Alman demokrasisinin ön ve arka cephesi

Düzen partilerinin Alman demokrasisinin arka cephesini değiştirme diye bir programı yok, bırakın değiştirmeyi konusunu dahi yapmıyorlar

Alman demokrasisinin ön ve arka cephesi

Türkiye‘de insanlarımız Almanya’dan bahsederken demokrasi kavramını severek kullanıklarını hepimiz biliyoruz. Alman demokrasisini mercek altına aldığımızda sosyalistlerin demokrasi kelimesinden anladığının tam tersine bir düzlem çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Alman Cumhuriyeti’nde demokrasinin iki partinin “diktatörlügünü“ andıran bir sistem olduğu gözler önüne seriliyor. Aslında başına burjuva kelimesini eklemeleri gerekir. Buradaki diktatör kelimesi bazılarına çok sert gelebilir ama yazının devamını okuduğunuzda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

23 Mayıs 1949 tarihinde kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti’nde sadece iki parti CDU/CSU ve SPD, bugüne dek iktidara geldi. Bazen yanlarına koalisyon ortağı olarak küçük partilere ihtiyaç duydu ama yönetimde ve oluşturulan mecliste ağırlık bu partilerin elindeydi. Hükümeti onlar kurdu, bakanları onlar belirledi.

Demokrasinin temelini oluşturan güçler dengesinde durum nasıl? Gerek eyalet meclislerinde gerekse parlamentoda bu partilerin ağırlığı yasamaya, yürütmeye ve yargıya da yansıdı. Ön cephede sunulan bağımsızlık ise göstermeden başka bir şey değil.

Yargının bağımlılığı

Tam bağımsız olmaları gereken yargı bağımsız hakimler ve savcılarla olur. Almanya’da ise bu mümkün değil. Nedeni hakimleri savcıları atayan mevkiler. Kısacası anayasada yazmasına rağmen 70 yıldır hayata geçirilmemiş bir bağımsız yargının yaratılmaması, tüm alanlarda karşımıza çıkıyor.

Bir parti, eyalet meclisinde çoğunluğu elde ediyor, hükümeti kuruyor ve bakanları (senatörleri) belirliyor.

Eyaletler düzeyinde hakimleri ve savcıları, adalet bakanları belirleyerek mahkemelerde kimin düdüğünün çalınacağını belirliyor.

Bu bakanlar ise hükümeti kuran partinin üyesi olarak kendi parti görüşlerine yakın kişileri hakim ve savcı olarak atıyor ve bağımsız olması gereken makamlar aynı bakanın denetimi ve talimatı altında kalıyor.

Mahkeme başkanları ve müdürler, memur oldukları için adalet bakanlarının talimatlarına uymak zorundalar. İş mahkemeleri, sivil mahkemeler ve idare mahkemeleri de ilgili bakanların denetimi altına alınmış durumda. Yargı partilerin yandaşlarına teslim edilmiş oluyor!

Siyasal konjonktürün kararlara yansıması özellikle iltica mahkemelerinde kendini gösteriyordu. Öte yandan siyasi davalarda aynı suçlama ile yargılanan insanların hangi şehirde yargılandığı alacağı cezaya birebir yansıyor. Sol görüşlülerin ve sağcıların aldığı cezalar iktidar partisinin karakteristik özelliklerine denk düşüyor. Duruşmalarda delil bulunamadığı durumlarda ise mahkemenin kanaat getirmesi yeterli olabiliyor. Mahkemeler bunu radikal sol hareketlere karşı oldukça sık kullandı.

Avrupa ayırımcılık yasalarının 2000’li yıllarının başında Alman ceza yasalarına katılması ile birlikte bazı avukatlar yabancılara ve Alman vatandaşlarına verilen cezaları karşılaştırmaya karar verdiler. Aynı maddelerle yargılanan kişilerin aldıkları cezalar için bir araştırma grubu kuruldu. Gerekli bilgilere ulaşmak için eyaletlerdeki adalet bakanlıklarına başvurdular. Aldıkları cevap çok ilginçti; “Alman kişinin özel bilgilerini koruma yasasının ihlali olur” diyerek bu başvurular reddedildi. Kişisel verilerin karartılmış şekilde dahi verilmemesi araştırmayı yapmak isteyen avukatların ne kadar haklı olduklarını kanıtlıyordu. Kirli çamaşırların ortaya yayılmasına izin verilmedi. Oysa hukukla ilgilenmeyen kişilerin bile yıllardır dile getirdiği bu ayrımcılığın ortaya çıkarılması yasalara ters düşüyordu.

Günlük hayatta bile kaşımıza çıkan olayda bile bunu görmek mümkün. Küçük bir trafik kazasında kaza yapanlardan biri Alman diğeri yabancı ise, olay yerine gelen polis genellikle Alman vatandaşın ifadesini alır ve sadece bu ifadeler mahkeme tutanaklarına girer. Yabacı uyruklunun ifadeleri tutanaklarda yoktur. Duruşmada ifadenize başvurulsa da, çoğu zaman da hakimin “Bunları neden polis memurlarına anlatmadınız?” sorusu ile karşılaşabilirsiniz. Cevabınız ne olursa olsun karara yansıması güçtür. Eskiden polis memurları “Yabancı kişi Almanca bilmiyordu” diyerek kendilerini savunuyordu, şimdi 2-3. neslin Almanca ile sorunu yok ama bunun da polislerin tutumunu değiştirmesine etkisi olmadı.

Bavyera ve Bremen eyaletlerinde yargının bağımlılığı diğer eyaletlere nazaran daha barizdir. 73 yıldan beri Bermen‘de SPD (Sosyal Demokrat Parti) Bavyera başkenti Münih’te CSU (Hristiyan Sosyal Birliği) eyalet hükümetini kuruyorlar. Kendi partilerinden bakanlar seçiyorlar. Bu bakanların söylemleri bile birbirinden o kadar farklı ki, insan kendini iki ayrı ülkede hissediyor. Türkiye‘de AKP-CHP belediyeciliği nasıl hissediliyorsa burada da aynı farklılığı gözlemleye biliyorsunuz.

Ama aynı konuda değişik eyaletlerde farklı kararların çıkması ve bunların birbirleri ile çelişmesi dolayısıyla iktidarda bulunan partinin politikalarına uygunluğu dikkat çekiyor.

Memur statüsünde çalışan mahkeme başkanları ve onları denetleyen kurumların üyeleri bağlı oldukları alanlara denk düşen bakanlığın talimatlarına tabidirler. Ayrı bir kurum tarafından denetlenemezler.

Bu da yetmiyormuş gibi, yargının “son karar mercilerine” (Yargıtay, Sayıştay vs.) atanan cumhuriyet savcıları ve hakimler bir komisyon tarafından belirleniyor. Bu komisyonda ise 16 eyaletin adalet bakanları ve Alman parlamentosunda belirlenen üyelerden oluşuyor.

Kısacası eyalet düzeyinde de olsa, Alman Parlamentosu’nda da olsa iktidarda bulunan partiler hukukun yönünü belirliyorlar. Ara sıra partisiz üyeler de seçiliyor ama bu sadece istisnai bir durum.

Yargının bağımsızlığı özünde birbiriyle çelişmeyen iki partinin ideolojik, politik yapısına denk getiriliyor.

Aslında yıllardır ön cepheye yansıtılan yargı, yürütme ve yasamanın birbirinden bağımsızlığı kavramı arka cepheye baktığınızda hiç de öyle olmadığını ortaya koyuyor. İki cephe arasındaki çelişkiyi sadece hukuk konusunda değil, daha bir çok alanda da gözlemlemek mümkün.

Düzen partilerinin Alman demokrasisinin arka cephesini değiştirme diye bir programı yok, bırakın değiştirmeyi konusunu dahi yapmıyorlar.

Son Avrupa Seçimlerinde CDU/CSU’nun aldığı oyların %46’sını 70 yaş üzeri seçmenden aldığı göz önünde tutulursa sistemin ne kadar oturmuş olduğu ama yeni nesle kendini zorladığını da görüyoruz. SPD’de de durum farklı değil. Yeni nesillerden oy alan Yeşiller’in 40 yıllık serüveninin sonu, bu partilerin yerini almasında. Avrupacı, militarist, neoliberal yaklaşımı ile Yeşiller’in yukarıda anlattığımız konularda yeni bir şey getirmeyeceği de çok açık. Küçük burjuvazinin kriz dönemlerinde somut çözümler öneren sol yerine popülist sağ partilere yöneldiği malum. Onların eyaletlerde iktidara gelmesi, Berlin’de hükümete ortak olması yukarıda anlattığımız iki partiye dayanan dengeleri değiştirecek, emekliye ayrılan hakimlerin savcıların yerine radikal sağ eğilimli insanların göreve tayin edilmesinin önünü açacak.

Yasama (parlamento), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler) iki ya da son dönemlerdeki gibi üç partinin zimmetinde olduğu sürece ön ve arka cephe arasındaki demokrasi boşluğu da var olmaya devam edecektir.