Atlar…

Adalar’da yük ve yolcu taşımacılığı faytonlarla yapılmaktadır. Ve adalar artan sıklıkla yürek paralayıcı görüntülere sahne olmaktadır. Her yıl Adalar'da üç yüzden fazla atın öldüğü bilinmektedir. Atlar, tıpkı kuşlar gibi özgürlüğü akla getirir. Oysa bugün onlar, cehaletin ve vicdansızlığın pençesinde tutsaktır

Atlar…

Ayaklarınıza demir ya da kamyon lastiği parçaları çakılıp güneşin altında, kızgın asfaltın üzerinde ya da sicim gibi yağan yağmurun altında koşturularak bir yük arabasını çekmek ister misiniz? Sizi yeterince besleseler, size iyi baksalar bile?

Uzunca bir süredir tartışılan atlar ve fayton -ve genel olarak da insanın, insan olmayan hayvanlarla ilişkisi- meselesine bakışım iki çok temel kabule dayanıyor. Birincisi, insanın doğanın ve hayvanlar aleminin efendisi olmadığıdır; esasen insan hayvanlar üzerinde herhangi bir hakka sahip değildir. İkincisi ise, Konfüçyüs’e atfedilen meşhur özlü sözde ifadesini buluyor: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!”

Hayatta “bütün canlılar için” en kıymetli şeyin “özgürlük” olduğu inancı gereği, atların faytonlara koşuluyor olmalarının ilke olarak karşısında duruyorum. Ancak meselenin salt bir ilkesel yaklaşımla çözümlenemeyecek kadar güç ve karmaşık olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle, insanın insan olmayan hayvanlarla ve bunun bir parçası olan insanın atla ilişkisinin yüzyılları aşıp gelen bir geçmişi, tarihi var.

İlkçağlardan bu yana savaşların tarihi, biz görmesek ve ilgilenmesek de biraz da atların tarihidir. Mitolojide Pegasus tanrılara hizmet eder, Zeus’un yıldırımlarını taşır, sentorlar savaş alanlarındaki güçlü savaşçılardır… Bundan 6 bin yıl geriye giden Sümer kabartmalarında savaş arabalarını çeken atlar resmedilmiş. Antik Yunan vazolarında da… Orta Çağ ve Yakın Çağlar boyunca atlar meydan muharebelerinde kullanılmış. Top arabalarını öküzler ve atlar çekmiş. Günümüze kadar atlar, “yük hayvanı” olarak insanları taşımış, arabalara koşulmuş, değirmenlere su taşımış. Maden ocaklarının karanlığında ağır kömür vagonlarını çekmiş. Emile Zola, Germinal’de maden ocağının derinlerinde “ağır işçi” olarak çalıştırılan ve hayatları boyunca güneşi görmedikleri için gözleri körelmiş atları anlatır. Özellikle Victoria dönemi İngiliz edebiyatında maden işçiliği önemli bir temadır; 19. Yüzyıl’ı, sanayileşme dönemini anlatan pek çok romanda maden ocaklarının yürek paralayıcı manzaraları içinde atların dramına da tanık oluruz. Bizde, Zonguldak madenlerini gösteren kimi fotoğraflarda da.

Bütün bunlar, tarih boyunca, daha ilk dönemlerden başlayarak farklı sesler işitilse de insan-merkezli (antroposantrist) bir anlayışın hayat içinde galebe çaldığını ve insanın diğer hayvan türleriyle verili ilişkisine teorik/ahlaki bir zemin oluşturduğunu göstermektedir. Ve bu çerçevede iki yaklaşım öne çıkar. Birincisi, İsa’dan neredeyse dört yüz yıl öncesine, Aristoteles’e uzanan bir düşünce/mantık yapısıdır. Aristoteles Politika’da, “erkeğin” diğer hayvanlardan “politik bir hayvan” olduğu için ayrıldığını yazar. Fark, dil, mantık ve akıl yürütme gücüdür. Hayvanlar, doğal olarak köle durumundadır ve hayvanların erkek tarafından yönetilmesi onlar için daha iyidir, çünkü böylece korunuyor olmanın faydalarından yararlanırlar. Burada, sadece insan merkezli değil, aynı zamanda günümüzde de hâlâ tahtını koruyan erkek-merkezli (androsantrist) bir bakış da açıkça göze çarpar. İkinci yaklaşım, 17. Yüzyıl’ın Kartezyen bakışıdır. Rene Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma’da, “ussal olan” insanların karşısında, “ussal olmayan” hayvanlardan söz eder. Kartezyen düşüncenin ilk ilkesi “düşünüyorum o halde varım!” bedenden bütünüyle ayrı aklı ifade eder ve buna göre, insanla insan olmayan hayvanlar arasındaki yarılmanın temelinde de “akıl” vardır. Descartes, hayvanların akıllarının olmadığını yazar. Hayvanların ruhu da yoktur, arzu ve acıyı deneyimleyemezler, otomattırlar. Hatta, Kartezyen düşüncenin aksine, yaratıcı bir teklik öneren ve insan ve insan olmayan hayvanlar arasında bir hiyerarşi gözetmeyen Baruch Spinoza bile Ethika’da şunları yazar: “… kendi üstünlüğümüzü dikkate almamızın, onları zevkimiz için kullanmamızın ve onlara bize en uygun olacak biçimde muamele etmemizin engellenmesine itiraz ediyorum.” Gene de 17. Yüzyıl’ı izleyen dönemde insan ve insan olmayan hayvanlar arasında çizilen kalın çizgiye itirazların yükselmesinde, Spinoza’nın açtığı alan önemlidir.

Bugün insan düşüncesi bu iki yaklaşımı da geride bırakmaktadır. Artık, hayvanların, kendilerini etkileyen olaylara dair bir algıları olduğunu ve daha önce yaşadıkları benzer deneyimleri, belleklerindeki temsille birleştirdiklerini yani akıl yürütme yeteneğine sahip olduklarını biliyoruz. Elbette acı ve hazzı deneyimlediklerini, korkuyu, kuşkuyu ve sevgiyi hissettiklerini de. Üstelik bu kadar da değil. Her hayvanın kendine has “kişisel/bireysel” özellikleri, farklılıkları olduğunu da kendi deneyimimden biliyorum. Evimi üç kediyle paylaşıyorum ve her biriyle ilişkim farklı; bu fark tamamen onların birbirinden farklı olmasından geliyor. Sarıkız kucağımdan inmek istemiyor; yaşlı bir hanım olan Füt mesafeli, bacaklarıma dolanıyor sadece ve mama kabına eğildiğinde başını okşamama izin veriyor; Şimşon iri, güçlü bir kedi, sert bakışlı ama birbirimize dokunuyoruz, onu okşamama izin veriyor. Kendi gözlemlerimden, köpekler için de aynı şeyi söyleyebilirim. İnsan olmayan bütün hayvanlar için de ve tabii atlar için de bunun böyle olduğunu artık biliyoruz. Atların da algıları/duyguları var, acı çekiyorlar, mutluluk duyabiliyorlar, sevebiliyorlar.

Düşünce düzeyinde alınan bütün bu mesafeye rağmen, yüzlerce yılı bulan tarihsel geçmişin, “doğaya egemen olma” ya da “doğaya baş eğdirme” ideolojisine hâlâ sıkı sıkıya bağlı toplumlarda yarattığı genel bir kayıtsızlık sürüp gitmektedir.

Bugün Prens Adaları’nda -küçük bir ada olduğu için Kınalıada hariç- yük ve yolcu taşımacılığı faytonlarla yapılmaktadır. Ve adalar artan sıklıkla yürek paralayıcı görüntülere sahne olmaktadır. Her yıl Adalar’da üç yüzden fazla atın öldüğü bilinmektedir. Atlar, tıpkı kuşlar gibi özgürlüğü akla getirir. Oysa bugün onlar, cehaletin ve vicdansızlığın pençesinde tutsaktır.

Atlar ölüyor! Ve yaşanan dram, Adalar’ı da bakımsızlığı ve aşırı yüklemeyi de aşan bir mesele aslında. Öyle anlaşılıyor ki, çözüm, bütün bunların ıslah edilmesi, daha iyi hale getirilmesi değildir. Üstelik sadece “özgürlük” fikrinin üstün tutulması nedeniyle de değil… Kapitalizmin doğası, parayı kutsayan ve kâr için her şeyi mubah gören, fabrika atıklarını derelere, denizlere boşaltan, gökyüzünü kara dumanlara boğan önlenemez hırs ve arkasındaki devlet gücü de buna engeldir.

Öte yandan Adalar’daki fayton düzeni, kimilerince bir “kültür mirası” olarak, bir “nostalji” duygusuyla da savunuluyor. Bunun, katıksız bir insan-merkezli bir yaklaşım olduğu açıktır. Bu yaklaşımın, atları “zevkimiz için kullanmamızın ve onlara bize en uygun olacak biçimde muamele etmemizin engellenmesine” itiraz eden 17. Yüzyıl’ın düşüncesine yakınlığı aşikâr değil mi? Kaldı ki, mesele “kültür mirası” ise eğer, İspanya’daki boğa güreşleri, doğunun deve güreşleri, horoz dövüşleri de birer “kültür” ve “kültür mirası” değil midir? Benzer şekilde, faytonculuğu bir sektör olarak, demircilik, ahşap işçiliği gibi meslek dallarıyla birlikte bir iş kapısı olarak görmenin, savunmanın da insanı doğanın ve hayvanlar aleminin efendisi sayan, insanın yararını üstün ve esas kabul eden bir yaklaşım olmadığı söylenebilir mi?

Bu noktada, faytonlar kaldırılsın önerisi, yerine ne gelecek sorusuyla karşılanamaz. Bu sadece insanların sorunudur. Adalar’a motorlu taşıt girer mi? Motorlu, akülü taşıtların organizasyonu bir rant kapısı açar mı? Bunlar da öyle. İnsanın, kapitalist toplum düzeninin kirli meseleleridir bunlar. Bir adım daha atalım: Adalar’ın dokusunun korunması kaygısı sıklıkla öne çıkmaktadır ki elbette bu kaygıyı taşıyanlardanım. Buna rağmen atların yaşama hakkının, özgürlüğünün adaların dokusundan çok daha öncelikli ve önemli olduğuna inanıyorum.

Öte yandan, sıklıkla dile getirilen, atları nereye süreceğiz sorusu da dünya bize ait, dünyada insandan başka canlıya yer yok ön/saklı kabulünü içinde taşımıyor mu? Esasa dair bir söz söylemek gerekirse: Dünya sadece insanların yaşayacağı bir yer değildir!

Atların yeryüzüne yük hayvanı olsunlar diye indirildiklerini düşünmüyorum. Yaklaşık 55 milyon yıl önce dünya üzerinde görünmeye başlayan atların bu uzun evrim yolculuğu içinde kuzenleri olan insanla ilişkisinin tarihi göz ardı edilebilecek kadar kısadır. Atlar doğada, uçsuz bucaksız çayırlarda küçük sürüler halinde yaşamışlardır ve yaşarlar: Bir aygır, birkaç kısrak ve tayları… Bu küçük sürüler, suya giderken büyük sürüyle birleşirler çoğu kez. Taylar neredeyse doğar doğmaz ayağa kalkarlar; hayatta kalabilmeleri buna bağlı olduğundan bu şekilde evrimleşmişlerdir. Atlar doludizgin koşmaktan, oyun oynamaktan hoşlanırlar; taylar bu oyunlarla hayata hazırlanır. Atlar kendi uzun tarihinin neredeyse tamamında vahşi ve özgür yaşamışlardır. Tehlikeleri sezerler. Hayatta kalmak için insana ihtiyaçları olmamıştır, bugün de yoktur. Atlar doğanın bir parçasıdır.

Oysa, uygarlık denilen, yeryüzündeki bu görece kısa serüveninin sonunda insan, doğayla uyumlu olmayan, dahası doğaya düşman tek hayvan türü haline gelmiştir.

Hayalimiz, “yaşam hakları korunarak” atların özgür olabileceği alanlar açılması olmalıdır; kutup ayıları, tilkiler, vaşaklar gibi… bu hayal, devrim hayali kadar gerçekçidir. Gerçek bir devrim hayali kadar.

_________________

Sosyal medyada atların dramını gözler önüne seren yürek paralayıcı yüzlerce görsel dolaşmakta. Bunlardan birini ya da birkaçını paylaşmak istemedim. Bunun yerine Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmini öneriyorum ve ayrıca iki link işaretliyorum:

Atların doğaya bırakılması (Relaising wild horses into the wild) https://youtu.be/1cASyDyDXs4

Metin Kaya, Soluk (Belgesel) https://vimeo.com/321825727