Hemşireler anlatıyor: İşim “kutsal”, işim 7-24 ama benim adım hiçbir yerde yazmıyor!

12-18 Mayıs Hemşireler Haftası'nda hemşirelerle çalışma koşullarını, performans sistemini, kreş hakkının önemini konuştuk. Hemşireler sağlıklı çalışma ortamı, kreşlerin 7-24 açık olmasını ve performans sisteminin kaldırılmasını istiyor

Hemşireler anlatıyor: İşim “kutsal”, işim 7-24 ama benim adım hiçbir yerde yazmıyor!

Bu hafta (12-18 Mayıs), toplama kamplarını aratmayan yatılı okullarda birer “melek” olmaları için her şeyiyle kendilerini mesleklerine adamaları istenen ancak çalışma yaşamında gerek statü gerek gelir ve iş koşulları anlamında ayrımcılığa maruz bırakılan hemşirelerin haftası.

Şişli Etfal Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çalışan iki hemşire ile mesleklerinin hayatlarına olumlu ve olumsuz yansımalarını, çalışma ortamında yaşadıkları sıkıntıları, performans sisteminin sağlık çalışanlarına etkisini ve kreş hakkını konuştuk.

Gece gündüz çalışıyorlar ama yaptıkları iş bile kendi adlarına yazılmıyor. Çalışma koşulları ve sosyal hakları, hemşirelerin gerçek ihtiyaçları gözetilerek düzenlenmiyor.

Bakanlıktan konuşma yasağı

Hemşirelerin adı bizde saklı. Çünkü konuşmaları yasak. Sağlık çalışanlarının sorunları başından aşarken Sağlık Bakanlığı da çareyi o sorunları çözmekte değil konuşmalarını yasaklamakta buldu. Geçtiğimiz aralık ayında çalışanlara, personel gizlilik sözleşmesi ve bilgi güvenliği farkındalık bildirgesi imzalatılarak hastaneye dair bilgilerin kamuoyundan gizlenmesi istendi.

Hemşirelerden biri çocuğunu hastanenin kreşinden alıp öyle gelmişti söyleşiye. Küçük çocuklar, annelerinin nöbet günlerinde babaları işten çıkıp kendilerini almaya gelene kadar kliniklerde annelerinin yanında bekliyor.

7-24 hizmet veren kurumda aynı koşullarda kreş olmalı

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) da bu konuda yıllardır kampanyalar yürütüyor. Ancak henüz sorunun çözülmediği ortada. Ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?

A.C.: Hastanenin kreşi 17.00’da kapandığı için ben çocuğumu yanıma almak zorunda kalıyorum. Burada benimle birkaç saat geçiriyor sonrasında babası işten çıkınca gelip alıyor. Benim çocuğumu bırakacağım kimsem yok. Burada bakmak zorunda kalıyorum. Biz 7- 24 hizmet veren bir kurumuz. Bizim kurumumuzun kreşi de aynı koşullarda olmalı. Boşanmış biri olsam nasıl yapardım bilmiyorum. Çocuğuma bakacak kimse yok çünkü etrafta. Burada benim işimi de yapmama engel oluyor bazen, kendisi ile ilgilenmemi istiyor. Çünkü sabahın erken saatinde kreşe götürüyorum. Bütün gün orada kalıyor. Akşam saatlerini de benimle geçirmek istiyor. Ama ben ona burada sağlıklı bir ortam sunamıyorum.

Sürekli “aman oraya dokunma”, “onlara dokunman yasak” diyerek engellemek durumunda kalıyorum. Benim en çok korktuğum şey atak geçiren bir hasta ile karşılaşması. Çocuğum buradayken bir hastanın atak geçirmesi düşüncesi bile beni ürkütüyor.

D.A.: Acilde çocuklarını büyüten arkadaşlarımız vardı. Gece arkadaşımız yoğun olunca biz ilgilenmek durumunda kalıyoruz. Bir yandan zorlu bir koşulken diğer yandan çocuklarla başka bir bağ kurmuş oluyoruz. Ama çocukların dinlenme, ders çalışma, oynama saatlerinde “acil” gibi bir ortamda bulunmaları sakıncalı.

Burada yaşanabilecek en küçük bir olumsuzlukta “çocuk neden burada” denilerek ebeveynler suçlu bulunur. Ama koşullar buna zorluyor, çocuklar burada olmak zorunda kalıyor. Çocuklu hemşirelere bazı kliniklerde vicdani olarak kolaylıklar sağlanıyor ama her yerde rahatlık olmayabiliyor. Ayrıca bu durum çalışma düzenini de bozabiliyor. “Senin çocuğun var diye ben sürekli gece nöbeti tutmak zorunda mıyım?” diyenler olabiliyor. Çünkü birimiz nöbet tutamasak, nöbetler diğer hemşirelerin üstüne yığılıyor. Bu durum psikolojik olarak bizi yoruyor, sürekli bu ihtimalleri vs. düşünerek çalışıyoruz.

Peki hemşireler bu denli çalışmanın karşılığını alabiliyor mu? 

D.A.: Hizmetimizin karşılığını maddi olarak alamıyoruz. Eğitim gördüğümüz derecede titrimiz statümüz değişmiyor. Mesela yüksek lisans ya da doktora da yapsak standart bir hemşire ile aynı koşullarda aynı maaşları alıyoruz. Aynı işleri yapıyoruz.

A.C.: Sadece bizim mesleğimizde değil, her şey maddiyatla sağlanıyor. Mesleğimde bugün daha iyi koşullarda olabilseydim farklı bir hayat kurardım, çocuğuma daha iyi imkanlar sunardım. Bizim kreş sadece personeller ve hemşireler veriyor çocuklarını. Ama ben çocuğumun daha nitelikli bir kreşte olmasını isterdim.

Performans sistemi öldürüyor

D.A.: Hemşirelerin öncelikli sorunlarından biri de performans sistemi. Bu sistem iş barışını toptan bozuyor ve etkilediği alanları ciddi bir dinamit gibi patlatıyor. Bakanlık doktor merkezli karar alan bir yapı olduğu için hekim ve diğer çalışanlar şeklinde bir tanımlama yapılıyor. Bizler de bu şekilde hekimin performansı üzerinden değerlendiriliyoruz.

Öncelikle benim maaşım performans ile alacağım bir şey olmamalı, benim maaşım zaten iyi olmalı. Performans sistemi bu anlamda hem biz sağlık çalışanlarını hem de hastaları öldüren bir sistem. Çalışma barışını da tamamen ortadan kaldırıyor. Sistem sağlığın devamlılığını sağlayan hemşireleri görmezden geliyor. Ameliyat ne kadar iyi geçerse geçsin sonrasındaki bakım vs. sağlık için çok önemli. Bu anlamda sağlık tümden bir ekip işi. Hastanın iyiye gitmesini sağlayacak olan ekip işidir. Ancak biz fabrika işçisine döndük, niteliğe bakmıyoruz, yalnızca nicelik değerli halde şu anda. Oysaki tedavi süreci çok önemlidir. Hastayı şifa düzeyinde sağlığına kavuşturmuş halde göndermiş olman lazım. Bu durum ciddi bir değerlendirme gerektirir. Bütün çalışanlar bu sistemden rahatsız. Öte yandan bize daha mesleğe başlarken “kutsallık” öğretiliyor. Bu şekilde de bize haklarımız vs. unutturuluyor.

A.C.: Mesela hemşirelik uygulaması olan pansuman, enjeksiyon, damar yolu açma vs. gibi uygulamaları kaydedebileceğimiz bir sistem yok. Uygulamalarımızı bir doktorun sistemine giriyoruz. Benim adım hiçbir yerde yazmıyor. Yaptığımız uygulamalar doktor tarafından yapılmış gibi gözüküyor. Bu sistem bizi yok sayıyor. Çünkü ne kadar performans gösterdiğimiz belli değil, bu durumda ücretlendirmelere de yansımıyor. Yalnızca doktorların aldığı paydan ufak bir pay ayrılıyor.

“24 saatlik nöbetlerde hapishaneme geldim gibi hissederim”

Peki çalıştığınız bölümlerdeki koşullar nasıl?

D.A.: Yoğun bakımların bambaşka bir alan olduğunu söyleyebilirim. Biz işe geldiğimiz an oraya odaklanıyoruz. O alanın bütün gerilimi, iyi hali, her şeyi yaşıyoruz. 24 saatlik nöbetlerde hapishaneme geldim gibi hissederim. Çünkü güneşi göremiyoruz, dışarıda ne oluyor bilmiyoruz, televizyona bakma şansımız yok. O alan içinde yalnızca sesler var ve belli bir zaman sonra da o seslere de alışıyoruz. Aseptizör, monitörler, EKG sesleri… Alanda yalnızca bu aletlerin ritmik sesleri var. Bir süre sonra bunları duymamaya başlıyoruz ya da sadece alarm verdikleri zamana odaklanıyoruz. Kulak için çok zararlı, desibelitesi yüksek bir durum içindeyiz.

A.C.: Çalışma alanlarımızda sürekli beyaz ışık kullanılıyor. Gece-gündüzü fark edemiyoruz. Tabii çalışma ortamında uygulanan mobbing de bizleri olumsuz etkiliyor. İş paylaşımlarının eşitlenmemesinin bizler için olumsuz etkileri var.

Dinlenme odanız var mı?

A.C.: Hepimizin tek bir dinlenme odası var. Oradaki koltuklar da küçük, yer bulduğumuz zamanlarda dinleniyoruz. Ortamın temizliği bize ait. Ayrıca tuvaletler de küçük. Soyunma ve ilaç odası aynı yer.

“Hak ettiğimizi alalım”

Çalışma koşullarının düzeltilmesine dair beklentileriniz neler?

D.A.: Liyakate uyarak layık olmamız gereken yerde olalım. Hak ettiğimizi alalım ve eşit çalışma koşullarına sadece biz hemşireler değil tüm çalışanlar sahip olsun. Farkındalığımızın çok artması, problemleri tespit edip çözümüne yönelik bir araya gelebileceğimiz ortamlar yaratmamız lazım. Bulunduğumuz alanlarda eşitliği sağlama adına farkındalık kazanmamız lazım. Çünkü güzel bir iş yapıyoruz. İyilik sunan ve iyi hale getirmeye çalışan güzel bir iş ama asla kutsal değiliz.

A.C.: Güzel, sağlıklı çalışma ortamı ve ücretlerde iyileştirme istiyoruz. Performans sisteminin kaldırılmasını, görev tanımlarımızın net biçimde yapılmasını, şiddetle ilgili yasalar çıkarılmasını istiyoruz.

Söyleşi: Gül Gündüz