Cemaz-ül evvelini iyi bildiğimiz bir teori (VIII) – Adaletli ve etkin bir uluslararası ticaret için üçüncü yol

Ülke ekonomisini demokratikleştirip, katılımcı bir hale getirdiğimizde, “neyin”, “nasıl” ve “niçin üretileceğine” bir avuç büyük sermayedarın ve onun siyasetteki temsilcilerinin karar vermeleri yerine, yerelden olmak üzere halkın ihtiyaçlarını önceleyerek, halkın karar vermesini sağlayabilecek bir üretim tarzını ve buna uygun bir demokratikleşmeyi gerçekleştirdiğimizde, diğer ülkelerle adaletli ve etkin bir uluslararası ticaret düzeninin kurulmasının da yolunu açmış olacağız

Cemaz-ül evvelini iyi bildiğimiz bir teori (VIII) – Adaletli ve etkin bir uluslararası ticaret için üçüncü yol

Üretim ve finans kadar, dağıtım ve tüketimin de dev sermaye şirketlerince kontrol edildiği ve bu çok uluslu şirketlerin yıllık gelirlerinin birçok küçük devletin gelirlerinden çok daha fazla, bu tekellerin uluslararası ticaretin kurallarını belirleyebilecek ölçüde güçlü olduğu tekelci finans kapital çağında, kooperatifler gibi alternatif örgütlenmelerle ve bunlar aracılığıyla yürütülecek bir uluslararası ticaret ile ne bu şirketlerle, ne de koruyucusu konumundaki kapitalist devletlerle baş edilebilmesinin imkânsız olmasa da, çok zor olduğu bir gerçek.

Yani sistemin egemenleriyle tam olarak nasıl mücadele edilebileceğinin ya da bu yapıların nasıl kuşatılarak etkisiz hale getirilebileceğinin net bir yanıtı henüz verilebilmiş değil.

Diğer yandan “bir gün sosyalizm kurulduğunda, bu sorunların kendiliğinden halledileceği” gibi bir beklenti içinde olmanın da kabul edilebilir bir yanı yok. Sosyalizmin bir sonuçtan ziyade süreç olduğu ve geleceğin toplumunun bugünden inşa edilmesi gerektiği gerçeğini 20. yüzyılın reel sosyalizm deneyiminden öğrenmiş bulunuyoruz.

Kuşkusuz Seneca’nın deyimiyle[1] “Gideceği limanı bilmeyen bir geminin rüzgârı arkasına almasının” da bir anlamı yok. Bu nedenle de son limanın neresi olduğu az çok bilinerek bu yolda atılmış her adım çok değerlidir. Bu uzun yolda arkamıza alacağımız her rüzgâr bizi varmak istediğimiz limana bir adım daha yaklaştırır.

Alternatif maliyet ve kullanım değeri üzerinden adaletli değişim

Uluslararası düzeyde adaletli ve etkin bir ticaretten söz edebilmek için değişim (mübadele) koşulları taraflar için eşit olmalı, tekeller olmamalı (küçük üreticiler ile dev tekeller karşı karşıya gelmemeli) ve bu koşullar tüm taraflar için geçerli olmalı, yani ayrımcılık yapılmamalı[2].

Bu noktada Alternatif (Fırsat) Maliyet kavramı (bir malı üretmek için bir başka malı üretmekten vazgeçmenin-onun sağladığı faydadan vazgeçmek anlamında ortaya çıkan maliyet) uluslararası ticaretin mantığını anlayabilmek için kullanılabilecek anahtar kavramlardan biri olabilir. Çünkü meta üretiminde alternatif maliyetlerin birbirinden farklı olduğu ülkeler arasında yapılacak ticaretin taraflara sağlayacağı önemli etkinlik kazanımı söz konusudur[3].

Böylece, ülkeler ellerindeki alternatifleri ya da fırsatları, bunun karşısında ihtiyaç duyup da sahip olmadıkları diğerleriyle kullanım değerleri üzerinden değiştirebilirler.

Bu konudaki en somut örnek, Küba’nın 17 bin doktor ve sağlık personelini, binlerce öğretmeni,  spor eğitmenini Venezuela’ya her hangi bir ücret talep etmeksizin halka hizmet amacıyla göndermesidir. Venezuela ise böyle bir dayanışmayı Küba’ya ücretsiz petrol vererek sürdürmüştür[4].

Böylece iki ülke alternatif maliyetlerini (ya da bir tür karşılaştırmalı avantajlarını) ticari bir işleme dönüştürmeden, dayanışmacı bir takas yoluyla sağlayabildiler. Değişim özünde ihtiyaçların karşılanması için yapılacağından, burada değişimin nasıl olacağı (kaç doktor kaç varil petrol ile değiştirilecek gibi) emek-saat ölçütünün ya da elde edilen faydaların kıyaslanmasının dikkate alınıp alınmayacağı gibi konular önemini yitirecektir.

Sosyalizme uygun adaletli değişimin ölçütü?

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin (SSCB) ünlü ekonomistlerinden Yevgeny Preobrazhensky sosyalist topluma geçişi “ekonominin nesnel yasaları ile ekonominin planlanması arasındaki etkileşim olarak” ele almıştı[5].

Yani kapitalizm ötesi sosyalist topluma geçişte ekonominin yukarıdaki nesnel yasalarının belirleyiciliği kadar, işçi sınıfı iktidarının tüm toplum lehine yapacağı iradi müdahaleler de son derece önemli.

Çünkü sosyalizme geçiş sürecinde üretenlerin yarattıkları değerle orantılı olmayan fiyatlarla karşılaşmaları yaygın bir durum olarak kalmaya devam edecektir.

Bu durumda adaletli bir değişim nasıl ve hangi ölçütlere göre yapılacaktır?

Emek-saat ölçütü

Bir çözüm, ticaret yapan tarafların yaptıkları katkılarıyla (değer) orantılı bir değişim yapmak olabilir. Bu katkıyı belirlemek için başvurulacak yasa kapitalizm sonrası toplumlar için de geçerli olan Değer Yasası’dır.

Yani değişim değeri (fiyat) her ülkede söz konusu malların üretimi için harcanan emek-saate göre belirlenebilir.  Bu nedenle de adaletli ve etkin ticarette üretimde harcanan emek-saate göre değişim yapılması esas olabilir. Emmanuel bunu eşitsiz değişim üzerine yaptığı ünlü çalışmasında çok kapsamlı bir biçimde ele alır[6].

Ancak (işin başında) göreli olarak azgelişmiş bir ülkedeki bir çiftçinin daha gelişkin ekonomilerde sadece birkaç saatte üretilen bir malı alabilmesi ya da onunla değiştirebilmesi için onun mislince çalışması gerekebilir. Bu durumda emek-saat üzerinden bir değişim ne kadar adaletli olacaktır?

Ayrıca işçilerin farklı becerilere ve yoğunluğa sahip olması durumu (en azından geçiş sürecinde) devam edecektir. Bu nedenle de metanın değişim değeri belirlenirken bu farklılıklar dikkate alınmak durumundadır.

Fayda ölçütü

Bir diğer yol her ülkenin katkısına değil, ticaretten sağladığı faydaya bakılması olabilir. Fiyatın faydayı yansıttığı varsayımı altında, ticaret yapan iki ülke de asgari düzeyde kabul edebileceği bir değerin (fiyat) üzerinde bir değer elde ediyorsa (teorik olarak) adaletli ve etkin bir ticaretten söz edilebilir.

Sınır ötesi sermaye ve emek akışı olur mu?

Böyle bir model altında (göçler dışında) asgari düzeyde bir sınır ötesi sermaye ya da emek akışının ortaya çıkması beklenir. Çünkü her bir ülkede işletmeler asıl olarak demokratik bir biçimde örgütlenmiş kooperatif işletmeler olmak durumundadır.

Bu işletmelerin sahibi konumundaki işçilerin işyerlerini yurt dışına taşıması söz konusu olmayacağı gibi, genel olarak sermayenin de dışarı gitmesi beklenmez. Çünkü bu modelde sermayenin kaynağı vergilemedir ve bu sermaye bölgelere ya da topluluklara, ihtiyaçlarına göre tahsis edilir.  Ülkeye olan yabancı sermaye girişlerinde sadece küçük çaplı yatırımlara izin verileceğinden, yabancı sermaye de çok düşük çapta kalır.

Sosyal korumacılık

Adaletli ve etkin bir uluslararası ticarette ülkelerin uygulayacağı tek korumacılık biçimi sosyal korumacılıktır[7].

Sosyal korumacılık şöyle açıklanabilir: İşçilerin ücretleri, çalışma koşulları, sosyal haklar ve doğanın korunması konusunda ülkeler arasında büyük farklılıklar olmadığı sürece uluslararası ticarette ciddi sorunlar doğmaz. Adaletli ve etkin ticaret modelinde üreticilere sadece üretim maliyetlerini karşılayan değil, yaşanabilir bir gelir de sunan adil bir fiyat ödenir. Bu asgari geçimlik ücretin üzerinde bir gelirdir. Sağlıklı çalışma koşulları şart koşulur ve çocuk emeği yasaklanır. İnsan hakları ihlallerine izin verilmez[8].

Ancak ülkeler arasında çalışma koşulları konusunda eşitsizlikler varsa, bu ithalat üzerine konulacak sosyal tarifelerle ortadan kaldırılabilir ya da en aza indirgenebilir. Bu tarifelerin konulmasının amacı düşük ücretli, kötü çalışma koşullu ya da doğanın yeterince korunmadığı ülkelerde bu eksiklikleri gidermeye dönük finansman kaynağı yaratmaktır. Bu tarifelerin sağladığı ek kaynak düşük konumlu ülkelere transfer edilerek, bu amaçla kullanılır.

Uluslararası işçi sınıfı dayanışması

Böyle bir sosyal korumacılıktan beklenen (başka ülkelerin işçilerinin zararına olmak üzere) kendi işçilerini korumak değildir. Tam tersine dünyadaki tüm insanların refahını artırmayı hedefleyen bir perspektiften uluslararası işçi sınıfını korurken kendi işçilerini de korumaktır.

Adaletli ve etkin uluslararası ticaret yeni ürün ve yeni teknolojiler anlamında sağlıklı bir rekabeti de özendirir. Bu nedenle de ticaret yapan ülkeler arasındaki rekabet,  ülkelerin dibe doğru,  en düşük ücret ya da en kötü çevre düzenlemeleri sunmasıyla sonuçlanan mevcut tahrip edici kapitalist rekabetten farklıdır ve daha çok kendini dayanışma biçiminde gösterir. Böyle bir geliştirici rekabetin amacı daha zayıf konumdaki ülkeleri yoksullaştırmak değil, tersine güçlendirmektir.

Ayrıca göreli olarak daha iyi durumdaki ülkeler (mevcut TRIPS uygulamalarının tersine), sahip oldukları inovasyon, yenilikler gibi imkânlarını diğer ülkelere satarak onları sömürmek için değil, bu ülkelerdeki yoksulluğun ve hastalıkların azaltılması, ekonomik ve sosyal gelişimin hızlandırılması için kullanmalarına yönelik olarak bu ülkelere ücretsiz sunarlar, yani gönüllü olarak paylaşırlar.

Adaletli ve etkin ticaret modeli kusursuz mu?

Diğer taraftan adaletli ve etkin ticaret kavramının üzerinde büyük çapta uzlaşılan bir kavram olmadığının altını çizmek gerekir.

Öncelikle adaletli bir uluslararası ticaretten söz edebilmek için teorik olarak adaletli ve etkin bir dünyanın mevcut olması gerekir. Eşit koşullara sahip olmayan, hem gelişmişlik-kalkınmışlık düzeyleri, hem de verimlilik farklılıkları çok fazla ve “neyin, nasıl, nerede, hangi fiyata” üretileceğine büyük kapitalist işletmelerin karar verdiği bir dünyada ülkeler arasında adaletli ve etkin bir ticaretin yapılabilmesi mümkün olmaz.

Bu bağlamda kapitalizm ortadan kaldırılmadığı sürece adil ticaretin “kapitalizmi olmayacak bir şeye dönüştürmeye çalışmaktan öteye gidemeyeceği” ileri sürülebilir.  Adil ticaret kapitalizmi ıslah etme fikrine dayanır ama kapitalizmin ıslah edilebilmesi mümkün değildir. Çünkü rekabete dayalı ve kâr amaçlı bir sistemde adil olmak olanaksızdır. Sermaye sınıfı (kârları azalttığı sürece) adil ticaretin öngördüğü iyileştirmelere direnir ve sistemin ıslahına yanaşmaz[9].

Kapitalizmin temel özelliği olan üretimin sosyal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri arasındaki uzlaşmaz çelişki ortadan kaldırılmadığı ve “neyin, nasıl ve neden üretilip”, “nasıl tüketileceğine” aşağıdan yukarıya olmak üzere örgütlenmiş toplum karar vermediği sürece, yani bu konularda insanların ayırım gözetilmeksizin söz ve karar hakkı olmadığı bir dünyada, uluslararası ticarette de adalet sağlanamaz. Adaletli bir ticaret için adaletli toplumlar olmalı ki bunun adı enternasyonalist dayanışmacı sosyalizmdir.

Sadece sosyalist bir üretim tarzı altında, dış ticaretin işçilerin ve diğer emekçilerin demokratik kontrolü altındaki bir iktidarın kontrolüne alınması toplumun bütünü açısından anlamlı olabilir.

Böylece piyasalar değil, demokratik bir biçimde seçilmiş olan ve emekçilerin kontrolü altındaki tabana yayılı, katılımcı-çoğulcu demokratik bir iktidar mal ihracatını ve ithalatını ve sermaye hareketlerini denetleyebilir, uluslararası adaletli ve etkin bir ticaret modelini enternasyonalist bir dayanışma altında hayata geçirebilir.

Sonuç yerine

Türkiye ekonomisi, özellikle de emperyalist-kapitalist sistemle tam eklemlenme yaşamaya başladığı son birkaç on yıldan bu yana, sadece bu sistemin ana sürücülerinden olan uluslararası sermaye hareketleri ve dış krediler (borçlar) yoluyla değil, aynı zamanda dış ticaret yoluyla da bu sistemin boyunduruğu altında varlığını sürdürmeye çalışıyor.

Bu durum (karşılaşılan finansal krizler yüzünden) hem ekonomik büyümesinin sıklıkla kesintiye uğramasına ve yüksek faiz ödemeleri yoluyla genel olarak insanımızın yoksullaşmasına, hem de emekçi sınıfların dış ticaret yoluyla ağır bir sömürüye tabi tutulmasına neden oluyor.

Her yıl artan ihracat gelirlerine rağmen (uluslararası kuruluşların yerli ortağı konumundaki büyük dış ticaret şirketleri ve süper zenginler dışında) toplumun büyük bir kısmı ne artan ihracattan, ne de ithalattan fayda sağlayabiliyor. Tam tersine dış ticaret hadlerinin aleyhte seyretmesi ve liranın hızlı değer kaybı ülke ekonomisi büyürken dahi ülkeyi fakirleştiriyor.

Dış ticaret ise ağırlıklı olarak büyük ölçüde dışa bağımlı,  işbirlikçi büyük sermaye tarafından gerçekleştiriliyor ve devlet mevcut işleyişiyle hem ihracat,  hem de ithalat boyutuyla bu işleyişin kolaylaştırıcısı olarak işlev görüyor. Ayrıca ithalde aldığı KDV ve diğer ithalat vergileriyle devlet bu konuda ithalatçı sermayenin ortağı konumunu sürdürüyor.

Oysa bu böyle olmak zorunda değil.

Ülke ekonomisini demokratikleştirip, katılımcı bir hale getirdiğimizde, “neyin”, “nasıl” ve “niçin üretileceğine” bir avuç büyük sermayedarın ve onun siyasetteki temsilcilerinin karar vermeleri yerine, yerelden olmak üzere halkın ihtiyaçlarını önceleyerek, halkın karar vermesini sağlayabilecek bir üretim tarzını ve buna uygun bir demokratikleşmeyi gerçekleştirdiğimizde, diğer ülkelerle adaletli ve etkin bir uluslararası ticaret düzeninin kurulmasının da yolunu açmış olacağız.

Dipnotlar:

[1] https://www.neguzelsozler.com/ozlu-sozler/lucius-annaeus-seneca-sozleri (1 Temmuz 2019).

[2] David Miller, “Fair Trade: What Does It Mean and Why Does It Matter?, Fourth Draft, CSSJ Working Papers Series, SJ013 (November 2010).

[3] Robin Hahnel, The ABC s of political economy, Pluto Press, 2002, s. 126-127.

[4] Andy Webb-Vidal and Marc Frank, “Venezuela and Cuba trade oil for doctors”, https://www.ft.com (11 October 2004). Uluslararası ticaret sadece dayanışmanın değil, cezalandırma gibi tutumların da bol bol yer aldığı bir politik ilişkidir. Bunun en yeni örnekleri Trump’ın İran ve Türkiye’ye koyduğu ekonomik yasaklar ve Brezilya’nın ırkçı- faşist Devlet Başkanı Bolsonaro’nun yıllardır ülkede satılan ünlü Küba purolarının satışını yasaklamasıdır. Bkz: https://www.telesurenglish.net/news/Brazil-Ban-Cuba-Cohiba-Cigars (30 June 2019).

[5] Paul Mason, “Time for postcapitalism”, https://www.socialeurope.eu (1 July 2019).

[6] A. Emmanuel, Unequal Exchange: A Study of the Imperialism of Trade (London: New Left Books, 1972, s. 18.

[7] David Schweickart, Economic Democracy An Ethically Desirable Socialism That Is Economically Viable, March 2016.

[8] Carmen Russell, “What Is the Purpose of Fair Trade?”, https://bizfluent.com ( 26 September 2017).

[9] Shamus Cooke, “ Alternatives to Free Trade: Fair Trade and Beyond”, https://www.globalresearch.ca (22 June 2008).