Yollarını yol eylediklerimiz

Bilinmeyen bir zamanın bilinmeyen bir kasabasında yaşayan Hediye; İzmir’de Safiye’nin, Batman’da Hasret’in, Mardin’de Ceylan’ın ve daha nice kadının suretinde çıkıyor karşımıza. O gün Hediye için reva görülen yazgı bugün hâlâ kabul görüyorsa katil asla tek kişi değil demektir

Yollarını yol eylediklerimiz

Yaşı doksanı aşmış, kuş çehresine dönen ve kuruyan bedeniyle ölüm döşeğinde bir kadın, Ayşad Bahu. Torunu Dürriye, onun kocası Hamit ve başını bekleyenlerle birlikle yüreğini ve aklını geçmişin deli çaylarında sürükleyen anıları eşlik ediyor son zamanlarına. Düşüncelerinden arındığı bir aralık başını hafifçe kaldırıyor ve mekruh kadınlar mezarlığına gömülmek istediğini vasiyet ediyor. Peki, ama niçin?

“Beni mekruh kadınlar mezarlığına gömün”

Mekruh Kadınlar Mezarlığı*, Ayla Kutlu’nun 1995 senesinde kaleme aldığı ve Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne layık görülen hikâye kitabı. Her biri ayrı bakış açılarıyla toplumun gerçeklerini yansıtan, yer yer destanlaşan yedi öyküden oluşuyor. Bu yedi öyküyü tek kitapta bir araya getiren ortak değer ise kurguların belirli bir kadın karakter üzerinden karanlığı yırtarcasına yükselmesi. Kutlu, zamanın ve mekânın belirgin olmadığı anlatılarla yok sayılmış, örselenmiş, namus için, töre için, aşk için öldürülmüş kadınların sesini bir çığlık gibi aksettirirken erkek egemen topraklarda sözüm ona doğru sayılan gerçeklerin de huzursuzluğunu aktarıyor. Her hikâye, kendi yerelindeki sorunları göstermesi bağlamında çok kıymetli. Fakat yukarıda da bahsi geçen bir hikâye var ki o, okuyanın yüreğinde bir sızı, dilinde bir ağu bırakmadan geçmiyor.

Kitaba adını veren hikâye “Kimseler sonsuza kadar yaşamıyor işte. Ölüyorsun Ayşad Bahu,” diyerek sevincini yaşayan Hamit’in cümleleriyle başlıyor. Hiç sevmemiştir Ayşad Bahu damadı Hamit’i, keza Hamit de onu. Torunu Dürriye’nin hatırı olmasa kanlısı bile sayılır Hamit. Çünkü o, Ayşad Bahu’nun ölüm döşeğindeyken dahi unutması imkânsız geçmişinin baş sorumlusu, “bacı katili” Şahid’in torunudur.

Geçmişte yaşanmış ama asla bitmemiş bir olaydır onu huzursuz eden. Arkadaşı Hediye, kardeşi Şahid tarafından bir avluda, hiç yoktan yere vurulmuştur. Dul ve çok güzel bir kadındır Hediye. Kasabanın tüm erkekleri zevklerini süsleyecek bir av gibi görürler onu. Fakat o kimselere yüz vermez. Bir gün kasabaya bir “tiyotara” gelir ve eski nahiye müdürünün karısının evinde bir gösteri yaparlar. Hediye de davetlidir bu gösteriye. Köyün kadınlarından sadece Hediye’nin çağrılması erkekleri pek hoşnut etmez. Kardeşi Şahid’i köy kahvesinde yakalayıp kışkırtırlar:

Haberin var mı aslan, bacın eski müdürün evinde müdürün dul karısıyla, tiyatoracılarla, yeni müdürle birlikte içki içip göbek atıyormuş. Hiç şüphe yok ki, bacın tiyotaracılara katılıp kantolara çıkacak.”

Şahid inanmaz önce, hoş inansa da tüm bunların Hediye’nin hiçbirine yüz vermemesi yüzünden olduğunu biliyordur ya yine de başının üzerinden sallanan tabancayı eline almaktan geri kalmaz.

Git gözünle gör. Namuslu delikanlıysan sonuna kadar git ama…”

Artık zaman, sözler ve yapılması istenen işin sonuçları önemini yitirir. Kahveden çıkan genç yaşlı tüm erkekler Şahid’i önlerine katarak başını okşaya okşaya, sırtını sıvazlaya sıvazlaya Hediye’nin kaderini yazmaya gider. Şahid, tek kurşunla öldürür kardeşini. Kalabalıkta “Şahid, ne yiğitmişsin ama...” sözleri yankılanır. Köyün imamı, Hediye’nin mekruh gittiğini ve orospuluk yolunda kanı akanın namazının kılınmayacağını söyler. Ve diğer erkeklerle birlikte cenazenin köyün mezarlığına gömülmesini engeller. Bunun üzerine Ayşad Bahu, Hediye’nin annesi ve ablası ölüyü alıp uzaklardaki bir selvinin altına götürüp, kendi kazdıkları mezara gömer. Zaten sevgili arkadaşının ölüsünü, o güzelim bedenini ilenerek, gözyaşları içinde yıkayan da Ayşad Bahu’dur.

Dönüşte köyün erkekleri “Siz de mekruh oldunuz. Öldüğünüzde sizin de namazlarınız kılınmayacak. Mezarlıkta size yer yoktur,” diyerek yollarını keser. Acılı anne haykırır: “Zül sayarım sizinle aynı yerde yatmayı. Tanrım emanetini aldığında ben de mekruh kadınlar mezarlığında yatmak isterim.”

O gün bir linç yaşanır. Ayşad Bahu ise tüm bu yaşananlara ilk elden tanıklık eder. Asla affetmez “bacı katili” olarak adlandırdığı Şahid ve şürekâsını. Ve asla boyun eğmez kimseye. Doksan seneyi aşkın ömründe birçok kez ölür fakat her haksızlık karşısında tekrar dirilir. Sonunda ise güllerle süslenmiş bir kağnının üzerinde, ardına köyün tüm kadınlarını ve çocuklarını katarak sonsuza dek gururla yatacağı yalnız selviye doğru yol alır…

Asla sorgulanamayan “yazgı”

Tüm bu okuduklarımızda memleketimizin aksini görmeseydik eğer, bir sonraki hikâyeye merakla geçebilirdik. Fakat öyle olmuyor. Yüreğimizdeki sızı öyle kolay geçmiyor. Boğazımıza yerleşen yumru nefes aldırmıyor. Çünkü okuduklarımız bu toprakların gerçekleri. Bilinmeyen bir zamanın bilinmeyen bir kasabasında yaşayan Hediye; İzmir’de Safiye’nin, Batman’da Hasret’in, Mardin’de Ceylan’ın ve daha nice kadının suretinde çıkıyor karşımıza. O gün Hediye için reva görülen yazgı bugün hâlâ kabul görüyorsa katil asla tek kişi değil demektir. Bir kitap boyu bunu görüyoruz. Değiştirilemeyen, asla sorgulanamayan bir yazgı belirliyorsa hâlâ hayatlarımızı ve Hediye’nin ölüsünü mezarlığa almayanlar bugün aynı cüretle boy gösterebiliyorsa eğer hepimiz suçluyuz. Bunu sorguluyoruz bir kitap boyu. Ve düşünüyoruz! O kadınların hiçbiri öyle sessizce çekip gitmedi hayatımızdan. Her biri başka bir öğreti kattı aslında. Kimi tarifi imkânsız yaralar açtı, kimi güvendiğimiz kavramları yıktı gitti kimi de adalet duygumuzu deşti geçti. O çığlık çığlığa giden kadınların seslerine ses katmak boynumuzun borcu. Ayla Kutlu da yazarak yükleniyor bu borcun sorumluluğunu. Çekinmeden, korkmadan adeta kör göze parmak sokarak yapıyor bunu.

Bütün bu duygularla bugün bu satırları okumak, gerçeklerle yüzleşir olmak zor. Fakat elbette ki zorluk güçsüzlüğe eşit değil. Haksızlığa, hukuksuzluğa, insanca yaşamaya dair yazan, direnen tüm kadınlar umudumuz; yolun yolumuz olsun Ayşad Bahu!

*Mekruh Kadınlar Mezarlığı, Ayla Kutlu, Bilgi Yayınevi, 1995.