Batı’nın “devrim ikonu” cihatçının ölümü ve akla getirdikleri

Suriye ordusu ve müttefiklerinin İdlip’e yönelik operasyonları yoğunlaştırmasıyla beraber tıpkı 2013, 2014 yıllarında ve Halep’in özgürleştirilme operasyonu sırasında olduğu gibi yeni bir propaganda dalgası Batı basınını kapladı. El-Sarut’un ardından Batı basınında yakılan ağıtlar onun ölümünün bu kampanyaya yakıt sağlaması potansiyeliyle  yakından ilişkili

Batı’nın “devrim ikonu” cihatçının ölümü ve akla getirdikleri

Suriye ordusunun topçu ateşiyle Hama kırsalında yaralanan cihatçı militan Abdülbasit el-Sarut’un Reyhanlı’da bir hastanede ölmesi ve Reyhanlı’da onun için düzenlenen kitlesel cenaze töreni  basında geniş bir yer buldu.

TİP Milletvekili Barış Atay konuyu Meclis’e taşıdı ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya şu soruları sordu:

  • Eskiden IŞİD’e biat etmiş olduğu bilinen, El-Nusra ile IŞİD’e birlik çağrısı yapmış olan bu şahsın terör örgütleriyle bağı daha önceden tespit edilmiş midir?
  • El-Sarut isimli şahsın Hatay ilinde ikameti var mıdır?
  • “Alevilerin kökünü kazıyacağız” sözleriyle açık soykırım çağrısı yapmış olan Abdülbasit el-Sarut’a bu tehdidinden dolayı bir soruşturma açılmış mıdır?
  • Terör örgütü destekçisi olduğu kendi beyanıyla da sabit olan bu şahsın cenaze töreni için Reyhanlı’da destek hazırlıkları yapıldığı, bayraklar ve sloganlarla provokatif bir gösteriye dönüştürüleceği güvenlik güçlerince tespit edilmiş midir? Tespit edildiyse neden bu cenaze organizasyonuna izin verilmiştir?
  • Söz konusu cenazeye karşı gelişen kamuoyu tepkisinden sonra, bu görüntülerin sorumluları için bir işlem başlatılmış mıdır?

Abdülbasit el-Sarut’un ölümü sadece Türkiye’de değil Batı’da da ana akım basında kendine geniş bir yer buldu ama Barış Atay’ın sunduğu Abdülbasit el-Sarut portresiyle ana akım Batı basını tarafından çizilen portre arasındaki keskin farklılık Suriye Savaşı’nın bazı temel karakteristiklerini oldukça güçlü biçimde yansıtıyordu.

Mesela Amerika’nın etkili New York Times gazetesi olayı, “Devrimin sembolü Suriyeli futbol yıldızı çatışmadan sonra öldü” şeklinde duyururken; El-Sarut’un “2011 yılında barışçıl gösteriler başladığında liderlik yaptığı gösterilerde söylediği şarkılarla ‘devrimin şarkıcısı’ olarak” tanındığını, “Suriye iç savaşa kaydığında onun da silah kuşandığını” belirtiyordu. (Syrian Soccer Star, Symbol of Revolt, Dies After Battle, June 8)

NYT’ye göre, Suriye’de “aşırılıkçı İslamcı” gruplar muhalefete hakim olmaya başladığında bile El-Sarut “devrimin ikonu” olarak kalmaya devam etmiş ve “birçok aktivist ve isyancı onu ‘özgürlüğün koruyucusu’ olarak görmeyi” sürdürmüştü. Abdülbasit el-Sarut’un dört kardeşinin ve babasının da savaşta öldüğü bilgisini veren gazete onun komutanlığını yaptığı Ceyş’ul İzze adlı örgütün sözcüsünün açıklamalarına da geniş yer ayırmıştı. Haberde vurgulanan bir başka unsur, onun “sürekli olarak isyancılar arası çatışmalara karşı çıkması” ve “hükümet güçlerine karşı birlik çağrısı” yapmasıydı. Evet bu doğruydu, El-Sarut IŞİD ve Nusra arasındaki ve diğer cihatçılar arası çatışmalara karşı çıkıyor “birlik çağrısı” yapıyordu.

İngiltere’den “solcu” Guardian’ın konuyla ilgili haberi de neredeyse NYT haberindeki tüm ana unsurları içeriyordu ama bu haberde yer verilen bir ayrıntı var ki; bu ayrıntı Suriye Savaşı’nın aynı zamanda nasıl bir propaganda savaşı olduğunu açık biçimde gözler önüne seriyor. Habere göre, bu cihatçı liderin “yaşam öyküsünü ve Suriye Devrimi’ndeki rolünü konu edinen ‘Humus’a Dönüş’ adlı belgesel film 2014 yılında Sundance Film Festivali’nde ödül almıştı”. (Syrian footballer and ‘singer of revolution’ killed in conflict, 8 June)

Alman sinemacıların desteğiyle yapılan bu belgesel film 20 kasım 2013’te, Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali’nin açılış filmi olmuştu. Sundance’da aldığı ödül ise filmin Almanya’ya, Fransa’ya, İsviçre’ye, Kanada’ya, Japonya’ya ve İsveç’e televizyonlarda gösterilmek üzere satılmasının yolunu açmıştı. 2014 yılında San Francisco Uluslararası Film Festivali ve Krakow Film Festivali’nde de ödüller alan film, dünyanın değişik bölgelerinde birçok festivalde gösterilmişti. Ana akım Batı basınının neredeyse tümü o günlerde filmi çok övücü ifadelerle sayfalarına  taşımışlardı. Film hakkında Batı basınında yazılan coşkulu övgüler ve filmin katıldığı festivaller returntohoms.com adresinden görülebilir.

Haaretz gazetesinin Ortadoğu yorumcusu Z’vi Barel’de konuyla ilgili yazısında filme değiniyor ve Abdülbasit el-Sarut için: “Sarut kendi yaşındaki herhangi bir Batılı gibi giyinen, uzun dağınık saçları olan yakışıklı bir gençti. Ama o bunu savaş elbiseleri ve tokalarında el bombası ve dolu şarjörler olan bir yelekle değiştirdi ve bir savaş filmindeki Hollywood kahramanı gibi görünmeye başladı”. (The Syrian Nightingale Is Dead, and Soon Other Fighting Poets May Be Silenced, June 10) diyordu.

Evet… “El-Sarut’un yaşam öyküsünü ve Suriye Devrimi’ndeki rolünü konu edinen” bu film Batı’ya bir “özgürlük ikonu” sunmak, Batı kamuoyundan “devrime” politik destek üretmek amacıyla yapılmış ve Batı’da yaygın olarak tanıtılmıştı. Bu filmi festival festival dolaştıranlar, geniş izleyici kitlesine ulaşması için televizyonlara pazarlayanlar El-Sarut’un muhalefete “Alevilerin kökünü kazıyacağız” sözleriyle hitap ettiğini, “ılımlı isyancı” olarak sunulan grupların ezici çoğunluğunun IŞİD ve El-Nusra ile yakın ilişkilere sahip olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Suriye ordusu ve müttefiklerinin İdlip’e yönelik operasyonları yoğunlaştırmasıyla beraber tıpkı 2013, 2014 yıllarında ve Halep’in özgürleştirilme operasyonu sırasında olduğu gibi yeni bir propaganda dalgası Batı basınını kapladı. El-Sarut’un ardından Batı basınında yakılan ağıtlar onun ölümünün bu kampanyaya yakıt sağlaması potansiyeliyle  yakından ilişkili.

20 Mayıs’ta yine NYT’de yapılan bir haber bu kampanyanın en nadide ürünlerinden birini sunmuştu. Haberde, epeydir unutulmuş olan “ılımlı isyancı”, “aşırılıkçı isyancı” ayrımı ve mazlum “ılımlı isyancıların” maruz kaldıkları büyük rejim zulmü üzerine çeşitlemeler bol kepçe servis edilmişti. Haberi okuduğunuzda görüyorsunuz ki, Suriye Savaşı söz konusu olduğunda ortaya konulan ana çizgiler itibariyle konuşan Amerika’nın “saygın” gazetesi New York Times mıdır, Türkiye’de Sarayın “saygın” yayın organları Yeni Şafak mı, Sabah mı, Akşam mı ayırt etmek gerçekten son derece güç…

NYT haberinde, “Suriye isyancılarının son kalesine” yönelik saldırıların şiddetine vurgu yaparken, başlatılan operasyonun 3 milyon sivilin hayatını riske ettiğini belirtiyordu. (Syrian Government Starts Campaign to Retake Last Opposition Stronghold of Idlib, May 20) Gazetenin operasyonla ilgili görüşlerine başvurduğu isimlerden Bassam Barabandi bir süredir Washington’da yaşamakta olan Suriyeli eski bir diplomattı. Barabandi, operasyon nedeniyle bölgede doğacak boşluğun terörist gruplar tarafından doldurulacağını, bu nedenle de hiçbir uluslararası yardımın bölgeye ulaştırılamayacağını zaten “hiç kimsenin 3 milyon sivilin yaşamını önemsemediğini” dile getiriyordu.

Haberi gazetenin Ortadoğu merkez bürosunun bulunduğu Beyrut’tan yapan Vivian Yee ve Hwaida Saad, Barabandi’nin sözlerini onaylayarak aktardıktan sonra, Esad ve müttefiklerinin hep olduğu gibi yine “aşırılıkçı” bazı küçük grupları bahane ederek asıl “ılımlı isyancılara” saldırdığını belirtiyordu.

İdlip’teki “ılımlı isyancıların” kimler olduğunu Suriye’den sonra herhalde en iyi Türkiye kamuoyu biliyor. Tayyip Erdoğan’ın bölgenin hegemonik lideri olma arzusunun ürünü olarak dünyanın dört bir tarafından derlenen ve Suriye’ye yerleştirilen bu “ılımlı İslamcı isyancılar” uzunca bir süre ABD, İngiltere, Fransa, Katar, Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’ın Suriye’deki rejim değişikliği operasyonunun temel aletleri olarak kullanıldılar. “Ilımlı isyancı” olarak adlandırılan bu güçler zaman içinde pek çok mevziyi kaybetti ve İdlip’te toplandılar.

NYT habercileri, İdlip operasyonu vesilesiyle sadece bir süredir uykuya yatırılmış “ılımlı isyancı” söylemini uyandırmıyorlar, görülüyor ki Tayyip Erdoğan’a da çok kızgınlar. Tayyip Erdoğan’ı -Rusya karşısında “son dönemde eli zayıflamış olduğu için”- Suriye ve müttefiklerinin saldırılarına karşı “ılımlı isyancıları” yeterince güçlü savunmamakla, Rusya’ya tavizler vermekle suçluyorlar. NYT habercileri, ihalesi İdlip vesilesiyle Tayyip Erdoğan’da kalan Suriye’deki paralı askerler (ılımlı İslamcı isyancılar) söz konusu olduğunda Tayyip Erdoğan’dan bile daha hassaslar.

Onlar Tayyip Erdoğan’a “ılımlı isyancıları” yeterince güçlü savunamadığı için kızgınlar ama haberlerinde kızgınlıklarının asıl nedenine dair unsurları bulmak pek zor değil; eğer diyorlar, Esad İdlip’i ele geçirirse, “son isyancı kalesini de alıp zaferini ilan edecek” ve “güvenceye alacağı iki otobanla Suriye’den Basra Körfezi’ne uzanan geniş bir alandaki ticaretle yeniden bağlantı kuracak ve bu da Suriye hükümetinin çok ihtiyaç duyduğu gelir kaynaklarına ulaşmasının yolunu açacak.”

Habercilerin hassasiyetleri kesinlikle sürekli olarak dile getirdikleri gibi İdlip’teki “insani felaketle” falan ilgili değil; onların hassasiyeti, Suriye hükümetinin bir miktar belini doğrultmasını sağlayacak gelir kaynaklarına ulaşma ve İdlip’i “ılımlı İslamcı isyancılardan” temizleyerek kendi ülkesinde askeri ve politik pozisyonunu güçlendirme olasılığının yükselmesiyle ilgilidir.

NYT habercileri tıpkı Halep operasyonu zamanında olduğu gibi İdlip’te de sert saldırılar altında çalışmayı sebatla ve cesaretle sürdüren “ılımlı isyancı” yanlısı “insani yardım” görevlileri  de bulmuşlar. Bunlardan biri olan “Mısırlı kahraman doktor” İbrahim Ömer’le telefon bağlantısı kurmuşlar. İbrahim Ömer Mısır’dan Suriye’ye isyancılarla beraber çalışmak için gelmiş ve İdlip’te “Suriyeli Amerikalı Tıp Topluluğu” adlı gönüllü yardım kuruluşunun faaliyetleri kapsamında bir yer altı hastanesinde görev yapıyormuş. Daha önce Halep’teymiş, uzun zaman Halep’teki isyancılarla beraber çalışmış. Halep’in Suriye yönetimi tarafından cihatçı paralı askerlerden özgürleştirilmesi sonrası İdlip’e tahliye edilen gruplarla birlikte buraya gelmiş ve 2016’dan beri buradaymış. İdlip düşerse ne yapacağından emin değilmiş çünkü ülkesine dönerse senelerdir “isyancılarla” beraber çalıştığı için orada hakkında soruşturma açılması olasılığı yüksekmiş.

İbrahim Ömer gibi adeta Yeni Şafak, Sabah, Akşam gazetesi sayfalarından fırlayıp gelmiş izlenimi veren “demokrasi kahramanı karakterler” İdlip operasyonuyla birlikte yeniden Batı basınının sayfalarını şenlendirdiler. Onlardan birisi, İdlip’ten Muhammed el-Şeyh. O ailesini güvenlik için Türkiye sınırına göndermenin yollarını ararken NYT habercileri telefonla ona ulaşmış. El-Şeyh tam NYT habercileriyle telefon görüşmesi yaparken “rejimin bombaları” tepede patlamaya başlıyor. Haberciler, kulakları sağır eden patlama seslerinin altında “baba baba!” diye ağlayan 1 yaşındaki oğlunun sesini duyarken El-Şeyh habercilere en vakur ve sakin haliyle: “Özür dilerim, ben gitmeliyim, saldırılar çok yakınlaştı” diyor… Haber El-Şeyh’in bu dokunaklı sözleriyle bitiyor.

Şimdi bu haberi okuyan Yeni Şafak, Sabah, Akşam habercileri gerçekten de hasetten çatlamayıp ne yapsın; elin gavurunun yaptığı “ılımlı İslamcı isyancı” propagandası bu denli başarılı bir performans ortaya koyarken kendileri boş mu duracak? Hemen harekete geçtiler… Yeni Şafak yaptığı haberde sözü Türk Kızılay Genel Başkanı Kerem Kınık’a verdi ve o, İdlip’te “sığınmış 4,5 milyon kişinin uluslararası koruma alamadığına işaret ederek” NYT’nin haberindeki 3 milyon rakamını 4,5 milyona taşıdı…

Tıpkı Reis’in Yeni Şafak’ı, Sabah’ı, Akşam’ı için olduğu gibi, ABD’nin liberal New York Times’ı için de Suriye halkının yaşadığı acıların tabii ki zerrece önemi yok. Onlar için insanlar sadece o sürekli oynayıp durdukları rakamlardan ibaret. El-Sarut’un ölümü de onlar için sadece taşıdığı propaganda değeri kadar önemli. El-Sarut’un ölümü ve ardından yakılan ağıtlar, Suriye Savaşı’nın gerçeklerinin üzerine güçlü bir ışık tuttu.