Mistral’in getirdikleri ve “en yeni” Foça: Marsilya

Mistralli bir Marsilya gününde şehri gezen birine “Eee, seyahatin nasıldı?” diye sorarsanız alacağınız ilk cevap önceden bellidir: “Çok rüzgârlıydı”

Mistral’in getirdikleri ve “en yeni” Foça: Marsilya

Milattan önce 6. yüzyılda bir gün, tuttukları balıkları ağlardan ayıklayan Foçalı balıkçıları kötü bir sürpriz bekliyordu. Şehir artık başkalarına aitti ve Akdeniz’den tutulan balıkları, ağlardan artık başkaları ayıklayacaktı. Persler sonunda Ege kıyılarına da ulaşmıştı ve Foçalıların şehri teslim etmek dışında bir çareleri kalmamıştı. Ayrıldıkları yere bir daha geri dönmediler. Batıya gittiler, Akdeniz’i takip edip gidebildikleri neredeyse en uzak yere. Orada Foça’yı yeniden kurdular ama Massalia adıyla. Lavanta bahçeleri, onlara komşu oldu. Kurdukları bu liman Fransa’nın Akdeniz’in en büyük limanı haline geldi. Aziz Charles Tren Garı’nın kapısından dışarı çıkan ve şehri seyreden her İzmirli biraz da bu yüzden kendini evinde gibi hissetmeye başlar. Bende olduğu gibi.

Lisede coğrafya dersleri, müfredatın saçmalığına ve ezberlenmesi gereken ama gereksiz olan birçok bilgiye rağmen hep ilgimi çekerdi. Çünkü her zaman duvarda asılı bir harita olurdu. Penceredeki Güvercinada manzarasından gözümü kaçırıp tahtaya baktığımda yine bir harita gördüm. Bu harita, “Akdeniz’den Esen Rüzgârlar” haritasıydı. Lodos, Bora, Sirocco, Leveche, Mistral… Sonuncusunun, liseyi okuduğum yerden binlerce kilometre uzaktaki bir duvar resmiyle kendini hatırlatacağını tahmin edemezdim. Duvar resminde saçları rüzgârın etkisiyle uçuşan genç bir kadın vardı ve altında da “Oh le Mistral” yazıyordu. Mistralli bir Marsilya gününde şehri gezen birine “Eee, seyahatin nasıldı?” diye sorarsanız alacağınız ilk cevap önceden bellidir: “Çok rüzgârlıydı.

Uçak biletlerinin otobüs bileti kadar ucuz olduğu bir günde, bir öğrencinin yapması gereken şeyi yaptık. İki arkadaşımla birlikte birkaç dakika içerisinde biletlerimizi almış ve hazırlıklara başlamıştık. İki saate yakın süren bir uçuş sonrası Marsilya’ya indik. Kaldığımız otelden bir şeyler içmek için çıktıysak da yarı yolda geri dönmek zorunda kaldık. Pek sıcak sayılamayacak bir yerde yaşamamıza ve ortalamanın üzerinde bir kalınlıkta giyinmemize rağmen seyahat boyunca bizi yalnız bırakmayacak olan Mistral bize kibarca, “Siz bugün bir şey içmeyin, otelde biraz dinlenin bi” dedi. Tavsiyesine uyduk ve nasıl olsa bir şehir her zaman rüzgârlı olamaz diye otele döndük. Sabah kalktığımızda havanın güneşli olduğunu görüp sevindik. Sevincimiz pencereyi açana kadar sürdü. Mistral bizi yine sokağa çıkmamamız konusunda uyarıyordu ama vaktimiz az olduğu için onu dinlemedik.

Önce otele yakın olan ve graffitilerle dolu Cours Julien Merdivenleri’ne gittik. Paralelindeki tüm sokaklar resimlerle dolu. Hepsini incelerseniz bu, saatlerinizi alabilir ve orada geçirdiğiniz birkaç saat sizi hasta edebilir. Nedeni, bu yazıdaki tüm soruların cevabı olan Mistral.

Oradan ayrıldıktan sonra tramvay yolunu takip edip Belsunce’ye geldik. Eminönü’nden ayırt etmenizin zaman alacağı bu bölgede Kuzey Afrika etkisi oldukça belirgin. Satılan ürünlerden konuşulan dillere, mimariden geleneksel kılık kıyafete küçük bir Marakeş sanki. Sokaklarda yürürken, Faslı bir arkadaşıma sorduğum soru ve aldığım cevap aklıma geliyor:

“- Fransa ülkenizi işgal etti ve yıllarca sömürdü. Neden Kuzey Afrika’dan bu kadar insan yaşamak için Fransa’ya gidiyor?

Doğrudur, Fransa bizim ülkemizi işgal etti ve sömürdü. Fransa’ya giden Kuzey Afrikalılar da sıranın kendilerinde olduğunu düşünüyorlar, işgal etme sırasının yani. Orada kalarak, her gün Fransızların gözlerinin içine bakarak orayı işgal ettiklerini düşünüyorlar.

Bunu başarabilmişler mi bilinmez ama ülkenin içinde kendi dünyalarını kurdukları kesin. Tıpkı Berlin’deki eski Türk, yeni hipster semti Kreuzberg veya Brüksel’deki Schaerbeek gibi.

Küçük Marakeş’ten çıkıp Marsilya Katedrali’ne doğru gidiyoruz. Büyüklüğü, mermerlerin ustaca kullanımı ve güzel kubbeleriyle bir kere daha “Fransızlar katedral işini biliyor” dedirten bir eser. Orada kalıp yapıyı saatlerce inceleyebilirsiniz. Biz on beş dakikamızı orada geçirdik ve Mistral birimizin güneş gözlüğünü aldı ve savurarak kırdı, diğer ikimize de gezi boyunca devam edecek hapşırıklar bıraktı.

Bu kadar rüzgar yedikten ve yokuş çıktıktan sonra Fransız mutfağına bir giriş yapmayı hak ettiğimizi düşünüp ucuz olan bir restorana oturuyoruz. Türkiye’deki ile karşılaştırılamayacak, Belçika’da da aynı usulle yapılan midye ve diğer deniz ürünlerini tadıyoruz. Bunun için eski liman bölgesinin arka sokaklarındaki restoranları tercih edebilirsiniz.

Hava kararmadan görmek istediğimiz için şehre tepeden bakan ve geçen ay yanan Paris’teki Notre Dame’ın küçüğü Notre Dame de la Garde’ya doğru yokuşu tırmanmaya başlıyoruz. Mistral ilk defa yardım ediyor bize. Yokuşu çıkarken çok yorulmuyoruz o yüzden. Şehre tepeden bakıyoruz. Dalgakıran ve yanındaki büyük dönme dolap. Kültür merkezi, kiliselerin çan kuleleri ve Fransız mimarisinin güzel evleri. Kilise kapalı ama yalnızca dışarıdan görmek için bile kilometrelerce yürümeye değer.

Güneş yavaş yavaş batıyor, havalimanında sabahlayacağımız için moralimiz bozuk. Yemek için aldığımız ama hiçbir zaman yemediğimiz konserve yeşil zeytini de yanımızda götürerek kıyıyı baştan sona turluyoruz: Aziz Viktor, Pharo Place, şehrin içerisinde olmasına rağmen küçük bir balıkçı köyüne benzeyen Vallon des Auffes. Kıyıda rüzgâr etkisini daha da hissettiriyor. Uçmamak için destek almak zorunda hissediyoruz.

Günün sonunda Mistral’in artık bizi rahatsız etmediğini anlıyoruz. Hatta şiddetini artırdığında bizi güldürüyor, bir an için yok olduğunda tekrar esmesini istiyoruz. İlginç bir alışkanlık gibi. Saçlarımız denize girmiş gibi tuzlu çünkü rüzgâr gün boyu Akdeniz’de ne varsa bize getirdi. Belki de Foçalılar bu yüzden kurdular burayı. Mistral belki terk ettikleri şehri, Foça’yı, Akdeniz’in tuzunu onlara geri getirir diye.