Prekazi buraya yumruk havaya

Yugoslavya, Belgrad ve Mitroviça hakkında tarihi ve siyasi bilgilerle açılan kitap, Yugoslav partizanlarının Nazilere karşı direnişini, darağacına “faşizme ölüm, halka hürriyet” diyerek yürüyen Filipoviç’i, sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşunu ve Bağlantısızlar hareketinde yer almasını anlatarak ilerlediğinde Prekazi’nin yaşama bakışı hakkında ipuçlarını da veriyor. Prekazi’nin söyleşi sırasında sık sık sosyalizmin kazanımlarından söz etmesi ve Tito’nun adını her ağzına aldığında gözlerinin dolması boşuna değildir

Prekazi buraya yumruk havaya

Ben basit bir iyi futbol dilencisiyim.
Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor
ve stadyumlarda yalvarıyordum:
Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen!
Eduardo Galeano

Bir dönem “futbol halkın afyonudur” safsatasının etkisinde bulunan Türkiye Solu, solcu taraftar gruplarının ortaya çıkması, tribünlerin “mazbatayı ver” diye çınladığı yerler haline gelmesiyle futbolun uyuşturucu değil tersine halkı uyandıran bir iksir de olabileceğini anlamış olmalı. Öyleyse “Prekazi vurdu, gol oldu” kitabı üzerine gönül rahatlığıyla yazabiliriz.

Yaşı Prekazi’yi canlı izlemeye yetmeyen Onur Bayrakçeken, bir efsanenin izini sürmek için uçağa atlayarak Belgrad’a indiğinde lokum tadındaki bu kitabın ortaya çıkacağından habersizdir. Mylos Kitap’ın sonradan yapacağı teklifle Derwall’in Türk futbolunda başlattığı devrimin en önemli aktörüyle bir nehir söyleşi şart olur ve Belgrad’a döner.

Söyleşi tercümana ihtiyaç duymadan başından sonuna kadar Türkçe yapılır. Çünkü Prekazi, Tarık Akan’la arkadaşlık yapacak, Yılmaz Güney’in, Tuncel Kurtiz’in filmlerini izleyecek, Zeki Müren’i, Müzeyyen Senar’ı dinleyecek kadar bizden biridir.

Çakmağında Che Guevara fotoğrafı taşıyan, telefonu Uz Marsala Tita marşıyla çalan Cevad yoldaşla sadece futbol muhabbeti yapılmıyor, ABD’de salon futbol oynarken edindiği Blues ve Soul plaklarına, izlemeye gittiği Eric Clapton konserine akan sohbet hızını alamayarak Rolling Stones’dan Beatles’a, The Doors’tan Led Zeppelin’e, işçiler ve yoksullar için müzik yapan The Clash’a, ilerliyor, laf lafı açıyor, okuduğu kitaplara; Hemingway, Tolstoy, Dostoyevski, hatta Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Aziz Nesin’e uğruyor. Bu muhabbet keşke hiç bitmese diyorsunuz.

Yugoslavya, Belgrad ve Mitroviça hakkında tarihi ve siyasi bilgilerle açılan kitap, Yugoslav partizanlarının Nazilere karşı direnişini, darağacına “faşizme ölüm, halka hürriyet” diyerek yürüyen Filipoviç’i, sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşunu ve Bağlantısızlar hareketinde yer almasını anlatarak ilerlediğinde Prekazi’nin yaşama bakışı hakkında ipuçlarını da veriyor. Prekazi’nin söyleşi sırasında sık sık sosyalizmin kazanımlarından söz etmesi ve Tito’nun adını her ağzına aldığında gözlerinin dolması boşuna değildir.

Partizan ve Hajduk Split’te oynadığı yıllarını anlatırken Kızılyıldız-Partizan derbisi ile Hajduk Split-Dinamo Zagreb derbisiden bahsetmemek ülke futbolu bahsini eksik bırakmak olurdu, elbette böyle bir hataya düşülmüyor.

Balkanlar’dan gelen sol ayak

1985-86 sezonunda Galatasaray’a “merhaba“ diyen Prekazi, Türk futbolcusunun taktik bilgisinin zayıflığından habersizdir. Öyle ki bir maçta hücuma kalkıp içeri kıvrılırken sağ bekin bindireceğini düşünerek attığı pas, boşta kalır. Fakat devrim başlamıştır artık ve geri dönüşü yoktur. Widzew Lodz deplasmanına giderken “3-4 yiyip döneriz” diye düşünen takımın içinde tur atlayacaklarına inanan tek kişidir ve haklı çıkar. Ama o sezon Simoviç’in kalede devleşmesi, Rambo Yusuf’un performansı, Cüneyt Tanman’ın çalışkanlığı -belki de Semra Özal’ın gücü karşısında- yeterli olmaz. İlk yıl averajla kaçan şampiyonluk ertesi senenin son haftasında Ali Sami Yen Stadı’nda Prekazi’nin sol ayağıyla gelir ve Galatasaray camiasının 14 yıllık hasreti “Seni sevmeyen ölsün” bestesi eşliğinde sona erer.

Hıncal Uluç ve Erman Toroğlu gibi lüzumsuz adamlara çıkışlarıyla duygularımızı okşayan Prekazi, yer yer hüzünlendiren anılarını da serpiştiriyor. Fenerbahçe’nin Prekazi’yi transfer girişimine, taraftarın sevgisine şahit olmuş eşinin “ne olur Fener’e gitme” diye ağlaması bunlardan biri. Efsane Monaco maçından sonra yorgun, argın evine gelip yattığında evinin önünde toplanan taraftarların çağrısına dayanamayıp çıktığı balkondan, tek isteğinin “seni sevmeyen ölsün” şarkısı olduğunu, sonra yatmak istediğini söylediğinde taraftarların şarkıya başlamasıyla kendisinin nasıl ağladığını anlatması kitaba hüzün aroması katan örneklerden.

Gülümsetmeyi de ihmal etmez; Monaco maçının rövanşında golle sonuçlanacak frikiği atmaya hazırlanırken, maçı televizyondan izleyen eşinin “bu hayvan buradan mı vuracak” dediğini aktarır.

Ateist Prekazi, bir Cuma günü oynanacak maçtan önce Cuma namazına gittikleri halde maçı 3-1 kaybeden takım arkadaşlarına “Ee, ne oldu?” der ki gülmemek imkansızdır. Dönem açıklamaların ateistlerden beklenmediği bir dönemdir.

Samimi bir havada geçen röportajda Prekazi’nin kendinden bahsederken hafifçe böbürlendiği kanısına kapılma ihtimali var, ancak dikkatli bir okumayla bunun dobra dobra konuşmasından kaynaklandığı görülecektir.

Sergen’in, oynadığı bir reklamda söylediği “koşsam Barcelona’da oynardım” sözünün patentinin Prekazi’ye ait olduğunu da öğreniyoruz. Ama bir farkla, o Hıncal Uluç’a “koşsam Real Madrid’de oynardım” demiş.

Söyleşi doğal olarak dünya futboluna sıçrıyor, beğendiği teknik direktörler ve futbolcular faslında Cruyff, Klopp, Guardiola, Socrates’i sayarken, UEFA ve FIFA’nın hırsızlığının, futbolun kara para aklama araca haline geldiğinin altını çizerek muhalif duruşunu bir kez daha gösteriyor.

Şortunun altına giydiği taytla, düşük çoraplarıyla sahalarımızda iz bırakan, 2018 yılında imza günü için İstanbul’a geldiği duyulduğunda, Galatasaray’da oynadığı dönemde henüz doğmamış olan çocukların bir imzasını almak için saatlerce beklediği bu büyük futbolcunun kitabını tanıtarak yalnızca solcu taraftar değil solcu futbolcu da olunabileceğini göstermek istedik. Hala “futbol” ve “afyon” sözcüklerini aynı cümlede kullanan olursa, kullandığı maddeyi sorma hakkımız var…