Narsistlerin şafağı: Kötülük ve daha kötülük ve en daha kötülük!

Yeşilçam’ın efsane kötüsü Erol Taş’ı sokakta görse, taşla kovalayacak kadar “iyilik” konusunda hassas olan kitleler; ellerinde balta, Anadolu şehirlerinde hamile komşusunu sırf Alevi olduğu için parçalamakta beis görmedi bir vakitler. Tavuk kesemeyenler, çocuk boğazladı. Kötülüğün siyasallaşması diyelim buna

Narsistlerin şafağı: Kötülük ve daha kötülük ve en daha kötülük!

“Şark Ekspresi’nde Cinayet” romanını okudunuz mu? Ben okumadım ama farklı çevrimlerinden iki kez filmini izledim. Agatha Christie’nin en meşhurlarından. Romandı filmdi, altı yediyi ancak bulsa da bildiklerim, bu romanın, yazarın diğer eserlerinde olmayan bir sonu olduğunu düşünmüşümdür hep;  sanıyorum bir tek bu hikâyede katil cezalandırılmaz çünkü. Başkahramanımız  Müfettiş Hercule Poirot, bu kez de suçluyu teşhis edecek lakin bir tercih hakkı sunacaktır onlara. Çünkü müfettişin deyimiyle artık “vicdan ölü bir bebekle birlikte mezardadır.” Ve Adaleti tesis etmek nasıl da müşkül bir iştir.

Hikâye ilginç mi? Değil aslında! Trende bir yolcu öldürülür. Hasbelkader yolculardan biri olan bizim Poirot, -Puaro okuyun lütfen- esrarı çözme işini üzerine alır. Ve  çözer de! Ancak sürpriz sondadır. Neredeyse trendeki herkes katil çıkacaktır. Mr. Ratchett, yani maktul, “rezil, adi, aşağılık” adamın  tekidir. Amerika’da küçük bir çocuğun kaçırılıp öldürülmesi vakasına karışmış, lakin deliller yetmemiş ve serbest kalmıştır. İşte trendeki tüm yolcular bir şekilde bu trajedinin parçasıdırlar ve hayatları bu sebeple kararmıştır. Bir gece, harekete geçerler ve sırayla aynı bıçağı, hayatlarını karartan o çocuk katiline saplayarak intikam alıp huzur bulmak isterler. Ah ki ah! Hercule Poirot iş başındadır. Katillerin hiç şansı yoktur. Müfettiş, nihayet meseleyi idrak eder, çığ temizlenmeden hemen önce herkesi dağ başındaki bir tünelin ağzına toplar, vakayı tane tane anlatır ve haziruna katil olduklarını ikrar ettirir. Sonra silahı koyar masanın üzerine ve der ki: “Siz yarım kalan adalet için cinayet işlediniz. Ama bu suçtur ve ben sizi serbest bırakamam. Bunu yapamam! Ama siz bir cinayet daha işleyip cezadan kurtulabilirsiniz: Haydi, vurun beni!” Ölen çocuğun büyükannesi silahı kaptığı gibi müfettişe doğrultur ve sonra namluyu kendi boğazına dayar ve basar tetiğe. Agatha Christie, böylece okuru ve aslında vicdanları rahatlatmış olur. Çünkü katillerden biri sorumluluğu alıp intihar etmeye kalkmıştır. Heyhat! Silah boştur.

Tetiği çekip beratını alan büyükanne Mrs. Caroline Hubbard, aslında cinayeti planlayan olmakla birlikte ona bahşedilen o son bıçak darbesini sırası gelince vuramamış, içindeki tüm öfkeye rağmen bunu yapamamıştır. Kanımca, Agatha Christie, bilerek bunu kahramanına yaptırmamıştır. Çünkü yazar katilin masum olduğunu düşünmektedir. Ve büyükannenin içindeki insani hasleti koruduğuna, okuru bu şekilde ikna etmektedir.

Peki, Christie neden böyle bir yola tevessül etmiş ve müfettişine katilleri affetme inisiyatifi vermiştir? Çünkü her suç, cezası ile birlikte toplumsal vicdanda katlanılabilir bir nitelik kazanır. Ayrıca müesses nizamın devamı için de gereklidir bu. Pişmanlık maddesini bu ikisine -katlanılabilir ve sürdürülebilir olmak- ekleyin lütfen. Kanımca kötülüğün yol açtığı tahribat, böyle bir hikâye kurmaya sevk etmiş yazarı. Böyle bir suç ve cezasızlık karşısında, mütekabiliyetin meşruiyetini gözeterek bireysel intikama yol vermiş. Ki bu tür intikam talepleri, aslında hukukun ve dolayısıyla toplumsalın lağvedilmesi demektir. Çünkü toplum, Rousseau’dan bu yana bir sözleşme üzerine kuruludur. –Gerçekte neredeyse ilk homo sapiensten beri, hadi Adem ile Havva diyelim.

Kötülük ve hassas kitleler

Bir çocuğu fidye için kaçırmak ve sonrasında fidye ödendiği halde, öldürmek! Christie için bu katlanılmaz bir kötülüktür. İnfial yaratacak kadar büyük bir kötülük. Romana konu olan çocuk kaçırma hikâyesi gerçektir. Atlantik’i geçen ilk pilot unvanına sahip Charles Lindbergh’in bebeği, bu şekilde öldürülmüş ve kıtada yer yerinden oynamıştır.

Bu tür kötülükler bizi korkutur. Sıradan insanların kolayca yapamayacağı davranışlardır bunlar. Bir bebeği öldürmek, sakatı dövmek, ihtiyara zarar vermek, kadına vurmak ya da tecavüz etmek! Kim bunları yapmaya tevessül eder ki? Hadi tevessül etti diyelim. Ya cesaret? Bunun ortaya çıkaracağı tepkiden çekinerek geri adım atacaktır buna niyetli biri. Çünkü sosyal ve hukuksal olarak eşit ve birbirini de insan olarak görenlerin oluşturduğu bir toplumdan söz ediyoruz. Ama insanlıktan çıkarma faaliyeti devreye girerse işin rengi fena halde değişiyor. Mesela Yeşilçam’ın efsane kötüsü Erol Taş’ı sokakta görse, taşla kovalayacak kadar “iyilik” konusunda hassas olan kitleler; ellerinde balta, Anadolu şehirlerinde hamile komşusunu sırf Alevi olduğu için parçalamakta beis görmedi bir vakitler. Tavuk kesemeyenler, çocuk boğazladı. Kötülüğün siyasallaşması diyelim buna. Maraş’ta, Bosna’da sıradan bir mahalle kasabının insan kasabına dönüşme süreci.

Cinayet romanları savaş zamanı yazılamıyor o yüzden. Kötülük ve ölüm kitleselleştiğinde, cinayetin tekilliği, önemini de değerini de yitiriyor. İnsanların pırasa gibi doğrandığı sokaklarda, katil kim demenin önemi kalır mı? Ama daha da korkuncu katil yüzünü saklama gereği duymuyorsa artık, suçluyu aramanın anlamı kalmıyor? Çünkü suçlu, artık suç işlediğini düşünmüyor.

Sadece pırasanın doğrandığı zamanlarda da…

Siyasal sadizm için gerekli olan; ötekini, insan sıfatından soyutlamaktır. Faşist bir Hutu, ancak karafatmalaştırdığı zaman Tutsi’yi bıçakla doğrayabilecekti. Çünkü ona yaptığının kendisine yapılmamasını garanti edebilecek tek akıl yürütme burada. O yüzden 94 Nisan’ı Ruanda’sında, katiline şöyle sesleniyordu zavallı bir çocuk: “Lütfen beni öldürme. Bir daha Tutsi olmayacağım amca! Lütfen öldürme beni.”

Kötülüğün siyasallaşarak sıradanlaşması bu şekilde cereyan ediyor. Soykırım günleri kıyamet zamanlarına denk düşüyor daha çok. Savaş zamanlarına. O kahredici mülteci zamanlarına!

Ama normal zamanlarda da kötülük var. Sadece pırasaların doğrandığı zamanlarda da insanlar birbirlerine küçük dillerini yutturacak cinsten fenalıklar yapıyor. Sahi, iyilik ve kötülük nedir ki “Bu kadarı da olmaz artık!” dedirtiyor şahit olana. “Bir insan bunu dostuna ahbabına nasıl yapar?” Cevap basit ve hepimiz biliyoruz: Bir arada yaşamak için ötekilere katlanıyoruz. Kafamıza her estiğinde küsmüyor, kavga çıkartmıyor, aklımıza her geleni gönlümüzden her geçeni ifa etmiyoruz. Arzularımızı isteklerimizi kontrol ediyoruz. Çünkü ötekiler de bunu yapıyor. Ve bize katlanıyor. İşte bu katlanma eşiğine dair kurallar kitabına ahlak deniyor. Musa’nın On Emir’i, arkaik bir ahlak beyannamesi mesela. Ve üç aşağı beş yukarı bugün de geçerli. Ahlakın kanundan farkı ise meşruiyet eşiğinin yüksekliği.  Uymasa kanunen ceza görmeyecek ihtimal, yine de dikkate almaya devam ediyor bunu sıradan biri.  Yakalanmasa dahi yine de pişman oluyor yaptığına. Kim kendine ahlaksız olduğunu itiraf eder ki? Bu kötü bir şeydir. Ortalama insan için yani.

Çünkü ahlak, bizim bir arada yaşamamız, ürememiz ve üretmemiz, yani hayatta kalabilmemiz için kabul görmüş kaideler tableti olarak düşünülmez. Bu kadar nesnel bir bakış, bize değer katmaz çünkü. Biz insanlar, değerli olmak isteriz. Ahlak bize o değeri atfeder. İyi olmak, iyi hissettirir. Değerli ve özel!  Cemiyetin bütünlüğü ve bekası için bir şey yapmak duygusu. İşte bu duyguyu, yere düşmüş bir ekmeği kimse görmeden kaldırdığımızda da hissederiz. Bir yaşlıya yer verdiğimizde de. Şu kesin ama: Bir başkası görürse bu iyiliği, hissetmek daha bir kolaylaşır. Çünkü eyleme tanıklar bulmuş olursunuz.  Görmeseler bile görecek hale getirirsiniz. Sağda solda, olmadık zamanda; yazar, çizer konuşur, fısıldarsınız. Hızınızı alamazsanız ötekileri, o iyiliği yapmamış olmakla itham eder böylece ne kadar özel bir insan olduğunuzu sağır sultanlara duyurursunuz. Değerli hissetmek de bir yere kadar değil mi ya!

Kişiye özel etik

Yıllar önce bir pankart görmüştüm. Herhalde hazırlayan Emniyet Müdürlüğü idi: “Vicdan içinizdeki polistir.” Böyle yazıyordu bezin üzerinde. Aslında denilmek istenen ahlaktı.. “İyi” ve “Kötü” ayrımını yapmamız için vicdanın ahlaka ihtiyacı var çünkü. Pankarta göre içimizdeki polisi görüp kötülükten uzak duracaktık. Lakin görülen o ki herkes o polisleri satın alıp bodyguardı yapmış. Daha ötesi en pespaye davranışların vicdan ve ahlak adına savunulduğu bir dünya burası. Herkes, ahlakı kendine yontuyor! Herkesin ahlakı, kendine yontuyor! Etik Özelleştirme Kurumu iş başında. Kişiye özel etik yani. Ve bu kurum, bireyi özgür kılıyor: Çünkü kurallar artık sadece ona  çalışacak! Mutlu kılıyor; çünkü ne yaparsa yapsın hep ahlak dairesinde kalacak!

AKP’nin yükseliş yıllarıydı. Araçta radyo dinliyorum. Hilmi Yavuz konuşuyor. İnsanın iç  çatışmasına ilişkin güzel bir sohbet. O zamanlar TRT’ye çıkabiliyor hoca. Spiker, insanın kendisine ne kadar acımasız olduğundan dem vuruyor. Hilmi Yavuz, şiddetle itiraz ediyor buna. İnsanın iç sesiyle baş başa kaldığında, kendisini yerden yere vuruyor sanıldığı, oysa insanın en kolay affettiği kişinin yine kendisi olduğunu söylüyor. Zavallı spiker, nakavt olduğu için köşesine taşınıyor o sırada. Şair tam da o içerdeki polisin nasıl satın alındığına dair detay veriyor. Vicdan ve ahlak meselesinde bireyin vasatı kronik bir genel af ilanıdır.

Sözün özü, ahlak neden vardır? Çünkü insanlarda toplum halini sürdürmek zordur. Neden zordur? Çünkü toplum sınıflıdır, kastlıdır, altlı üstlüdür. TOKİ konutları bodrum katlıdır. Sel geldiğinde alttakiler için boğulmalıktır.

İktidar ve mülkiyet; ahlakı güç ilişkisine uygun modifiye eder. Nasihat eden nasihatten münezzehtir. Bir hırka bir lokma felsefesini vaaz eden imam, ipek libaslar içinde mükellef sofralarda, gününü gün eder. İşte bu tiyatroya ikna etmek için “inananları,” iyilik ve kötülük ayarlarıyla mütemadiyen oynamak gerekir. İnsanları bu saçmalığa ikna etmek gerekir. Din ve Diyanet, bu işe yarar. Ahlak Bilgisi öğretmenleri, bunun için sınav yapar.

Lakin iyilik ve kötülük sadece iktidar, mülkiyet ve sınıf çatışması denizinde seyretmez. İnsan varoluşunu kötülük üzerine de kurabilir; ya da o varoluşu gerçekleştirirken ortaya çıkan sonuç da  kötülük olabilir. Şu kainatta kendini, sadece kendini, özel ve biricik ve  değerli hisseden insandan daha tehlikeli ne olabilir?

Siyasal kötülük, bir grubun, –hangi ilahtan ya da lojiden mantığını alıyorsa, işte onun üzerinden!- ötekini değersizleştirip kendini ötekilerden daha insan ilan etmesiyle ortaya çıkar. Sıradan kötülüğün de mantığı buna benzer aslında. Ekonomik sosyal çıkarlarımız ve hayatta kalma arzumuz kötülüğümüzü tetikler. Ötekine zarar verme arzumuzu yani. Ama bu arzumuzu provoke eden bir özellik var ki ortada hem iktisadi çıkar hem de başka bir zorunluluk olmadığı halde insanı kötüleştirir, hatta filmlere konu o karanlık vadinin içine çeker.

Değerli hissetmenin peşinde

Sahi insan neden güçlü olmak ister? Frodo’yu ayartamayan yüzüğü düşünün. Herkesin peşine düştüğü şu meşhur yüzük! Neden mutlak gücü arzular Tolkien’in kahramanları? Yıldız Savaşları’nda Darth Wader neden kötülüğü tercih eder? Ya da Harry Potter’da Lord Woldemort? Çünkü mutlak değerin peşindedir hepsi. En güçlü olduğunuzda en değerlisinizdir. Ve değer iyi hissettirir. Bir tür ölümsüzlük duygusu. Ama Robinson Crusoe için böyle bir değerin anlamı yoktur. Sömürü için sömürülene nasıl ihtiyaç varsa narsisizm için de hayranlara ihtiyaç vardır. Narsiste tek bir ayna yetmez! Lakin tek bile olsa masaldaki gibi dile gelip ne kadar güzel olduğunu söylemelidir ona! Ama bu da tatmin etmez.  Konuşan aynaların sayısı çoğalmalı ve ikrar üstüne ikrar etmelidir hayranlıklarını. Ego, varlığını ötekilerin hayranlığı üzerinden mümkün kılıyorsa, diğer egolar sadece konuşan aynadır. Özne olma ehliyetleri yoktur narsist gözünde. Masalda kraliçenin aynayı kırdığı anı hatırlayın. Başka bir güzelin varlığını ikrar ettiğinde ayna, artık işlevini yitirir ve kırılmayı hak eder. Aynanın işlevi, kendi gerçeğini yansıtmak değildir. Duyulmak istenen neyse onu söylemektir. O yüzden narsistin dostluğu aynanın köleliği ile koşut gider.

Hepimiz değerli hissederiz. Tesadüfen insan olduğumuzu bilsek de ne diğer canlılar gibi ölmek isteriz ne de sıradanlığa razı bir hayat sürmek. Dağdaki çobandan residence’da şehri süzen CEO’ya kadar böyledir bu. Tamam, o CEO, çobandan çok daha insan sıfatını haiz görür kendini. Bunun saçmalık olduğunu bilse de…

Değerli hissetmek kötü bir şey değil. Varoluş bilincimiz bu değeri tetikler. Elimizde değil çünkü. Lakin  değer için mukayese şarttır. Tek başına varolmuyoruz, insan sosyal varlık. Kime, neye göre ve niçin değerliyiz diye düşünüp dururuz. Ötekilerin onayını isteriz. Bunun için çaba harcar hatta pazarlıklar yaparız: Beni beğenirsen seni beğenirim! Evet, biri bizi kucağına aldığı anda kendimizi değerli hissetmeye başlarız. Yokluktan gelip yokluğa giderken o aradaki varlık yolunda bunu hissederiz. Bu acıtan gerçeğin ötesi çoğunlukla kurmacadır. Beyaz Siyaha, Sünni Aleviye, Türk Kürde, Avrupalı Asyalıya göre daha değerli hissedebilir kendini. Şehirli köylüye, zengin yoksula, doktor duvarcıya, profesör garsona  göre daha  değerli hissedebilir. Hiçbir anlamı olmadığını bunun ciltlerce kitapla anlatsanız da bu hissediş devam edecektir. Çünkü ah şu loji silsilesinde anlatılan  kahrolası hakikatler! Değer arzumuzu kışkırtmak için nelere başvururuz daha. Din, bilgi, hümanizm, siyasi doğruculuk…

Narsistin isteği

Sıradan hayatlar yaşayan ortalama insanlarız. Lakin sıradan bünyelerimizde dahi yeterince Dr.Jekyll ile bir miktar Mr.Hyde mevcut. Şu meşhur İngilizin tuhaf vakasından bahsediyorum. Stevenson’ın romanı, uçlarda gezinen iyi niyetli bir doktorun bilimsel araştırma sırasında, içindeki saklı kötülüğü nasıl ortaya çıkardığını anlatır. İçimizdeki şeytan meselesi yani. Herkes, şeytan ve meleği aynı anda taşır içinde. İdare edecek kadar iyi ve kötüyüz. Ama kimimizin pençe ve toynakları haddinden fazla büyük.

Neden şaşırtıyor kiminin kötülük seviyesi bizi. Herkes kendini özel hissederken kiminin özel hissetme derecesi neden diğerlerini bu denli rahatsız ediyor? Kıskançlık? Haset? Hayır! Çünkü tehlike çanları çalmaktadır. Narsisizm, insanın kendini değerli hissetme eşiğinin toplumun bütünlüğüne zarar verecek ölçüde geçildiği  bir psikozdur. Narsist akıl ile birlikte yaşayabilmek, ancak biat ve köleleşmekle mümkündür. Narsistik değer, ancak ötekinin değersizliğini ilan etmesi üzerine hükümran olur. Bu özgür bir ruhun kainatta tek başına kanat çırpması değildir. O kanatlar başkasının uçmasını engellediğinde ancak o sözde özgürlük, narsist için anlamlı olacaktır. Narsist o yüzden kendisiyle ilgili gibi gözükürken ötekilere ilgisini yoğunlaştırır aslında. Ötekilerin beğenisi, ötekilerin boyun eğişi, ötekilerin hayranlığı, ötekilerin nefreti… Evet, nefret de şiddetli ilgi anlamına geldiği için narsist tarafından talep edilir. Hatta ortada yoksa yaratılır. Çünkü ötekinin ilgisi olmadan soluk alması imkansızdır bu kişilerin. Düşünün, hangi kendini beğenmiş inzivaya çekilebilir ki? Kendini beğenmişler topluluğu bu sıfatı ancak ilişki sırasında hak eder. Kısaca bir kendini beğenmiş, kendisini beğenenlere muhtaç bir bağımlı ve zavallıdır. O yüzden tehlike arz eder. O yüzden Narsist için “değerini” açığa çıkartacak her söz her eylem her olay önemlidir. O kendinden menkul değerlerin kimse farkına varmıyorsa o halde yapılacak şey olay çıkarmaktır.

Çok özel olduğu için sürekli hedefe konulduğunu düşünen bir narsist için kimsenin kendisiyle ilgilenmemesi kadar korkunç bir durum olabilir mi? Bu nedenle narsist, insanların sulh içinde konuşup tartışabildiği ortamlarda boğulur. Böyle bir ortamda yıkıcı varoluşunu gerçekleştiremez. Bir tür ölüm hali! O yüzden öfke ve nefretle yüklü bir ortamı tetiklemek için her türlü kötülüğü yaratmak arzusundadır. Kötülük öyle bir hâl alır ki mesela, dostlarının yasını tuttuğu yeni ölmüş biri hakkında, olabilecek en incitici en korkunç ifadeleri kullanabilir. Tepki gördüğünde ise herkesin kendisinden nefret ettiğini iddia edebilir. Ve tüm bunları yaparken ahlakı, siyasi değerleri velhasıl her türlü argümanı, mağduriyetini tesis etmek için kullanabilir.

Kendini değerli hissetmek için laboratuara girebilir, masanın başına oturup yazabilir, dağlara çıkıp keşif yapabilir, aşk peşinde koşabilir ya da ötekileri değersizleştirir ve dikkat çekmek için su kuyusunu bile kirletebilir. Narsizmi öteki varoluş sancılarından ayıran budur. Beraber değerli hissetmek değil. Bir kişinin yüceltildiği ritüelistik bir efendi-köle klanı! Bu yüceltmenin siyasal karşılığı diktatörlüktür.  Liderin ne yaparsa yapsın haklı çıkarıldığı, ne ederse etsin değerinden zerre yitirmediği bir kurmaca-mekanizma ve bu kurmacanın kurumlar tarafından sürekli üretildiği bir siyasal narsisizm.

O ne derse o

Kötülük, ahlak dışıdır. Ama kötülük, kendini siyasi, dini, bilimsel ve hatta ahlaki gerekçeler bularak haklı ilan eder. IŞİD’e bir bakın: Hiçbir vahşeti kötülük olsun diye yapmıyor nihayetinde. İslami esaslar üzerine hareket ettiğini ilan ediyor ve ütopyasında asrısaadet yazıyor. Yani bu korku filminden fırlamış  postmodern fundamental barbarizm de mutluluk vaat ediyor. Nazizm’i düşünün. Neden Germen ırkının üstünlüğünü savunuyordu ki? Elbette biyolojik zaruretten! Köle efendi ilişkisi doğa yasasıydı. Yoksa Naziler kafalarına göre kötülük yapıyor değildi. Kötüyse dünya kötüydü. Onlar ne yapsın?

Şahsi fenalık meselesindeyse bugünlerde, siyasi doğruculuk hâkim popüler kültüre. Yani, kendinizi haklı çıkarmak için bir meseleyi mutlak iyilik ve kötülük üzerine inşa etmeye çalışarak, toplum, tarih ve doğa arasındaki holistik yapıyı yok ederek hayatı bir hayal perdesine indirgemek. Tarihin ve ilişkilerin renkliliği, incelikleri ve şeytanın detayda sakladığı hususları göz ardı etmek. Amaç zaten gerçeği bulmak değildir.

Siyasi doğrucu olarak narsist, mükemmeli kendisinin temsil ettiğini iddia eder. Toplumdaki en doğru insan odur. O yüzden ne derse doğru kabul edilmelidir. Alın teriyle sadece o çalışır, kazandığı para en helal olan da bizzat kendisidir. Kimi savunuyorsa, temsil ettiği yüce değerlere layık olduğu içindir. O yüzden, o kişi, kurum ya da parti desteklenmelidir. Kendisinden gayri ne varsa yalan dolan, ahlaksız ve sahtedir. Böyle bir insanın çevresine kümelenmiş insanların vazifesi, bu mutlak hakikati teyit etmek ve her sözünde bir keramet olduğunu bilip onay vermektir. En küçük bir itiraz, korkunç bir öfke patlamasına neden olacaktır. Narsist affetmez, acımaz, görmezlikten gelmez. Çünkü o insanlığı, hakkaniyeti, adaleti, masumiyeti, hürriyeti, eşitliği ve dahi şu kâinatta olabilecek en uhrevi ne kadar fikir ve his varsa hepsini şahsında temsil etmektedir. Dolayısıyla ona karşı koyan yoldan çıkmış olur.

Böyle bir fenalığın çevresine kümelenmiş insanların sado-mazo ilişkisine benzer bir sembiyotik ilişki geliştirdiği görülür. Narsistin ağzından ne dökülürse onaylamak ancak akıl gözünün çıkarılmasıyla mümkündür. Mesele akıl değildir ama. Mesele, bu bağımlılık ilişkisinden sağlanan tatmindir. Mutlak iyi’yi temsil ettiğine inanılan ve lafazanlığı, örgütçülüğü, pratik zekâsı, iş bitiriciliği gibi çevresinde pek görülmeyen birtakım özellikleri ile öne çıkan birey; bağımlı ayna-kişiliklerde haz duygusunu tetikler.  Ayna-kişiler de tabi oldukları Narsist kadar fenalığın parçası olurlar. Salem’i düşünün. Bir düzine kız çocuğunun kitlesel psikozuna boyun eğip onlarca kadını cadı diye sallandıran bir toplumda psikotikler kimdi sahi?

Yazı buraya kadar. Bu haliyle bile uzun oldu, farkındayım. Ama son bir cümle daha gerek bağlamak için.

Herkesin eli sopalı bilge edasıyla dolandığı, özeleştiriden bihaber “mükemmel” insanlardan oluşan bir toplumda; “iyilik” ve “kötülük” üzerine düşünmek pek kolay değil.

İşe bir Hamlet Aynası edinmekle başlamalı belki de…

 

26.05.2019 Pazar saat 19:13 Mutfak, Üçkuyular  İzmir