Yeterince çürüdünüz, artık çözüleceksiniz!

Yenilgi tespiti yap, “Ben demiştim” de, hesap gereğinden dem vur, kelle iste ama tüm bunlar “Reis”ten azade olsun. Oh, ne âlâ! İşte tam da bu nedenle iktidar için bundan sonrası tufan. Ne siyasal İslam’ın çürümesine ne de Erdoğan’ın kriz yönetme kapasitesinin daralmasına üretebilecekleri bir çözüm var!

Yeterince çürüdünüz, artık çözüleceksiniz!

  • “Bu sonuç kabul edelim ki AK Parti için hezimettir.”
  • “Seçim aslında 6 Mayıs’ta kaybedilmişti. Milletle inatlaşılmaması gerçeğini, 17 yıl sonra biz de öğrendik. Cumhurbaşkanımıza yanlış bilgi verenler için şimdi hesap zamanı.”
  • “Milyonları üzenler için de muhasebe ve muhakeme dönemi! #ToparlanınGitmiyoruz!”
  • “Yalakalığı altın bilezik olarak gören, zihinleri bulanık, kafaları dağınık, para, şan, şöhret peşinde koşuşturan, ezik, ezik olduğu kadar da kibirli yavşak ve gevşek tipler gitsin! #ToparlanınGitmiyoruz diyerek hamaset yapıp durmasın.”
  • “Boğaza nazır yalılarında Pelikan baronları ‘Nasıl da kemirdik’ diye kadeh tokuşturuyor olmalı şu an! Koca çınarı içerden kemirenlere önlem alınsın.”
  • “Kişisel küçük çıkarları için her şeyi mubah görüp, öylesine haysiyetsiz şeyler yaptılar ki, koskoca bir camianın dinine, davasına, inancına, ilkelerine leke sürdüler, zarar verdiler. Asıl öfke duymamız gereken şey budur. İstanbul’u kaybetmek bunun yanında küçük kalır.”
  • “Bir belediye başkanlığı seçimi için dinin bütün değerlerini ortaya sürenler, halkın yarısını neredeyse tekfir edenler, seçim için fıkıhtan fetva uyduranlar, işin ucunu ‘bunlara oy vermek haramdır’a getirenler de kesin kaybetti.”
  •  “Sorumlular, en samimi eleştirileri bile topa tutan Erdoğan’ın ve AK Parti’nin altını oyan AKP medyası ve yalaka tayfasıdır. AK Parti’nin en büyük rakibi: AKP’dir. Kibir, şımarma, rantçılık ve duyarsızlaşmadır.”

İstanbul hezimetinin netleşmesinin üzerinden 24 saat geçmeden iktidar cephesinden ortalığa saçılıveren bu sözlerin kimi grup başkanvekiline, kimi milletvekiline, kimi eski danışmana, kimi tetikçi köşe yazarına ait. Hangisinin kime ait olduğunun ise hiçbir önemi yok!

Zira son yıllarda adım adım büyüyen ancak her yeni sandık zaferi ile üzeri örtülen ve çözümü ötelenen çürümenin ayan beyan ayyuka çıktığı anın gerektirdiği belliydi: Aleni olan yenilginin tespitini yap, “Ben demiştim” ahkamı kes, hesaplaşma gerekliliğinden dem vur, kelle iste ve toparlanma gazı ver! Tabii bir de “Reis”i hiç payı yokmuşçasına kesilecek faturadan azade kıl!

Her biri çıkarı için söylemesi gerekeni söyledi, söylememesi gerekeni söylemedi. Bugün sarf ettikleri sözleri yarın yutmayacaklarının, bugün tuttukları safları yarın değiştirmeyeceklerinin, bugün kazdıkları mezarlara yarın düşmeyeceklerinin garantisi yok.

Çünkü bu daha başlangıç; çürümenin çözülmeye dönüşmesinin başlangıcı!

Saray koridorlarında el pençe divan duranlardan el pençe divan Saray’ın yolunu yapmaya çalışanlara… Birbirlerine attıkları omuzlar alıp yürüyen Soyluculardan Beratçılara… Adı bir süre “revizyon” ile anılacağı anlaşılan kabineden o kabinedekilerin kirli bürokratik ağlarına… “Metal yorgunluk” naifliği ile açıklanamayacak kadar pas tutmuş partinin merkez kurullarından il-ilçe teşkilatlarına… Çıkarları uğruna çiğnemeyecekleri ilke, atmayacakları iftira, yapmayacakları satış kalmamış Pelikancı, siyasal İslamcı, merkez sağcı ve nice kliklere… Geminin battığını fark edip fareliğe soyunanlardan “batan geminin malları”na çöreklenmeye çalışacaklara…

Hepsi için bundan sonrası tufan!

Erdoğan’ın daralan kapasitesi

Tayyip Erdoğan’ın, iktidarının son yıllarında gerek iç politikada gerekse de dış politikada krizi yönetme konusunda elde ettiği deneyim temkinliliğe yol açıyor olabilir. Oysa kırılma tam da bu noktada yaşanıyor.

Erdoğan’ın krizi yönetebilme kapasitesi, sandıktan son yetkisini aldığı 24 Haziran 2018’den itibaren, özellikle de derinleşen ekonomik krizin, çelişkileri ve tahribatı artırmasıyla birlikte hızla daraldı.

Bu zaman zarfında ne talepler manzumesi giderek kabaran yoksul-proleter tabanının rızasını yeniden üretebildi ne sermayenin “reform” basıncına yanıt verecek yollar açabildi ne de ideolojik hegemonya kurabildi. Her iki sınıfın sandık darbesi karşısında memnuniyetsizliğini açık etmesi ise tuz biber oldu.

Veriler ortada: AKP, İstanbul’da 31 Mart’ta kazandığı 25 ilçenin 14’ünü üç aydan az bir sürede kaybedecek noktaya geldi. %70’in üzerinde oy alma dengesi tersine döndü; CHP beş ilçede bu oranı geçerken, AKP en yüksek oy oranına %65 ile Sultanbeyli’de ulaşabildi. İslamcı hareketin Fatih, Eyüpsultan, Üsküdar gibi kalelerinde yenilgi yaşandı. Geleneksel işçi sınıfı kesimlerinin yoğun, İslamcı hareketin de çeyrek asırdır hakim olduğu Bahçelievler, Bayrampaşa, Sancaktepe, Tuzla ve Zeytinburnu’nda denge tersine döndü. Yine ucuz emek gücünün yoğun olduğu Gaziosmanpaşa, Güngören, Kağıthane, Pendik ve Ümraniye’de oy oranları başa baş hale geldi.

Siyasal İslam’ın krizi

Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarının temsil ettiği siyasal İslamcı hareket; proleterleşen kitlelerin rızalarını sadaka siyasetiyle üretme mekanizmasının artık fayda etmemesine çözüm üretemedi.

“Mümin”lerin dindar-itaatkâr-kanaatkâr-vefakâr olmasını, hakların ve güvencelerin “dünyanın faniliği” ile gaspedilmesini, yani maddi güvencesizliğin manevi dünyayla örtülmesini salık veren bu çarpık ideoloji sınırlarına dayandı.

İşçi sınıfının yıkıcı potansiyelini dinci gericilikle soğuran büyük bir hareket, işçi sınıfının en temel haklarına göz diken küçük bir azınlığın çıkar örgütüne dönüştü.

Dip mahallelerin ücra sokaklarına kadar örgütlenmiş dinamik kadrolar, devlet-belediye kadroları olup yozlaştı.

Cemaatleri şirketleşti, oruçları ziyafetleşti, hacları turizmleşti. “Bir lokma, bir hırka” diyerek çıktıkları yolda “Bol ihale, bol iaşe” der hale geldiler.

Tam da bu yüzden birbirlerini yemeyi sürdürecekler.

Ve tam da bu yüzden yineleyelim: Bu daha başlangıç; çürümenin çözülmeye dönüşmesinin başlangıcı!