Sansüre karşı yollara düşen sinemacılar

Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar gibi gişe filmleri yapımcıları sansür gündeme gelince hiç seslerini çıkarmadılar. Çünkü pastadan paylarını almışlardı. Oysa 1977 yılının sinemacıları sansür karşısında onlardan çok daha onurlu davranmışlardı

Sansüre karşı yollara düşen sinemacılar

1970’li yılların sinemacılarının en büyük sorunlarından olan sansür, 2012 yılında yeniden konuşulmaya başladı.

Bir süredir gündemde olmayan sansür, 2015 yılında “Bakur” filminin İstanbul Film Festivali’nde, festival yönetimi eliyle sansüre uğratılmasıyla yeniden başlamış oldu. Aslında sinema eserinin telif haklarını düzenleyen, sinemacıların yararına gibi görünen “Eser İşletme Belgesi” bir sansür aracı olarak kullanılmaya başladı. Bu belge olmadan festivallerin birçoğu film göstermedi. Kültür Bakanlığı bu belgeyi uygun buldukları filmlere vermeye başladı. Bazı filmlere de bu belge verilmeyerek sansür uygulanmış oldu.

Güney Kore sermayeli Mars Cinemaximum sinemaları, Türkiye’deki birçok AVM’yi işgal etmiş ve adeta tekel durumunda.[1] Çok seyirci toplayan gişe filmlerinin yapımcıları ile Mars arasında 2018 yılı sonunda bir kriz ortaya çıktı. Bilindiği üzere yapımcılar sinemada her satılan biletten yüzde olarak pay alıyorlar. Mars, “Mısır alana bedava bilet” gibi özel kampanyalar yaparak yapımcının kazanç yüzdesini düşürdü. Bu arada o güne kadar çok seyircisi olan ve komedi vb. gişe filmleri yapanlarla sinema salonları sahipleri mutlu mesut yaşıyorlardı. Diğer taraftan bağımsız sinemacılar salonlarda zaten yer bulamıyordu.

Gelirleri düşünce bu gişe filmcileri yaygarayı bastılar. Filmlerini sinemalardan çektiler. Tayyip Erdoğan’la görüştüler. Onunla boy boy fotoğraflar çektirdiler. “Sanatçılar Cumhurbaşkanı’nı, Cumhurbaşkanı sanatçıları destekliyor” algısının yaratılmasına katkı verdiler. Erdoğan da kendisine olan bu ilgiyi boş çevirmedi. Hızla yapımcıların lehine olacak şekilde Meclis’ten yeni bir sinema yasası geçirildi.

Bu yasa ile birlikte yapımcıların mısır kampanyası sorunu çözülürken, diğer taraftan yönetenler de sinemada sansür kurulunu resmileştirdi.

2019 yılı yaz aylarında yürürlüğe girecek olan yeni yönetmelikle bir sansür komitesi filmlere onay verecek artık.[2]

Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar gibi gişe filmleri yapımcıları sansür gündeme gelince hiç seslerini çıkarmadılar. Çünkü pastadan paylarını almışlardı. Oysa 1977 yılının sinemacıları sansür karşısında onlardan çok daha onurlu davranmışlardı.

1977 yılında yollara düşen sinemacılar

1977 yılında birçok ünlü sinema yüzünün de içinde olduğu İstanbul’dan Ankara’ya bir yürüyüş yapıldı. Sansüre ve set emekçilerinin sorununa dikkat çekmek için yapılan bu yürüyüşün belgeseli yapıldı. Deniz Yeşil’in 2014 yılında yaptığı bu belgeseli izlemenizi öneririm.[3]

Belgeselde Türkan Şoray, Kadir İnanır, Tarık Akan, Vedat Türkali, Temel Gürsu, Fikret Hakan, Aytaç Arman, Menderes Samancılar, Safa Önal, Ali Özgentürk, Umur Bugay, Abdurrahman Keskiner, Necip Sarıcı, Arif Keskiner, Erol Batıbeki, Semih Servidal gibi oyuncu, senarist, yönetmen ve set işçileri ile görüşmeler yapılmış. Filmi yapan Deniz Yeşil 1977’deki yürüyüşe ilişkin çok özel görüntüler bulmuş.

Belgeseli izleyince birçok güzel anı yanında ilginç bilgileri de öğreniyoruz.

21 Temmuz 1977 tarihinde AP-MSP-MHP tarafından kurulan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti 1938 yılından bu yana yürürlükte olan sinemadaki sansür tüzüğünü değiştirir.

Sansürden geçmeyince, hatta sansür kurulu toplanamadığı için 1977-1978 sezonunda yeni bir film vizyona giremez. Sinemalarda sadece eski filmler gösterilir

Sansür kurulu tarafından filmlerin içeriğine müdahale başlar. Dönemin en çok senaryo yazan senaristi Safa Önal o dönemi şöyle anlatıyor: “O zaman kısıtlı hayaller kuruyorduk. Daha kurarken biz sansürlüyorduk. Bu sahne, bu diyalog sansürden çıkmaz, vazgeçelim diyorduk. Birçok film için iki ayrı final yazdım. Birisi sansür kurulu için diğeri de seyirci içindi.

Kadir İnanır ise “Filmin sonunda polis gelmeden son yazan film neredeyse yoktur. 9 kişilik bir sansür heyeti engizisyon mahkemesi gibiydi” diyor.

Sektörde kriz yaşanmaya başlar. Oyuncular, set işçileri, sinemadan ekmek yiyenler artık zor durumdadır. “Hep sansür, sansür, baskı bir yere patlaması lazımdı. O patlama çok güzel oldu” diyor Türkan Şoray.

İlk olarak yakın tarihte kaybettiğimiz yönetmen Yavuz Özkan “Ankara’ya yürüyerek protesto etme” önerisini getirir.

Dönemin saygı duyulan ismi olan Vedat Türkali’yi ararlar ve destek isterler.

Arif Keskiner “Çalışan setler durdu. Tatil etmek zorunda kalındı” derken, Temel Gürsu “Tam yürüyüş sırasında Ferdi Tayfur ile Derbeder diye bir film çekiyorduk. Çekimlere ara verdik” diye anlatıyor.

25 Ekim 1977 tarihinde valiliğe resmi bildirim yapılır. Yürüyüş düzenleme komitesi Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Hakan Balamir ve Semra Özdamar’dan oluşmaktadır.

Yürüyüş 5 Kasım 1977 tarihinde İstanbul’da başlayıp 7 Kasım tarihinde Ankara’da sona erecek şekilde planlandı.

Sanayi Bakanı MSP’li Oğuzhan Asiltürk “Bir avuç insan ahlaksızlık yapmak için yürüyecekse varsın yürüsün” diye açıklama yapar.

O zamanki yandaş basın “Sansüre karşı çıkanlar seks tacirleridir” manşetlerini atmıştır.

Aytaç Arman “Yürüyüşten bir gün önce bir yere toplanıp taşıyacağımız pankartları yazdık” diye anlatır heyecanlı hazırlıklarını belgeselde.

400 sinemacı Beşiktaş Barbaros’ta buluşurlar, Dolmabahçe’den Taksim’e çıkarlar… Kamer Baba yürüyüşteki en yaşlı oyuncudur. Taksim Meydanı’nda yaptığı konuşmada “5 Kasım Yeşilçam’ın bayramı olsun” önerisini getirir. “Yılmaz Güney’e özgürlük” sloganları atılır. Dönemin İzmit Belediye Başkanı, sinemacıları kentin girişimde karşılar.

Bolu dağında Varan tesisleri çalışanlarının grevi sürmektedir. Yürüyüşçü sinemacılar greve destek ziyaretinde bulunurlar.

Ünlü sinema oyuncuları Bolu dağına gelen araç ve otobüslerdeki yolculara bildiriler dağıtırlar.

Kızılcahamam’da Vedat Türkali masaya çıkarak örgütlenme ve sendikalaşmanın öneminden bahseden bir konuşma yapar.

Hükümet sinemacıları Ankara’ya almak istemez. Ama onlar ısrar ederler.

Tandoğan Meydanı’nda büyük bir miting düzenlenir. Mitingdeki konuşmada neden yollara düştüklerini anlatırlar:

“Türkiye sinema emekçileri,

Siz yüce halkımızın onuruna yakışır filmler yapabilmek için yollara düştük.

Sizin dertlerinizi dile getiren filmler yapabilmek için yollara düştük.

Bugüne kadar bu yoldaki bütün çabalarımızı engelleyen çağdışı sansürün ve her türlü baskının kaldırılması için yollara düştük.

Sinema emekçilerinin 60 yıldır sömürülmelerine son vermek ve sosyal ekonomik haklarına kavuşturulmalarını sağlamak için yollara düştük.

Size karşı sorumluyuz.

Sizden destek almak için yollara düştük.

Bu yürüyüşten sonra DİSK Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen) kurulur.

Set işçileri hakları için bazı setlerde grevler yaparlar.

Sansür biraz yumuşamıştır..

Yürüyüşten iki ay sonra Ecevit hükümeti kurulur. Dönemin Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı idi.

Bakanlığa bağlı Sinema Dairesi kurulur. Sinema için güzel şeyler yapılacağı beklentisi vardır.

Ve 12 Eylül askeri darbesi gelir. Birçok kazanım gibi sinema alanındaki kazanımları da silip süpürür.

Deniz Yeşil ile belgesel üzerine

“Yollara Düştük” belgeselinin yönetmeni Deniz Yeşil ile belgesel üzerine konuştuk.

Belgeseli ne zaman ve neden çekmeye karar verdin?

Vedat Türkali ve Mevlüt Ekinci ile yaptığım görüşmelerim sırasında sinemacıların bu uzun yürüyüşünden haberim olmuştu ve çok etkilenmiştim. Yürüyüş ile ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek istediğimde bu konuda herhangi bir çalışma yapılmadığını fark etmiştim. Sinema tarihimizin en özel deneyimlerinden biri olan bu yürüyüş üzerine kimsenin çalışmamış olmasına anlam verememiştim. Sonra bu çalışmanın benim görevim olduğunu hissettim ve büyük bir motivasyonla işe koyuldum.

Görüntülere, bilgilere, kişilere nasıl ulaştın? Ne tür zorluklarla karşılaştın?

Öncelikle kütüphanelerde aylarca süren gazete, dergi arşivi çalışmasına başladım. Yürüyüşün başladığı 5 Kasım 1977’de, öncesinde ve sonrasında ilgili ilgisiz birçok yayına baktım. Bütün ayrıntılara ulaşmak ve görseller bulmak heyecanı içindeydim. Ardından yürüyüşü örgütleyen ve yürüyüşe katılanlara ulaştım. Bu süreçte Yavuz Özkan’ın büyük desteğini gördüm. Yürüyüşe katılanlarda ya hiç görsel yoktu ya da çoğunlukla basında kullanılmış birkaç görsel vardı. Çalışmada en büyük güçlüğü fotoğraf ve hareketli görüntülere ulaşmakta yaşadım. Hiç beklemediğim yerlerden bu malzemelere ulaşmak ise benim için bir mucize gibiydi.

Çekimler sırasında veya filmi yaparken başına gelen anlatmak istediğin bir anın var mıdır?

Yürüyüşün görüntülerini içeren 16 milimlik bir film makarasını bulduğumda ve ilk karesini ışığa tutup Aytaç Arman ile karşılaştığımda yaşadığım mutluluk tarifsizdi.

Filme koymadığın ama çektiğin sahne var mı?

Evet pek çok sahne var. Filmin hikâyesini anlatırken bütünlüğü korumak ve süreyi dikkatli kullanmak için belgesele ekleyemediğim pek çok önemli ayrıntı da vardı. Onları ayrıca bu yürüyüşü anlatan bir kitap çalışmamda değerlendirmeye karar verdim. Ön hazırlıklarını yaptığım kitabı da çok uzun olmayan bir zaman diliminde yayınlamış olacağım. Filme eklemediğim yaşantılardan biri şudur: Sırrı Gültekin yoldayken üyesi olduğu bir derneğin karşı yönde açıklama yapması nedeniyle basına gönderdiği bir faks ile derneğinden istifa ettiğini duyurmuştur. O yürüyüş, katılan sinema emekçileri için pek çok kenetlenmenin ve kopuşun başlangıcı olmuştur.

Çok ulaşmak istediğin ama yapamadığım söyleşi, ulaşamadığın görüntü vb. oldu mu?

Evet oldu. Örneğin, Fatma Girik ve Semra Özdamar’ın belgesel için konuşmak istememesi benim için hala büyük bir eksikliktir. Ayrıca, o dönem sağlık durumları nedeniyle Cüneyt Arkın’a ulaşamamak, Hakan Balamir’le yaşadığım gelgitli durum nedeniyle çekimi gerçekleştirememek, Yavuz Özkan’ın sonradan filmden görüntülerini çıkarmak durumunda kalmam, bir sinema emekçisinin “O filmdeyse ben yokum” gibi tutum takınması nedeniyle çekimini gerçekleştirememek diğer eksiklerdir.

Belgeselde Vedat Türkali hakkında herkes saygı ile ‘hoca’ diyerek bahsediyor. O dönem Vedat Türkali’nin sinemacılar arasındaki etkisi nasıldı sence?

Vedat Türkali, hem yaşı, hem Sosyalist mücadele deneyimleri hem de 60’lı ve 70’li yıllardaki sinematek ve film arşivi olarak ayrışan çevrelerle olduğu gibi pek çok kesimle ilişkili birisi olması nedeniyle herkesin “hocası”dır. İşçi sınıfı örgütleriyle, siyasi hareketlerle, aydınlarla, sanat çevresiyle ve basınla yakın ilişkileri vardır. Evinin kapısı çoğu zaman bir şeyler danışmak ve ortak çalışma yapmak isteyen insanlar tarafından çalınmaktadır.

Sağcı sinemacılar nasıl bir tavırlar almıştı. Örnek var mıdır? Yürüyüşe açıkça katılmayanlar neler diyordu?

Bu yürüyüş her ne kadar sol siyasete yakın sinema emekçileri tarafından başlatılmış ve örgütlenmiş olsa da sağa yakın bir kısım sinema emekçileri de yer almış hatta yürüyüş sırasında kol bandı takarak görev de yapmıştır. Bu emek ve özgürlük temelli birleşme yürüyüşün en önemli ayrıcalıklarından biridir. Yürüyüşün hemen ardından, üç ay sonra, kurdukları Sinema Emekçileri Sendikası ile de setlere müdahale eden, yapımcıları sinema emekçileriyle sözleşme yapmaya zorunlu bırakan önemli bir güce sahip oldular.

Son olarak ne söylemek istersin?

Son olarak sinema emekçisi Kamer Baba’nın çok önemli bir isteğini hatırlatmak isterim. Kamer Baba yürüyüşün başladığı 5 Kasım günü Taksim meydanında eline megafonu alır ve şimdiye kadar sinema emekçilerine ait bir “gün” olmadığını hatırlatarak bu kenetlendikleri görkemli günün “sinema emekçilerinin bayramı” olarak kararlaştırılmasını ister. Teklifini oylamaya açar ve alkışlarla 5 Kasım günü sinema emekçilerinin bayramı ilan edilir. Sinema emekçilerinin eşsiz bir hikâye içinde ve eylem alanında kararlaştırılmış bir bayram günü var ancak bu muazzam gerçek nedense bugün unutulmuştur. Çok tuhaf ve üzücü hakikaten. Ayrıca, Türkiye sinema tarihinin başlangıcı bile “Ayastefanos’taki Rus Abidesi” filminin çekildiği 14 Kasım mıdır yoksa Manaki Kardeşler’in ürettiği daha eski yıllardaki filmler midir” şeklindeki tartışmalar içinde muğlaklığa sahipken Türkiye sinema emekçilerinin günü çok nettir. İstemim ve ısrarım, Türkiye’de sinema örgütlerinin her 5 Kasım’ı sinema emekçilerinin bayramı olarak hatırlanması ve değerlendirmesidir. 5 Kasımlarda sinema emekçilerinin ve sanatın yaşadığı sorunları dile getirelim, taleplerimizi seslendirelim ve büyük etkinliklerle bir araya gelelim. Bu günler “varız, buradayız ve istiyoruz” demenin sembolik ancak işlevli zaman dilimleridir. Kamer Baba’nın sesinin duyulmasını sizin aracılığınızla bütün sinema meslek grubu örgütlerine yeniden duyurmak ve hatırlatmak şansı yakaladığım için mutluyum. Sinema emekçilerinin bir 5 Kasım’ı vardır ve senede bir gün de olsa bütün basının ilgisini çekerek sesimizi çıkarmak için fırsattır. Belki de bu “gün”ü hayata geçirmek ve 5 Kasımlarda sinema emekçilerini ve örgütlerini bir araya getirecek olan öncü İşçi Filmleri Festivali kolektifidir.

Dipnotlar:

[1] Dünyanın birçok ülkesinde sinemalar işleten Güney Kore CJ CGV şirketi, 2016 yılında Mars Sinema grubunun hisselerinin çoğunluğunu satın aldı.

[2] Bu arada ilginç bir şey oldu. Gişe filmcilerinden Yılmaz Erdoğan’ın “Organize İşler – Sazan Sarmalı” ismi filmi sinemalarda gösterilirken Netflix’de de gösterilmeye başladı. Bu defa salon sahipleri, Sinema Salonu Yatırımcıları Derneği gibi örgütleri üzerinden açıklamalar yaptılar, Yılmaz Erdoğan’ı eleştirdiler.

[3] “Yollara düştük” belgeselinin tamamını sinematek.tv’den izlemek için tıklayın!