Sermaye ve AKP emekçiyi savunmasız bırakmak istiyor: İşçi sınıfı seçeneksiz değil!

İstanbul, seçimle sınırlı olmayan bu mücadeleyi kazanacaksa, AKP’ye karşı mücadele edenlerin sadece İmamoğlu’na oy vermesi ile değil, bu mücadelede aktif birer özne olarak sahaya çıkmasıyla kazanacak

Sermaye ve AKP emekçiyi savunmasız bırakmak istiyor: İşçi sınıfı seçeneksiz değil!

Hemen her kriz durumunda IMF ve Dünya Bankası gibi küresel sermaye kuruluşlarının standart reçetesi “yapısal reform”ların hayata geçirilmesidir. Daha açık ifadesi ile sermayenin işçileri yönetmede ve emek gücünü ucuzlatmada karşılarına çıkan yasal engellerin azaltılması, işçilerin güvencesiz bırakılmasıdır.

Türkiye’de krizin artık inkar edilemeyecek duruma gelmesinden bu yana iktidarın açıkladığı her önlem paketinin içinde buna yönelik işaretleri görmek mümkündür. Yakın zamanda hızla artan şekilde;

  • İŞKUR üzerinden stajyer ve bursiyer uygulaması, geçici işsizlik ödeneği gibi yöntemlerle ucuz veya bedelsiz işgücü sağlanması,
  • Vergi ve SGK muafiyetleri, indirimleri vb. şeklinde sağlanan destek, teşvik ve olanaklar anlaşılan sermaye için yeterli olmamıştır.

Bu nedenle ekonominin son 6 aylık dönemde küçülmeye başlamasıyla sermayenin taleplerinin gerçekleştirilmesine yönelik girişimler de hız kazanmıştır.

Bunun açık örneklerinden birisi BirGün yazarı Aziz Çelik tarafından 16 Mayıs 2019 tarihinde yapıldığı belirtilen “Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu Yönlendirme Komitesi”nin toplantısı ve görev tanımına uymasa da alındığı söylenen kararlardır.

Komite, 818 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı’nda belirtildiğine göre hemen hemen bütün bakanların yardımcıları, Cumhurbaşkanlığı ofis başkan yardımcıları, TOBB, TİM, TÜSİAD, MÜSİAD, YASED ve DEİK genel sekterlerinden oluşmaktadır. Her ne kadar kararnamedeki görevleri arasında olmasa da alındığı belirtilen kararlar işçi sınıfı için gelmekte olan tehlikenin başlıklarını vermektedir. Buna göre iktidar ve sermayenin yapılmasını istedikleri değişiklikler şunlardır;

  • En fazla bir kez yapılabilen belirli süreli (geçici) iş sözleşmesindeki üst sınır dört kez olarak değiştirilmelidir.
  • İki ay ile sınırlı olan deneme süresi, altı aya çıkarılmalıdır.
  • Yine iki ay ile sınırlı olan telafi çalışmasında süre altı aya uzatılmalıdır. Ayrıca daha önce çalışmayan cumartesi günleri de telafi çalışmasına eklenmelidir.
  • Denkleştirme çalışmasındaki iki aylık süre dört aya çıkarılmalıdır.
  • Engelli, terör mağdurları ve eski mahkumlar için çalışan sayısına göre belirli oranlarla uygulanan zorunlu çalıştırma kısıtlanmalıdır.
  • İşçi alacak davalarındaki zaman aşımı süresi beş yıldan bir yıla indirilmelidir.
  • İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nda “gereksiz yükler” kaldırılmalıdır.

Bütün bunlara bakıldığında belirli süreli iş sözleşmesi ve deneme süresindeki değişiklikler en başta işçilerin kıdem tazminatı hakkının kaybı anlamına gelecektir.

Telafi çalışması ve denkleştirme çalışmalarındaki sürelerin artırılması ise işçilerin fazla çalışma ücreti almasının önünü kapatacaktır.

İşçi alacaklarındaki dava açmasındaki zaman aşımı önce on yıldan beş yıla indirilmişti. Şimdi bu süre bir yıla indirilerek ücret, fazla çalışma, yıllık ücretli izin, kıdem tazminatı gibi işçi alacaklarında dava açmayı neredeyse fiilen olanaksız hale getirilecektir.

İşverenlerin en fazla şikayet ettikleri ve maliyet artışına neden olduğunu düşündükleri işçi sağlığı ve iş güvenliğine yönelik düzenlemelerdeki değişiklik önerileri, her şeyden önce işçilerin yaşama hakkının yok edilmesidir.

Mevcut yönetim sistemi düşünüldüğünde, YOİKK Yönlendirme Komitesi’nin yetkisinde olmamasına rağmen aldığı kararlar bir görev bildirimi niteliği taşımaktadır. Çelik, yazısında Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın güya sosyal tarafları (işçi ve işveren sendikaları) toplantıya çağırdığını, DİSK’in katılmadığı bir toplantıda tam katılımla toplantı yapıldığının açıklandığını belirtiyor. Bütün bunlar mevcut yönetim modelinin vazgeçilmez unsurlarını da ortaya seriyor; yetki aşımı, kamuoyunu yanıltıcı açıklamalar (ki buna yalan da denilebilir).

Bütün bu telaşın tek hedefi işverenlerin işgücü maliyetlerinin (işçilerin yaşamları pahasına) düşürülmesi, işçilerin engelsiz yönetilebilmesidir. Böyle olunca yabancı ve yerli sermaye için “yatırım ortamı” iyileştirilmiş olacaktır. Bunu tersten okuduğumuzda işçi sınıfı için çalışma ortamının cehenneme dönüştürülmesi, köleliğin yeniden diriltilmesine kapı açılmasıdır.

İşsizlik, açlık ile işçiler her ne koşulda olursa olsun bulabildikleri işe razı edilmeye çalışılmaktadır. Sessiz kalmak bugünü olduğu kadar dünü ve yarını da tehlikeye atacaktır.

İşçi sınıfı, haklarını korumak için sesini yükseltmelidir. Etrafına baktığında yalnız olmadığı, yalnız kalmayacağını görecektir. 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi’nin yıldönümü yaklaşırken, işçi sınıfı geçmişi bir kez daha gözden geçirmeli, neleri yapabildiğini, neleri aşabildiğini hatırlamalı ve bu bilinçle hakkını korumalıdır.

23 Haziran 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde kullanılacak her oy, aynı zamanda sermaye ile işçi sınıfı arasındaki bir seçimi gösterecektir.

İşçi sınıfı seçeneksiz değildir; baskıya, zulme, sömürüye karşı her zaman bir çıkış yolu bulmuştur, yine bulacaktır.