Doğu Akdeniz krizi ve bölgesel stratejiler

Rusya S-400’leri Türkiye ile diğer NATO üyeleri arasında kriz yaratmak için kullanıyor. ABD yaptırım kararından geri adım atmış değil. Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminin tek dışlananı Türkiye. Yalnızlaşan Türkiye’nin bölgeye yönelik hamleleri askeri, politik ve ekonomik geleceğine dair ciddi sorunlar yaratacak gibi görünüyor

Doğu Akdeniz krizi ve bölgesel stratejiler

Küresel ve bölgesel güçler, Ege havzası dahil olmak üzere Doğu Akdeniz bölgesinde etki alanını sınırlayarak Türkiye’yi jeopolitik güç ilişkilerinin dışında tutmaya çalışıyor. Doğu Akdeniz’den başlayarak Ege havzasının belirli alanlarında oldukça geniş doğalgaz rezervlerinin tespit edilmesiyle bölgedeki ittifak ilişkileri değişmeye başladı. Doğu Akdeniz’den başlayarak Celebelitarık’a kadar bütün bölge enerji rekabetinin yeni alanı haline gelecek gibi görünüyor.

Somut gelişmeler ve ortaya çıkan veriler dikkate alındığında Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını kontrol etmede herhangi bir gücün tek başına hâkim olması pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle hem Akdeniz havzasında bulunan ülkeler arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazandı, hem küresel güçlerin bölgeye yönelik ilgilerinde önemli bir değişim oldu.

Kıbrıs, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Lübnan arasında oluşturulan “Akdeniz Stratejik İttifakı” ile bölgedeki doğalgazın işletilmesi, pazarlanması ve ülkelerin kıta sahanlıklarına paralel olarak dağılımın yapılması konusunda ortak bir irade birliği oluşturulmuş görünüyor. Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Suriye’nin de bu oluşuma dahil olacağı tahmin ediliyor. Ancak Türkiye bütünüyle bu sürecin dışında tutulmaya çalışılıyor.

Küresel güçlerin Doğu Akdeniz havzasına yönelik stratejileri de belirginleşiyor. Bölgedeki doğalgaz rezervlerin araştırılması için özellikle ABD kökenli şirketlerle Güney Kıbrıs arasında bir anlaşmanın yapılması esasen ABD’nin bölgedeki rolü bakımından bir fikir veriyor.

Almanya, Fransa, İngiltere

Almanya ve Fransa, Kıbrıs’ı tek parça bir AB ülkesi olarak görüyor. Bu nedenle AB, Almanya ve Fransa şahsında bölgede etkin ve kalıcı bir güç olmak için askeri seçenek dahil bütün politik ve diplomatik olanakları koşulsuz kullanacaklardır. Fransa, Güney Kıbrıs’ta askeri üs kurmak için Güney Kıbrıs yönetimiyle ile bir anlaşma imzaladı. 6 ay içerisinde Fransa’nın deniz ve hava üssü kurma çalışmaları başlayacak. Deniz üssü kuran Fransa, bölgedeki varlığını çok belirgin olarak hissettirecek. Fransız deniz kuvvetleri, Türkiye’nin sondaj çalışmalarını yapan Fransız şirketine olası bir müdahalesi olursa, deniz ve hava kuvvetlerinin aktif olarak devreye gireceğini açıkladı.

İngiltere de Kıbrıs’taki garantörlük rolü üzerinden Doğu Akdeniz’deki gelişmelere doğrudan müdahil oldu. İngiltere, Kıbrıs’taki politik pozisyonunu kullanarak ABD-AB ve İsrail ile birlikte Güney Kıbrıs yanında çok daha aktif yer alacaktır. Londra, Kıbrıs sorunu konusunda belki de ilk kez Türkiye’yi açık bir dille uyardı.

ABD ne yapmaya çalışıyor?

ABD Kongresi, Nisan 2019 tarihinde almış olduğu bir kararla Doğu Akdeniz’in güvenliğinin ABD ve Avrupa Birliği için son derece önemli olduğuna dikkat çekti. ABD ile İsrail arasındaki stratejik bağın Kıbrıs ile de kurulmuş olmasının arka planında ABD-İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs arasındaki ekonomik, askeri ve politik ilişkiler bulunuyor. ABD şirketlerinin sondaj çalışmalarına başlamasını ve Beyaz Saray’ın Ankara’nın bölgede uzak durması yönündeki uyarısını yeni dönem ilişkilerinin bir yansıması olarak değerlendirebiliriz. ABD’nin Rojava politikasındaki ısrarının ve Ankara’nın bütün uyarı ve itirazlarına rağmen PYD/YPG liderliğindeki Demokratik Suriye Güçleri’ni aktif olarak destekleyip fiili bir devlete dönüştürmesinin stratejik arka planının en önemli halkası Afrin, El Bab dahil olmak üzere Rojava üzerinden Akdeniz’e bağlanma planıdır. Hem bölgenin enerji kaynaklarının Akdeniz’e aktarılması ve bu bölgedeki doğalgaz yataklarının işletilmesi biçiminde birbirini tamamlayan stratejinin odak merkezi doğal olarak Doğu Akdeniz bölgesidir. ABD, bu sürecin önemli bir gücü olarak bölgedeki etkinliğini çok yönlü arttırmaya çalışacaktır. Bu ilişkinin merkezinde Doğu Akdeniz sahillerinde bulunan ülkelerin yaptığı ortak anlaşma bulunuyor. ABD, bu anlaşmanın başarıyla yerine getirilmesi için bölgedeki askeri gücünü çok daha aktif olarak kullanacaktır.

Doğu Akdeniz’de Rus etkisi

Rusya’nın Suriye stratejisinin temel halkası ise Akdeniz havzasında askeri bir güç olarak bulunmaktır. Bölgenin dizaynında aktif olarak yer almak için askeri güçlerinin kalıcılaştığı bir merkeze ihtiyaç duymaktaydı. Suriye’ye askeri müdahalede bulunarak Beşar Esad’a aktif destek vermesinin askeri/politik arka planı, Akdeniz’de güç olmak ve bölge dengelerinde aktif rol almaktı. Özellikle Akdeniz havzası için son derece önemli olan Lazkiye ve Tartus’ta bulunan deniz ve hava üslerinin Rusya için Karadeniz’deki Sivastopol donanma üssünden daha önemli olduğunu söylemek abartı olmaz. Rusya, Suriye’deki askeri üsleriyle Doğu Akdeniz’in enerji kaynaklarının kontrolünde de önemli bir avantaj sahibi olacağı gibi önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Şam yönetiminin de doğalgaz anlaşmasına doğrudan müdahil olması için askeri-politik ve diplomatik gücünü kullanacaktır.

Rusya’nın S-400’leri Türkiye’ye satması veya Türkiye’nin Afrin’e girmesine onay vermesinin görünürdeki nedeni, Ankara ile NATO/Brüksel arasında politik-diplomatik bir kriz çıkartmak. Ancak esas mesele ABD tarafından uygulanmak istenen, İran dahil olmak üzere Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Suriye’nin Deyrizor’daki enerji yataklarının Akdeniz’e akmasını engellemek için oluşturulan enerji taşıma koridorunu işlevsiz kılmaktır.

S-400’lerin Ankara’ya verilmesinin bir başka nedeni de ABD ve AB tarafından desteklenen Doğu Akdeniz devletleri arasındaki olası bir çatışmayı tetiklemektir. Örneğin NATO üyesi Yunanistan ile Güney Kıbrıs ve Türkiye arasında çok zayıf da olsa olası bir çatışmayı teşvik, ya da İsrail-Mısır-Lübnan’ın da dahil olduğu Doğu Akdeniz İttifak Güçleri ile Türkiye arasında olası bir çatışmayı yönlendirmek… Bunun için Ankara’ya S-400’leri satarak özellikle Ankara üzerinden çıkabilecek bir askeri-politik istikrarsızlığı kendi lehine değerlendirmek istiyor. Ankara da NATO askeri sistemi dışında olan S-400’leri satın alarak, NATO üyesi ülkelerden ya da ABD hava sistemini kullanan ülkelerden gelebilecek bir saldırıya karşı önlem almak istiyor.

Libya, İran…

Libya üzerindeki rekabet çatışmanın bir yönü de Doğu Akdeniz havzasındaki doğal gaz yataklarıdır. Zengin petrol yataklarının bulunduğu ve çokuluslu şirketler tarafından işletildiği Libya’da yakın gelecekte doğalgaz rekabeti de görülecektir. Fiilen ikiye bölünmüş Libya’da yakın bir gelecekte politik istikrarın sağlanması pek olası görünmüyor ama çokuluslu şirketlerin Libya’nın doğalgaz rekabetine dahil edilmesi için yeni planlar hazırladıkları biliniyor.

Burada gözden kaçan bir başka hamle de İran cephesindedir. İran’ın Suriye’de Esad’ı ayakta tutmak için bütün olanaklarını kullanmasının en önemli nedeni Doğu Akdeniz’de güç olmak ve buradaki enerji yataklarının paylaşımında Şam üzerinden etki gücü oluşturmaktır. Böylelikle sınırı olmamasına rağmen Doğu Akdeniz havzasının kontrolüne de dahil olarak Basra, Aden ve Akdeniz havzasında kuracağı etkinlik alanıyla Ortadoğu’nun lider bir jeopolitik gücü haline gelmeyi planlıyor. ABD’nin İran’a karşı uygulamaya koyduğu kapsamlı ambargonun hedefi de İran ile doğrudan bir savaş çıkarmak değil, Ortadoğu’da jeopolitik bir güç olmasını engellemektir.

ABD-Türkiye ilişkileri

Doğu Akdeniz’de yalnızlaşan Türkiye’nin bölgedeki hamleleri özellikle kendi askeri, politik ve ekonomik geleceği hakkında ciddi sorunlar yaratacak gibi görünüyor. Türkiye’nin Ortadoğu stratejisinin iki önemli halkası var: Suriye ve Akdeniz. Bu ikisi arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor. Örneğin Türkiye’nin El Bab, Afrin ve İdlip’in kendisine bağlı İslamcı güçler tarafından kontrol edilmesini sağlamadaki amaçlarından biri de Doğu Akdeniz’deki etkinliğini artırmak ve bununla birlikte Güney Kıbrıs’ı bir bakıma kuşatarak üzerindeki baskıyı attırmaktır. Aynı şekilde dikkat çekilmesi gereken önemli bir başka nokta da Ankara’nın S-400’leri satın almadaki ısrarının Doğu Akdeniz’deki gelişmelerle doğrudan ilişkili olmasıdır. Türkiye, bölgedeki etki alanını geliştirmek veya sürecin bir parçası olmak için bölgede oluşan ittifaka karşı askeri güvenliği sağlama almak istiyor. ABD ve AB, Türkiye’nin S-400’lerin satın almasının gerekçesini çok iyi bildiği için kesinlikle karşı çıkıyor. Bu nedenle ABD, Türkiye’nin S-400’leri mutlak bir şekilde engellemek için Ankara’daki iktidarı değiştirmek dahi bütün gücünü kullanacaktır.

Washington-Ankara hattı tahmin ettiğimizden çok daha fazla askeri, politik, ekonomik ve diplomatik gerilimlere ve beklenmeyen gelişmelere sahne olacaktır. Sorun Trump-Erdoğan arasındaki ilişkinin ötesinde doğrudan devletlerin bölgesel çıkarlarıyla ilişkili stratejilerin çatışmasıdır. Küresel ve bölgesel düzeyde rekabet ve çatışmada kişilerin ne dedikleri değil devletin stratejik kurumlarının ne söylediklerine ne tür kararlar aldıklarına bakmak gerek.

Geriye dönüş yok

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump ile ilişkisinin iyi olduğunu söyleyerek Doğu Akdeniz sorununu ve hatta Suriye meselesinin çözüleceğini söylemek, dış politika stratejilerinin nasıl uygulandığını anlamamaktır. Trump’ın Japonya’da Türk heyetine “güzel çocuklar” muamelesini yapmasının hiçbir politik karşılığı ve anlamı yoktur. ABD’nin Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarının yapacağı açıklamalara ve Kongre’nin alacağı kararları bakmak gerek. Trump’ın atacağı küçük bir tweet, “güzel çocuklar”ın moralini sıfırlamasının ötesinde Ankara’daki politik dengelerin değişmesini tetikler.

Kısacası, Doğu Akdeniz’de derinleşecek gerilim, iç politikada, kısa bir süreliğine AKP iktidarı için bir manevra alanı sağlasa da orta ve uzun vadede Türkiye bölgesel stratejisinin bütünüyle çöküşüne yol açar. Hiçbir manevra alanı kalmaz. Bu nedenle hem iç politika da hem de bölgesel ilişkilerde gerilim strateji üzerinde iktidarı sürdürmenin olanakları artık mümkün görünmüyor.  Çok ciddi stratejik değişimler olmadığı takdirde izlenen bu politikalarla çözülme mutlaktır ve geriye dönüşü yoktur.

AKP’nin önünde tek bir yol duruyor: Sistemi demokratikleştirmek. Başka bir yolun olmadığı 23 Haziran 2019’da İstanbul’da yenilenen seçimlerde görüldü.