Samimiyet, cesaret, sanat…

Toplumsal baskının artmasına paralel olarak sanat eseri üretmek güçleşir, imkansız hale gelir. Yani imkansız hale gelen şey aslında samimiyettir. Karışık görünmesin, özetle sanat yapamıyorsan ki samimi olamıyorsun da manasına geliyor bu, o vakit insan da olamıyorsun demektir. Cesaret edemiyorsan ve dayanışamıyorsan o vakit de insan olamıyorsun ki cesaret de sanattan ayrı bir başlık değildir

Samimiyet, cesaret, sanat…

Doğuda sanat zordur.

Doğrusu edebiyat en başta olmak üzere sanatın tüm formları bir arınma ve tümüyle, kaçınılmaz bir şekilde samimiyet ve bir hesaplaşmadır. Bir anlamda hayatın ta kendisidir. Bu hayli tok görünen uzun ilk cümlemden de fazla etkilenmemek gerekir. Örneğin başta edebiyat olmak üzere sözüm hiç objektif değil. Terzopulos’un Persler’i, Tom Watson’un Gılgamış Destanı ve Thomas Richards’ın Son Bir Nefes gibi işlerini düşününce, Full Metal Jacket’i örneğin düşününce bu sözün sübjektifliğini de anlamak kolay ki ben bile anladım. Sanırım ilk cümlemdeki en önemli kelime samimiyet. Hesaplaşma kelimesinden de önemli. Ne ile, neyle tam olarak hesaplaşabiliyoruz ki?

Belgesele gelince, belgesel bir kaçıştır. Kimse alınmasın, en azından benim yaptığım kadarıyla. Sıklıkla düşündüğüm şey bu kaçışımı durdurmak. Kaç kaç nereye kadar. Ki benim kaçışım bir maratona benziyor artık, hayli uzun, neredeyse otuz yılı aşkın bir kaçış.

Her sanatçının tek bir temel öyküsü olduğunu düşünürüm ve bu da kötü ve eksik bir şey değildir. Bu sıklıkla şahane ve özgün bir şeydir. Karaktere ve yaşamı başka bir forma dönüştürme yeteneğine, şansa ve hırsa bağlı olarak da yaygınlaşır ya da yaygınlaşmaz. Bu da çok önemli değildir. Ama Çehov’u biliyor olmamız insanlık için bir kazançtır ve önemlidir.

İnsanlardan kaçarak sanat yapmak

Sanatın bir samimiyet olduğu ve belgeselin de bir kaçış olduğu kabul edilirse belgeselin bir sanatsal form olmadığı da neredeyse matematik bir yöntemle kanıtlanmış olur. Bunun, yani samimi bir itiraftan kaçışımın, bir başka deyişle belgeseli seçişimin kendi yaşantımın zorluklarından kaynaklanan önemli gerekçeleri var: Çok sıcak ve anlamsız bir yaz hatırlıyorum. Çok sevimsiz ve tozlu tül perdeler, yaz nedeniyle, yazlığa giden bir ailenin terk ettiği bir evde, yalnız ve mutsuz hazırlıklarını yaptığım ilk filmlerimden biri, neredeyse ilk kurmaca denemem…

Bu film aynı zamanda yüksek lisans tezim de olacaktır ve çok şanslı mı çok şanssız mı demem gerektiğini bilemediğim bir kaderi(m) olacaktır. Çok küçük de olsa bu filmin yapımını karşılayacak param yoktu ve o nedenle bir arkadaşımın boş evine geçmiştim. Tozlu tül perdeler… Antalya, Finike ve bekleyip durduğumuz Birhan… En sonunda gelmişti ve Finike’deki pansiyona ulaşmak için 999 basamağı tırmanmış, kendi dehasıyla yaptığı steady camleri getirmiş ve kan ter içindeydi. “Hocam bir şort Allah rızası için” dedi ve ona odayı tarif ettim, beş dakika sonra kırmızı ve siyah puantiyeli bir streç şortla geri geldiğinde anneyi canlandıracak olan oyuncumuz haykırdı: Bu benim streçimi giymiş.” Sonuçta yalnızca odayı şaşırmıştı ama her şey büyük mesele oluyordu. Öpüşmek bile ama bunlara girmeyeceğim.

Bu filmin yapım süreci o kadar dertli oldu ki sanıyorum bu nedenle deneysel ve belgesel yapmaya yöneldim. İnsanlarla uğraşmayayım, etrafımda az insan olsun da ne olursa olsun. Belgeselde de etrafta hayli insan oluyor ama en azından kameranın karşı tarafında ve onlarla aynı otelde uyumuyor ve onların ekipten olduğu ve sorumluluklarının sana ait olduğu, yemeklerini, kaprislerini şunu bunu düşünmen gerektiği duygusu kurmacadaki kadar yoğun olmuyor. Belgeselin aktörleri ile daha seyrek dokunmuş bir ilişki yaşıyorsun. Çok yakın değil. Deneysel film ise çok daha iyi, ortalıkta hiç bir insan olmayabiliyor. İnsanlardan bu kadar sıtkı sıyrılmış biri olarak sanat yapmak da ne menem bir şey sorusu sizin aklınıza geldiği gibi benim de aklıma geliyor. Bilmem. Zaten yazı benim kişisel sorunlarımın ötesinde bir şeye işaret etmeye çalışıyor ama…

Hiç yalansız bir hayatı düşünün

Temel sorun şudur aslında, hem bireysel ve hem de tür olarak farklı olduğumuzu düşünmek hoşumuza gider. Temel tartışma konusu budur. Genele bakarsak yani insanı diğer varlıklardan farklı kılan şeyleri anlamak gerekirse aklımıza birkaç şey gelir: Sanatsal üretim, dayanışma ve aşk. Ayrıntılarına girdiğimiz zaman bunların şu ya da bu şekilde hayvanlarda da olduğu kanıtlanabilir ve hayal kırıklığına uğrarız. Hay Allah biz de ayıptır söylemesi hayvanmışız, ya da hayvandan bir farkımız yok gibi bir duyguya kapılırız.

Belki de bu konuya bireysel baktığımızda bu farklılığı yakalamak daha kolay olabilir. Buluşlar, sanat eserleri, dayanışma ve cesaret öyküleri içinde öyleleri vardır ki insan türüne ait olduğumuzu anlarız ve bunun için gurur duyarız ve rahatlarız. Keith Jarrett, Bach, Mandela, Che, Assange, Steinbeck, Orhan Veli bu nedenle önemlidir. Onlar hayvan olmadığımızın kanıtlarıdır.

Toplumsal baskının artmasına paralel olarak sanat eseri üretmek güçleşir, imkansız hale gelir. Yani imkansız hale gelen şey aslında samimiyettir. Karışık görünmesin, özetle sanat yapamıyorsan ki samimi olamıyorsun da manasına geliyor bu, o vakit insan da olamıyorsun demektir. Cesaret edemiyorsan ve dayanışamıyorsan o vakit de insan olamıyorsun ki cesaret de sanattan ayrı bir başlık değildir. Mandela’nın hayatı bir sanat eseri değil midir? Jerzy Kosinsky’nin tüm yaşamı ve eserleri cesaretle yıkanmamış mıdır? Lütfen bütünüyle samimiyet yani tümden bir dürüstlük içinde yaşadığımızı düşünün; hiç yalansız bir hayatı düşünün, işte sanat budur. Yalansız bir yaşam. Burada şiddete yer yoktur. Yalan olmazsa şiddet olmaz.

Bir çıkış var mı?

Tüm sorunlarına rağmen görece olarak batı toplumlarında, işte İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da biraz mümkün olan ve bizim gibi doğu toplumlarında mümkün olmayan şey budur. Oralarda samimiyet dolayısıyla sanat olabilir. O zaman sen doğudan ne yaparsın, sanatmış gibi bir şeyler yapmaya çalışırsın. En azından kendim için söyleyebileceğim şey budur. Bu çok ciddi bir sorundur. Baştan şunu bunu şu sorunu bu sorunu söyleyemeyeceğini, herhangi bir formda paylaşamayacağını bilerek bir işe girişmek. Bu ilerlemeyi engelleyen, insanı sabitleyen hiç de hoş olmayan bir durum ve duygudur. Bugün Türkiye’de her geçen gün ağırlaşarak yaşanan gerçeklik budur. Benim sıklıkla yaşadığım budur.

Peki bu kör ve çıkışsız görünen karanlığın bir çıkışı var mı? Ben bu çıkışı kendi adıma aramayı sürdürüyorum. Ancak dünyayı ve Türkiye’yi bir bahçeye benzetirsek daha yeşil olacağına daha sararıyor ve kahverengileşiyor bahçe. Dünyanın her yerinde daha bağnaz olan daha tutucu olan bir toplum gücünü arttırıyor. Kör, kötü ve anlamsız bir şiddet güçleniyor ve yayılıyor. Bu Freud ve Einstein’in daha insani bir toplum yaratmak adına adaletin, ezilen ama dayanışma bilincinde birleşmiş sınıfların ve kamunun elinde tutması gereken sağaltıcı potansiyel şiddetle alakası bile olmayan kötücül, karanlık ve hastalığı, virüsü yaygınlaştıran bir şiddet.

Bu şiddet artacak.

Enine boyuna, uzayın tüm bağlamlarında, boyutlarında, tekrar tekrar tekrarlanarak dizilerde, internette, sokakta, okulda, devlette, ailede, filmlerde ve bodrum katlarında beyaz gömleklerinin kolları sıvanmış elinde tabancalı adamların, sandalyeye bağlanmış ağzı yüzü kan içinde diğer adamların, kadınlığından sıyrılmış, erkeğe dönüşmüş veya sürekli yalancı, ahlaksız, ara bozan karakterler yüklenmiş kadınların dünyasında herkesin sorunu ve sonu aynıdır: Samimi olamazsın, sonsuz bir yalanı yaşamak zorunda kalırsın, sana bunu her biri yüz dakikalık dizileri çeken bir yönetmen olmak olarak dayatırlar, orada yetmiş iki saattir uyumadan çalışmak zorunda olan bir teknik ekip olarak dayatırlar ikide bir biri ya elektriğe kapılır ölür ya diğeri düşen bir demir direğin altında kalır ölür. Sana bunu asgari ücretle yaşamak ve çocuğunu doyurmak olarak, seçimi apaçık kazanmış bir adayın kul hakkını yemek olarak dayatırlar ve susarsın. İşte bu ortamda sanat olmaz, dayanışma olmaz, samimiyet olmaz ve insanlık ölmüştür.

ibrahim ethem abdulkadir hayrettin özgüven