle ya da böyle “tamamlandı” ve kendi sonuçlarını üretti. Ama aynı anda değil.

Önce BOP Libya’da, Mısır’da ve Suriye’de duvara tosladı. ABD, BOP’ta ifadesini bulan emperyalist politikaları, eski “Uyumlu İslam”cı partnerlerle sürdüremeyecek bir noktaya geldi. 15 Temmuz bu noktada patlak verdi. Kontrgerilla parçalandı. Erdoğan kontrgerillanın kurucu öznesi olduğu devlet makinasının bekasını sağlama iddiasıyla şimdiki koalisyonunu kurdu ve bunun için kendi riyaseti altında bir açık faşizmi dayattı. Ama, soluğunu emperyalist merkezin üflemediği bu kontrgerillanın devletin kurucu merkezi rolünü üstlenmesi mümkün görünmüyor.[5] Bu tablo, yeni sömürge devletinin özünü oluşturan “gizli işgal mekanizması”nın yeniden düzenlenmesinin zorunlu hale geldiğini gösteriyor. Emperyalizm ve oligarşi için, düzen içi muhalefetin bu sorunu çözecek bir eksene kaydırılması gerekiyor.

Sonra, neoliberal yeni sömürgeciliğin Türkiye politikasının “yapısal reformlar” adı verilen “ekonomik altyapının bir bütün olarak sermayeleştirilmesi ve kamusal olan her şeyin piyasalaştırılması” devresi tamamlandı. Neoliberal yıkımın sınırlarına gelindi. Şu anda Türkiye, neoliberalizmin bu devresinin sonunu işaretleyen bir krizi yaşıyor. Benzer krizlerin tümünde olduğu gibi bu kriz sermayenin geniş çaplı bir el değiştirmesi yaşanmaksızın atlatılamayacak. Dolayısıyla “krizin yönetimi” sorunu, yani sermayenin el değiştirmesi sürecinin kimin tarafından yönetileceği sorunu emperyalizm ve oligarşi açısından günün en önemli ikinci sorunu haline geliyor.

GBP, işte bu ikili kriz anında, içine girdiği türbülansta 31 Temmuz-Eylül darbeleriyle şiddetli bir biçimde sarsılması ve giderek gözle görülür bir dağılma sürecine girmesini bekledikleri AKP’den çözülenlerle yeni-muhafazakâr bir sağ merkez meydana getirmek üzere yola çıkmış görünüyor. Uzun süredir planlanan, emperyalist merkezlerde ve büyük sermaye çevrelerinde görücüye çıktığı bilinen bu girişimin daha önce değil de şimdi başlatılması Erdoğan’ın 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde uğradığı yenilginin rüzgarını arkalarına almak, AKP’nin yönetici kadrolarına kadar uzandığı görünen hoşnutsuzların mecburiyetten başka muhalefet partilerine, çevrelerine kaymalarını önlemek, AKP’nin çözülen sağcı seçmen tabanı için yakınlık duyacağı bir adres oluşturmak gibi “iç koşullar” etkili olmuş görünüyor.

AKP tabanı ve muhayyel “merkez sağdaki boşluğu” doldurarak seçmen tabanı kazanmayı hedefleyen, devlet içerisinde, bürokrasinin kıyıya köşeye itilmiş bir miktar gediklisinden başka gücü, kontrgerilla sistemi içinde ciddiye alınabilir bir karşılığı olmayan GBP’nin bir siyaset mühendisliği partisi olarak “iktidar için hazırlandığını söylemek” oldukça güç. Ama bu partinin kısa vadede (CHP solunun ve HDP’nin anahtar konumu nedeniyle) “Haziran İsyanı”nın gölgesinden çıkamayan düzen içi muhalefet merkezini sağa odaklaması mümkün.

GBP’nin iktidar adayı olup olmayacağı, hatta iktidara aday bir koalisyonun etkili bir parçası olup olamayacağı henüz belli değil. Ama GBP’nin düzen içi muhalefetin merkezini ilerici halk muhalefetinin etki alanından uzaklaştırmakta, halkın AKP iktidarına karşı nefretini sağa odaklı bir iktidar alternatifine yönlendirmekte etkili olacağı kesin.

Dipnotlar:

[1] Gül’ün Babacan’ı Partisi’nin adına ilişkin çeşitli spekülasyonlar var. Netleşmesi biraz zaman alacakmış gibi göründüğünden kendi koyduğum ismi kullanayım dedim. Bu ismi kısaltması İngiliz Poundu’na anıştırsın diye koymamıştım ama, herhalde vardır bir hikmeti.

[2] Elvis Presley – It’s now or never

[3] Gözdeleri olarak iktidarlarının önünü açtıkları bu siyasi partilere ilişkin tahayyüllerinin gerçekle ne ölçüde uzlaştığı ise bambaşka bir konuydu.

[4] “Merkez Sağ” ve “Merkez Sol” partileri, yerleşik bürokrasisi ile geleneksel devlet iktidarı bu bakımdan oldukça hantal, başarısız ve “beceriksiz”di.

[5] Erdoğan’ın çok hızlı bir biçimde Mussolini’den daha beceriksiz bir Il Duçe’ye dönüştüğünü de not etmek gerekiyor.