Nazi Almanyası’nın “Vatan Emniyet”inde bir gün: Klapperfeld Polis Karakolu ve Cezaevi

“...Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin...” Franz Kafka, daha sonradan kitaplaşan mektuplarından birinde böyle diyor. Yahudi Soykırımı’nı konu alan 2014 yapımı Yalan Labirenti filminde soruşturmayı yürüten savcılardan biri ise, daha sonradan bir Türk aydınının Diyarbakır Cezaevi için söyleyeceği gibi; “Bu kadarını bilemezdik” diyor. Bu kadarını bilemezdik

Nazi Almanyası’nın “Vatan Emniyet”inde bir gün: Klapperfeld Polis Karakolu ve Cezaevi

Klapperfeld Cezaevi’nin ismini duymam, Rosa Luxemburg Vakfı’nın eyalet toplantısına katılmamla oldu. Bu kötü üne sahip eski cezaevinin, “Faites votre jeu” İnsiyatifi’nin de girişimiyle müzeye dönüştürülüp 2015 yılında halka açılan binasına gitmeye bu sayede karar verdim.

Aslında, cezaevinin geçmişi, Naziler’den çok daha eskiye gidiyor. O da tarihin seyrinde, yer değiştirmeden ülke değiştiren mekanlardan. Prusya, Weimar Cumhuriyeti, Alman İmparatorluğu (Nazi Almanyası), Batı Almanya ve günümüzde Almanya Federal Cumhuriyeti.

1886’da inşa edilmesinden 2002’de tamamen kapatılmasına kadar geçen sürede çoğu siyasi olan yüzbinlerce tutuklu buraya getirildi, birçoğu burada işkence gördü.

Almanya’da 31 Temmuz 1932’de yapılan parlamento seçimlerinde oyların %37’sini alan Naziler iktidar oluyor. Hitler kısa süre sonra, 30 Ocak 1933’te Weimar Cumhuriyeti’nin feshedildiğini açıklıyor. O zamana kadar sıradan bir hapishane görünümünde olan Klapperfeld Cezaevi’nin insanlık dışı hale gelmesi de bu döneme denk geliyor. Önce olağanüstü yetki kanunlarıyla Hitler, tek adam haline geliyor. 1937’de çıkarılan suçlularla mücadele kanunu Nazi ideolojisinin “ortak düşman” fikrini ortaya çıkarıyor ve devlete ait olan her kurum “dış düşman” Sovyetler Birliği’ne ve “iç düşman” Yahudiler’e nefret siyaseti yürütüyor.

Bu nefret siyasetinin ürünlerinden biri ise Kasım Programı. Sinagogların yakılması, Yahudilere ait dükkanların yağmalanması bu programla “hukuka uygun” hale getiriliyor. Bu programdan yetki alınarak, 91 insan katlediliyor, 30.000 kişi tutuklanıyor veya çalışma kamplarına yollanıyor. Klapperfeld Cezaevi de buna hizmet ediyor.

Kasım Programı’nın yayımlandığı 1937’den Naziler’in Frankfurt’u terk ettikleri 1945’e kadar, çoğunluğunu siyasi mahkumların ve Yahudilerin oluşturduğu 615 kişi tutuklanarak buraya getiriliyor ve işkence görüyor. Klapperfeld Cezaevi, resmi verilere yansımayan şekilde, barbarlığın ve umutsuzluğun simgesi haline geliyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın geride kalması, hapishanenin kapanması için yetmiyor. Amerikalıların bölgeyi işgal sürecinde bu sefer çocuk hapishanesi olarak kullanılıyor Klapperfeld. Çocukların 3 günden fazla gözaltında tutulması kanunen mümkün değilken burada aylarca gözaltında tutuluyorlar.

1960’lara ve 70’lere gelindiğinde yükselen toplumsal sol hareketlere “önlem” olarak kullanılıyor. Rejimin tehlike olarak gördüğü her yürüyüş Klapperfeld’de bitiyor.

1980’den itibaren ırkçılığa itiraz edenlerin, eylem yapanların tutuklanarak getirildiği bir cezaevi halini alıyor. Naziler iktidar olmasa da ideolojileri korunmaya devam ediyor. 1985’te Nazi destekçisi olan NPD’nin protesto edildiği bir yürüyüşte , polis, TOMA ile Günther Sare’nin üzerinden geçerek onu katlediyor. Buna tepki gösteren yüzlerce kişi yine tutuklanarak Klapperfeld Cezaevi’ne getiriliyor. Tıpkı Naziler’in 1993’te, yaşları 4 ile 27 arasında değişen beş kişiyi öldürdükleri Solingen Katliamı’nı protesto eden 63 kişiye yapıldığı gibi. Aramalar sırasında taciz ediliyorlar, çıplak olarak sorgulanıyorlar, fiziksel ve psikolojik işkence görüyorlar. Yine 2001’de binlerce kişinin gerçekleştirdiği Nazi karşıtı gösteride 110 kişi tutuklanıyor ve aynı insanlık dışı muameleye maruz bırakılıyor.

Klapperfeld’in kurbanları, yalnızca sosyalistler, Yahudiler ve faşizm karşıtları değil. Bu cezaevi, dönem dönem sığınma talebi reddedilen insanların sınır dışı edilmek üzere bekletildiği bir merkez olarak da kullanılmış.

Kısa bir metro yolculuğunun sonunda binaya ulaşıyoruz. Dışı, ırkçılık karşıtı duvar resimleriyle ve yazılarla dolu. Cezaevinin kapanmasından sonra, sol çevreler, burayı, el birliğiyle yeni bir yaşam merkezine dönüştürmüşler. Bunu da mağdurların anısını ve mücadelelerini yaşatarak yapmışlar. İçeri girdiğimizde bilgilendirici broşürleri veriyorlar ve ziyaretçileri sergi alanına yönlendiriyorlar. Bu sergide cezaevinin tarihi, insanlık dışı muameleler ve kurbanlar görsellerle anlatılıyor, bilgiler, videolarla da destekleniyor. Çalışan gönüllüler, binanın her tür sergiye açık olduğunu söylüyorlar, ırkçı-gerici nitelikte olmaması şartıyla.

Yosun tutan kapılar, hücreler, o hücrelerde kalanların resimleri… Oradan çıkarken duvarlara yazı yazan mahkumları düşünüyorum.

“…Ve senin önünde kendimi yere atsam, ağlasam ve anlatsam bile, biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin…”

Franz Kafka, daha sonradan kitaplaşan mektuplarından birinde böyle diyor. Yahudi Soykırımı’nı konu alan 2014 yapımı Yalan Labirenti filminde soruşturmayı yürüten savcılardan biri ise , daha sonradan bir Türk aydınının Diyarbakır Cezaevi için söyleyeceği gibi; “Bu kadarını bilemezdik.” diyor. Bu kadarını bilemezdik.