Kararı kim verecek?

YSK’nin vereceği karara dair kehaneti bir kenara bırakıp, tam da bu kararsızlık süreci içinde iktidarın yaptıklarına bakarak söyleyebileceğimiz şeyler de var

Kararı kim verecek?

Siyaset, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul seçimleri ile ilgili vereceği karara kilitlenmiş durumda. Ha geldi ha gelecek denen karar sürekli erteleniyor. Yukarılarda karardan çok kararsızlık havası esiyor. Ankara’daki “mühim” kişilere yakınlığıyla caka satan kimi gazeteciler seçimin yenileneceğini belirtip 2 Haziran diye gün de vermemiş miydi? Öyle olsaydı, YSK’nin şimdiye kadar çoktan karar vermesi gerekirdi. Ama olmadı. İstanbul seçiminin sonuçlarını kabullenemeyen ve sonucu değiştirmek isteyen Tayyip Erdoğan’ın gönlünden geçen ile yapılabilecekleri arasında fark var çünkü. O, şu anda devletin “tek adam”ı olsa da ne devletin çekirdeği (kontrgerilla) tek parça ne de devletin üstünde yükseldiği ekonomik ve uluslararası zemin bu farklı parçaların bir arada durmasını sağlayacak ölçüde sağlam. Bugüne kadar devletin diğer fraksiyonları üstündeki hakimiyetini şu ya da bu biçimde elde edilmiş seçim zaferleri ile sürdürebilen Erdoğan, 31 Mart’ta aldığı tartışmasız seçim yenilgisinin ardından artık Türkiye siyaseti açısından farklı gelecek planlarının dolaşıma girmesine engel olamıyor. Yani YSK’nin bir türlü sonuç açıklayamamasına yol açan kararsızlık hukuki güçlüklerin ya da Erdoğan’ın ince ayarlı mükemmel planlarının ötesinde devletin/kontrgerillanın kararsızlığının yansıması olarak karşımızda duruyor.

Bu da muhalefetin, karar bekleyen değil kararsızlık anına müdahale eden, 31 Mart’ta ele geçirilen inisiyatifi elden bırakmayan bir konumda olmasını gerektiriyor.

***

YSK’nin vereceği karara dair kehaneti bir kenara bırakıp, tam da bu kararsızlık süreci içinde iktidarın yaptıklarına bakarak söyleyebileceğimiz şeyler de var.

Erdoğan’ın tek parti iktidarını yitirdiği 7 Haziran 2015 genel seçiminin ardından yaptığı şey muhalefeti parçalama siyaseti idi. Kürt hareketine karşı saldırıya geçerek HDP’yi kriminalize etmiş, CHP’yi hareketsizleştirmiş, MHP’yi de yanına çekmişti. Şimdi yine benzer bir siyaseti izlediği görülüyor.

Seçim yeniletme tehdidi, herkesin kendine göre anlamlandırmaya çalıştığı “Türkiye İttifakı” söylemi ve organize linç girişimleri eşliğinde CHP’yi HDP’den ayrışmaya çağıran “eleştiriler”, muhalefeti bölüp teslim almaya yönelik tek bir stratejinin parçası gibi duruyor. En azından iktidarın birbirini tutmayan bütün eylem ve söylemleri ortak bir niyeti yansıtıyor: “Muhalefet parçalansın, bir kısmı emeğe ve Kürtlere saldırı programı ekseninde hükümete ortak olsun ya da muhalefet etmekten vazgeçsin.”

Öte yandan muhalefeti temsil eden 4 parti, kendi kökenlerine göre şaşırtıcı bir direnç ve uyum içinde görünüyor. 7 Haziran sonrasında muhalefete hâkim olan parçalılık ve kararsızlık, şimdi muhalefetten çok iktidarın dertleri olarak görünüyor. Erdoğan’ın YSK sürecini mümkün mertebe uzattırırken bir yandan “Türkiye İttifakı”na çağıran bir yandan muhalefeti tehdit eden dili, muhalefeti parçalamanın yanında, hatta belki de ondan daha çok çözülme emareleri gösteren iktidarı bir arada tutmayı hedefliyor.

Erdoğan’ın derdi muhalefetin birliği, dermanı ise muhalefetin parçalanması. 7 Haziran seçimleri sonrası CHP’nin ciddiye aldığı “istikşafi görüşmeler” teklifinin sonuçlarını savaş ve katliamlar eşliğinde iktidarın kendini zorla yeniden seçtirmesi şeklinde yaşadık. “Türkiye İttifakı” gibi özünde muhalefeti parçalamayı hedefleyen yeni tekliflerin ciddiye alınmasının da muhalefet açısından ölümcül bir hata olabileceği görülüyor.

***

Peki Erdoğan karşısında muhalefetin birliğinin ve kararlılığının güvencesi nedir? CHP, HDP, İyi Parti ve Saadet Partisi gibi bu dört birbirine benzemez partinin orkestra şefi kimdir? Bir üst akıl mı var?

Belki de bunlar, en azından bizler açısından tali sorulardır. Sürekli yukarılara ya da ufuklara bakarsak ayağımızı bastığımız zemini görmeyiz çünkü. Bu ülkede siyaset, Gezi Direnişi / Haziran İsyanı’ndan beri aşağıda yaşanan değişime yanıt üretebildiği ölçüde etkili olabilmektedir. Erdoğan’ın simgelediği gerici, neoliberal, ayrımcı, baskıcı siyaset karşısında gelişen toplumsal itiraz, ülkenin geleceğini temsil ettiği gibi, dört benzemez muhalefet partisini bugünkü konumlarına iten şeydir de. CHP’nin Adalet Yürüyüşü ve 31 Mart başarısında, HDP’nin bölge partisinden Türkiye partisine dönüşmesinde, İyi Parti’nin MHP merkezinden ayrışmasında, hatta Saadet Partisi’nin geleneksel İslamcı parti görünümünden bir nebze de olsa sıyrılabilmesinde Gezi sonrası açığa çıkan toplumsal itirazla ilişki kurabilme yetenekleri önemli bir belirleyendir.

Erdoğan’ın yenilgisinin temelinde de asıl olarak bu toplumsal itiraz yatmaktadır. Kendi başına örgütlü bir siyasal güç olmayan bu toplumsal itiraz, bugüne kadar her siyasal karşılaşmada o anki parti ve liderlerle, Erdoğan’a kaybettirmek üzere ilişki kurmuş, bu ilişkinin en azından bugüne kadar kalıcı değil faydacı/geçici bir ilişki olduğu da görülmüştür. Bu itirazın yokluğunda Erdoğan’ın şahsında simgeleşen düzeni değiştiren değil de onaran bir rol oynamaya daha yatkın olacak olan düzen içi muhalefet partilerinin, bugüne kadar Erdoğan’ın attığı zokaları yutmaması kendi “olağan akıllarından” kaynaklanmamaktadır.

Ama düzen içi muhalefetin krizin başka bir anında Erdoğan’ın (ya da temsil ettiği kontrgerilla fraksiyonun) da içinde olduğu bir “onarım gemisi”ne atlaması da mümkündür. Böyle bir ihtimal karşısında bizim açımızdan asıl sorun “yukarılardaki” kararsızlık karşısında aşağıdaki kararlı itirazı örgütlü bağımsız bir güce dönüştürüp dönüştürememekte düğümlenmektedir.