Cannes “666 Numaralı Oda”dan Adana’ya: Yönetmenler sinemanın geleceğini konuştu!

"Ülkemde sinema, esas olarak hakim olan sinema gerici sinemadır. Bunun yanında, filiz halinde olan fakat sürekli olarak egemen güçler tarafından baskı altına alınan, yasaklanmak istenen çeşitli cezai tedbirlerle susturulmak istenen bir sinema var"

Cannes “666 Numaralı Oda”dan Adana’ya: Yönetmenler sinemanın geleceğini konuştu!

Sinema icat edildiği 1895 yılından itibaren değişim geçiriyor. Bu değişimde birçok aktör rol alıyor ve sürece müdahale ediyorlar. Sinema filmi yaratıcıları bu değişime bulundukları zamana ve koşullara göre tepki veriyor, değiştirmeye, kendi özgür yaratıcılıkları ile film üretmeye çalışıyorlar. Sinemayı diğer sanatlarla karşılaştırdığımızda paranın, kapitalist ilişkilerin özetle endüstrinin daha belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.

Dünyanın büyük yönetmenleri 1982 yılında sinemanın geleceğini nasıl görüyorlardı? Ya da Türk kökenli yönetmenler 2012 yılında sinemanın geleceğini nasıl görüyorlardı?

Aslında bu iki sorunun yanıtı, iki güzel filmle zaten verilmiş durumda.

Alman yönetmen Wim Wenders 1982 yılındaki Cannes Film Festivali sırasında ilginç bir belgesel yaptı: “666 Numaralı Oda” (Chambre 666) [1]

Avrupa’nın en büyük film festivallerinden birisinin yapıldığı Fransa’nın Cannes şehrinde Hotel Martinez’in 666 nolu odasına festivale gelen yönetmenleri çağırıp herkese aynı soruyu sormuş:

Sinema kaybolmak üzere olan bir dil midir, ölmek üzere olan bir sanat mıdır?”

Sinemanın geleceği sorduğu aşağıdaki yönetmenler hep aynı kamera açısından, tenis maçı gösterilen bir televizyonun önündeki koltukta görüşlerini anlatmışlar.

Jean Luc Godard, Paul Morrissey, Mike De Leon, Monte Hellman, Romain Goupil, Susan Seidelmann, Noel Simsolo, Rainer Werner Fassbinder, Werner Herzog, Robert Kramer, Ana Carolina, Mahroun Bagdadi, Steven Spielberg, Michelangelo Antonioni, Wim Wenders, Yılmaz Güney.

Yönetmenler 1982 yılında tam 37 yıl önce sinemanın geleceğini nasıl gördüklerini 45 dakikalık belgeselde anlatmışlar.

Godard başta olmak üzere birçok yönetmen, televizyonun sinema üzerindeki olumsuz etkisi üzerinde durmuşlar. Hollywood’un genç yönetmeni Steven Spielberg her geçen gün daha büyük bütçelerle film yapıldığından bahsetmiş: “1974 yılında Jaws filmini yaparken 55 gün planlarken 155 güne çıkması 4 milyon dolar yerine 8 milyon dolara mal olmuştu. Bugün benzer bir 100 günlük gecikme çok daha pahalıya mal olacaktır. Gelecekteki tehlike yönetmen veya senaristten değil, asıl tehlike yatırdığı parayı 10 katı kârla geri almak isteyenlerden kaynaklanacaktır. Parayı veren bu insanlar, ‘Senin kişisel hayatınla ilgili film izlemek istemiyorum, herkesi memnun edecek bir film istiyorum’ diyerek işe başlamışlardır. Hollywood’un istediği ideal film, içinde herkes için bir şeyler olan bir film istiyorlar. Tabii ki bu imkânsız.

Wenders sıra Yılmaz Güney’e gelince, sadece daha önce kaydedilmiş sesi dinletmiş, Güney’in güvenlik sebebiyle otel odasına gelemediğini belirtmiştir. Yılmaz Güney kısa süre önce Türkiye’de hapisten kaçmış ve Fransa’ya iltica etmiştir. Bu filmin çekildiği 1982 Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde “Yol” filmi ile Altın Palmiye Ödülü’nü almıştır.[2]

Yılmaz Güney’in Wender filmindeki ses kaydı şöyle idi:

“Sinemayı iki açıdan ele almak gerekir: biri endüstri olarak sinema, ikincisi sanat olarak sinema. Sanat olan sinema ile endüstri olan sinema arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu nedenle, sinema sanayi kitlelere ulaşmak isterken, özellikle kitlelerin isteklerini, kitlelerin ruh halini, kitlelerin taleplerini dikkate almak zorundadır. Ancak kitlelerin talepleri donuk, değişmez ve tekdüze değildir. Bu nedenle, sinema sanatının kitlelerle ilişki kurabilmesi için sürekli olarak kitlelerdeki değişimi, gerek sosyal değişimi, gerek siyasal değişimi, gerekse bilinç değişimini hesaba katmak zorundadır.

Sanat olarak sinema kitlelere anlatırken, endüstri olarak sinema esas olarak parayı hesaba katar. Eğer sinema, sanat olarak sinema, endüstriyel olan sinemanın ihtiyaçlarına, yani, parayı getirme sorununa cevap veremiyorsa burada bir şey söz konusudur, bir kopukluk ve değişme söz konusu olacaktır. örneğin, bir yığın genç insan, gelişen genç sinemacı insan gelişmiş kapitalist ülkelerin büyük prodüktörleriyle ilişkilere girdiği andan itibaren kendi bağımsızlıklarını yitirip sermayenin, o büyük sermayenin söylediği, sermayenin sınırlarını çizdiği şeylerin içinde hareket etmek zorunda kalıyorlar. Bu noktada, gelişen sinemanın değil, çöken, çözülen, eskiyen sinemanın bir unsuru haline getirilmek isteniyor. Bu nedenle, bu bir dramdır, yani sanatçının dramı olarak, aynı zamanda gelişen sinemanın dramı olarak ele alınmalıdır.

Ülkemde sinema, esas olarak hakim olan sinema gerici sinemadır. Bunun yanında, filiz halinde olan fakat sürekli olarak egemen güçler tarafından baskı altına alınan, yasaklanmak istenen çeşitli cezai tedbirlerle susturulmak istenen bir sinema var.

Adana 2012 ve 9 yönetmenle sinemanın geleceği

Yönetmenler Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu, Wim Wenders’in “666 Numaralı Oda” belgeselinden yola çıkarak benzer bir proje gerçekleştirdi.

2012 yılında 19. Altın Koza Film Festivali sırasında yine bir otel odasında çekilen Adana 2012 isimli film ve ertesi yıl 20. Altın Koza Film Festivali’nde gösterilmiştir.[3]

Yönetmenlere aynı Wenders’in filminde olduğu gibi bir kâğıtta tek bir soru sorulmuş:

2012 Adana’sından Dünya ve Türkiye sineması nasıl görünüyor? Umutlu musunuz? Umutsuz mu?

Fatih Akın, Mahmut Fazıl Coşkun, Reis Çelik, Orhan Eskisoy, Hüseyin Karabey, Erden Kıral, Belmin Söylemez, İnan Temelkuran ve Derviş Zaim olmak üzere toplam dokuz yönetmenle Türkiye ve dünya sinemasını konuşmuşlar.

Reis Çelik “Film yapmak kolaylaştı. Artık cep telefonuyla bile film çekilebilir. Bundan sonra olanaklar değil, yaratıcılıklar konuşulacak. Yaratıcıların dönemi başladı…” derken, Derviş Zaim düşüncelerini şöyle açıklamış: “Umutlu şeylerden bahsedebilsek de umutsuzlukla ilgili çok şeyden bahsetmek mümkün, üretim ve dağıtımı özgürleştirici adımlar atılmazsa bugünkü kilitlenme devam edecektir diye düşünüyorum. Zengin ve derin olmayan tekdüzeleştirilmiş bir görüntü bombardımanı var. Çoğunlukla bunun farkında bile değiliz. Üretimde, dağıtımda ve gösterimde üreteni, izleyiciyi özgürleştirecek dijital teknolojilerle gelen üretim, dağıtım ve gösterim olanakları beni umutlandırıyor. Bu noktada tersten soru bir o kadar umutsuzluğa sevk ediyor. Bu teknolojinin ve yeniliklerin vanalarını kimler elinde tutacak?[4]

Derviş Zaim’in sorusunu tekrar soralım:

Bugün sinema destek, gösterim, dağıtım süreçlerinde vanaların başında kimler var? Peki alternatif yok mu?

Dipnotlar:

[1] Belgeselin Türkçe çevirisini sinematek.tv için Ali İhsan Başgül yaptı. Belgeseli Türkçe altyazılı olarak izlemek için tıklayınız!

[2] Hüseyin Tabak’ın 2018 yapımı Çirkin Kral Efsanesi belgeselinde de anlatıldığı üzere Türk gizli servisi tarafından öldürülme korkusu nedeni ile kızlarını okula İspanyol adı ile kaydettirmişler. Öldürülme korkusu nedeni ile otele gelmemesi bu nedenle oldukça anlaşılır bir durumdur.

[3] Adana 2012 adlı 30 dakikalık belgeseli sinematek.tv’de izlemek için tıklayınız!

[4] Derviş Zaim’in bu sorusunun yanıtı 2019 yılı başında ortaya çıkan sinema salonu krizi ile verildi. Türkiye’deki salonlarda tekel durumunda olan Güney Kore sermayeli Mars sinema grubu ile film yapımcıları arasındaki kriz ve yeni yasa çıkarılması, vananın sinema endüstrisinin, büyük şirketlerin elinde olduğunu bir kez daha gösterdi.