Genetiği değiştirilmiş organizmaların Venezüella’daki darbe girişimiyle ne alakası olabilir?

Son derece açık göründüğü gibi, Bayer-Monsanto’nun doğayı ve insanları mahvederek kârına kâr katma arzusu, Amerikan yönetimi ve onun Venezüella’daki uşakları tarafından “demokrasi”, “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlarla süslenerek dünyaya satılmaya çalışılıyor

Genetiği değiştirilmiş organizmaların Venezüella’daki darbe girişimiyle ne alakası olabilir?

30 Kasım 2015’te başlayıp 11 Aralık 2015’e dek devam eden Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı kapsamında Paris’te düzenlenen bir basın toplantısında konuşan ABD Organik Tüketiciler Derneği yöneticisi Ronnie Cummins, “Monsanto’yu insanlığa ve çevreye karşı işlediği suçlar nedeniyle yargılayacak küresel bir yurttaş mahkemesi için geç bile kalındı. Bu ay, insanların 100-200 bin yıllık evrimi içinde karşılaştığımız en ciddi tehdit olan küresel ısınma ve iklim değişikliğini ele almak için Paris’teyiz. Neden atmosferde bu kadar fazla karbondioksit, metan ve azot oksit varken toprakta yeteri kadar karbon, organik madde yok? Büyük tarım şirketleri, endüstriyel ormancılık, çöp ve kanalizasyon endüstrisi ve tarımsal biyoteknoloji, dünyanın yaşayan toprağının iklimi dengeleme ve karbon gömme kapasitesini kelimenin tam anlamıyla öldürdü[1] demişti.

Aynı toplantıda konuşan Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu’ndan Andre Leu, “Monsanto ürünlerinin yarattığı insani ve çevresel zararı görmezden gelebiliyor ve sistemik bir örtbas etme stratejisi ile yıkıcı faaliyetlerine devam ediyor: Yasa yapıcılara ve hükümetlere lobi yapıyor, yalan ve yolsuzluğa başvuruyor, düzmece bilimsel çalışmaları finanse ediyor, bağımsız bilim insanlarına baskı yapıyor ve basın ve medyayı manipüle ediyor. Monsanto’nun tarihi, iklim ve biyosfer krizlerinde payı bulunan ve gezegenin güvenliğini tehdit eden faaliyetleriyle ulusaşırı şirketler ve onların yöneticilerinin cezasız kalmasını anlatan bir ders kitabı gibi” diyordu.

Basın toplantısında suçlanan Monsanto adlı ABD merkezli tekelci şirket dünyanın en büyük GDO’lu (Genetiği değiştirilmiş organizma) tohum üreticileri arasında yer alıyordu ve tarım ilaçları da üretiyordu. Şirket 2018 yılında bir başka dünya devi Bayer tarafından 66 milyar dolara satın alındı. Satın almanın gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra Kaliforniya’daki bir mahkeme Monsanto’nun Türkiye’de de satılan Roundup ve Ranger Pro adlı yabani ot ilaçlarının kansere yol açtığını bilmesine rağmen tüketicileri uyarmadığına hükmeden bir karar aldı.

Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı 2015 yılında şirketin ot ilaçlarında kullanılan glifosat maddesinin “muhtemelen kanserojen” olduğunu açıklamıştı. ABD’de şirket hakkında benzer suçlamalarla devam eden 5000 dava var. İnsana ve doğaya düşman bu tekelci kapitalist şirketin tek motivasyon kaynağı doğal olarak hep daha fazla kar elde etmek. Monsanto kapitalizmin temel standartları açısından çok başarılı bir şirket ve bu nedenle Forbes dergisi tarafından 2010’da yılın şirketi seçildi.

Doğal olarak bu başarılı kapitalist şirketin Amerikan askeri-sınai-istihbarat kompleksiyle de yakın ilişkileri var. Monsanto, Vietnam Savaşı’nda ABD ordusunun kullandığı Agent Orange’ı üretiyordu. Dioxin adlı maddeyi içeren Agent Orange, “insan yapımı en zehirli kimyasal olarak” kabul ediliyor. Bu “zehirli kimyasal”ın ABD ordusu tarafından yoğun olarak kullanılması Vietnam’ın doğal bitki örtüsüne büyük zarar verdi ve Vietnam halkı bu kimyasalın etkilerinden kaynaklanan hastalıklarla üç kuşaktır mücadele ediyor.

Çeşitli kaynaklarda dünyadaki GDO’lu ürünlerin yüzde 80’inin Monsanto’ya ait bir gen içerdiği belirtiliyor ve Monsanto’nun Amerikan hükümetleri üzerindeki nüfuzunu gösteren pek çok örnek olay bulunuyor. Bu büyüklükte bir tekelci sermaye biriminin hükümetler üzerinde ciddi bir nüfuza sahip olması da şaşırtıcı değil, bu da kapitalizmin kitabına son derece uygun.

Şilili muhalif gazeteci Whitney Webb’in geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir yazısı Bayer-Monsanto’nun ABD yönetim aygıtı üzerindeki güçlü nüfuz alanını gözler önüne seriyor ve Venezüella’ya yönelik emperyalist saldırının sınıfsal boyutuna güçlü bir ışık tutuyordu.[2]

Lenin, “Emperyalizmin iktisadi özü tekelci kapitalizmdir” demişti ve Amerikan emperyalizminin Venezüella’ya yönelik saldırganlığının gerisinde Monroe Doktrini’ni güncelleme, “arka bahçesi” olarak kabul ettiği Latin Amerika’ya siyasi olarak çeki düzen verme, “arka bahçesindeki” ayrık otları temizlemenin yanı sıra Lenin’in sözü uyarınca, tekelci kapitalist şirketlerinin çıkarlarını genişletme hedeflerinin bulunduğu biliniyor.

Amerikan yönetici eliti, dünyanın bilinen en büyük petrol rezervlerine sahip Venezüella’nın petrolüne göz diktiğini zaten saklamıyor. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton, Venezüella petrol kaynaklarını Amerikan enerji şirketlerinin işletmesinin “çok iyi” olacağını ve bu konuda şirket temsilcileriyle görüşmeler yaptıklarını Beyaz Saray bahçesinde yaptığı bir basın toplantısında açıkça dile getirdi.

Amerikan üretimi “muhalif siyasi lider” Guaido’da iktidar koltuğuna yerleştiğinde yapacağı ilk işlerden birinin Venezüella petrol kaynaklarını uluslararası şirketlere açmak olacağını açıkça dile getiriyor. Onun Venezüella petrolünü Amerikan enerji şirketlerine açmak için yürüttüğü faaliyetleri “demokrasi” ve “özgürlükler” örtüsü altında pazarlamasında da herhangi bir yenilik ya da orijinalite yok. Bu artık kabak tadı vermiş bir emperyalist savaş stratejisinin yaygın kullanılan enstrümanı.

Webb’in verdiği bilgiler, Guaido’nun sadece Amerika merkezli enerji şirketlerinin değil Bayer-Monsanto’nun da Venezüella’ya yönelik ekonomik hedeflerinin taşıyıcı aktörü olduğunu ortaya koyuyor. Webb yazısında, Latin Amerika’nın pek çok ülkesinde yaygın faaliyet gösteren Bayer-Monsanto ve bağlı şirketlerin Latin Amerika’da etkinlik gösteremediği çok az ülkeden birinin Venezüella olduğu bilgisini veriyor.

Venezüella’da bir rejim değişikliği operasyonunu hararetle destekleyen Amerikalı bağışçılar arasında Bayer-Monsanto hissedarlarının önemli bir yer kapladığını belirten Webb, Venezüella Monsanto ilişkisinin geçmişi hakkında da son derece açıklayıcı bilgiler sunuyor. Buna göre, Monsanto’nun Venezüella’daki faaliyetlerinin dayanağı olan sözleşme 2004 yılında Hugo Chavez önderliğindeki Bolivarcı hükümet tarafından iptal ediliyor ve bu iptal kararı Monsanto’nun Venezüella’daki varlığını fiilen sona erdiriyor. Bolivarcı hükümetin bu kararı o dönem ülkedeki yerel çiftçiler ve çevreci gruplar tarafından övgüyle karşılanıyor.

2013 yılına gelindiğinde bir yasa boşluğundan yararlanmak isteyen Chavez’in partisinden bir politikacı, genetiği değiştirilmiş tohumların ülkede satılmasına izin veren bir yasayı geçirmek istiyor. Ülkenin çiftçileri, çevreci gruplar ve eko-sosyalistler tarafından büyük protestoyla karşılanan bu girişim başarılı olamıyor. Bu protestolar hem girişimi engelliyor hem de konunun ülkede daha geniş ölçüde gündeme gelmesinin yolunu açıyor. Protestolar, 2004 yılındaki sözleşme iptalinden çok daha geniş bir kapsama sahip olan “Halkın Tohum Yasası”nın yasalaşmasına ve ülkede “Ulusal Tohum Enstitüsü”nün kurulmasına giden yolu açıyor.

“Halkın Tohum Yasası”nın hükümleri, sadece tohumla sınırlı kalmıyor ve zehirli tarım kimyasallarının kullanımının yasaklanmasını da içeriyor. “Halkın Tohum Yasası”, sözü edilen tekelci şirketlerin Venezüella’daki faaliyetlerinin önündeki en önemli engel haline geliyor. “Halkın Tohum Yasası”na en fazla muhalefet Guaido’nun da içinde yer aldığı Ulusal Meclis’teki muhalefet blokundan geliyor. Blokun yasaya muhalefetinin temel gerekçeleri de son derece tanıdık. Muhalefet yasanın “bilime aykırı” olduğunu ve ülke ekonomisine zarar vereceğini propaganda ediyor. Blokun savundukları esas olarak, Monsanto’nun milyonlarca dolar harcayarak hazırlattığı “bilimsel” raporlara dayanan argümanlar.

Webb geniş bir araştırmaya dayanan yazısında, Venezüella’ya yönelik saldırının ekonomik ve politik kaynaklarını Amerika’daki temel aktörler çerçevesinde ortaya koyuyor. Bu noktada, Trump hükümetinin saldırgan politikasının gerisinde duran finansçı bir milyarder kapitaliste dikkat çekiyor. Paul Singer isimli bu milyarder Amerika’daki Neo-Con Think Tank kuruluşlarının en önemli bağışçılarından biri; ama Venezüella söz konusu olduğunda konumu daha da önem kazanıyor. Amerikan Senatosu’nun en gerici üyelerinden Marco Rubio’nun başkanlık kampanyasının en büyük bağışçısı da Paul Singer. Rubio Küba asıllı bir senatör ve sola, Küba’ya, Venezüella’daki Bolivarcı hükümete düşmanlığıyla tanınıyor; Venezüella’ya yönelik saldırıda merkezi bir rolü olduğu biliniyor.

Rubio iki ay önce, Twitter hesabında Kaddafi’nin iktidarda bulunduğu dönemde çekilmiş bir fotoğrafıyla, linç edilerek öldürülmesinden sonra çekilmiş fotoğrafını paylaşmış ve Maduro’ya bundan ders alması gerektiğini bildirmişti. Singer’in finans şirketinin yöneticisi Jay Newman da yakınlarda Bloomberg’e yaptığı bir açıklamada, “Venezüella’da Guaido’nun yöneteceği bir hükümet yabancı kreditörlere bir düşman gibi bakmayacak” diyordu. Singer’in son bir yılda Bayer’deki hisselerini yeni alımlarla arttırdığını belirten Webb, Bayer’in Monsanto’ya açılan davalar nedeniyle ciddi sıkıntılar yaşadığı bir dönemdeki bu alımların boyutuna dikkat çekiyor.

Webb, Guaido’nun ekonomiyi kurtarma planı olarak açıkladığı “Plan Pais”in tarıma ilişkin temel önermelerinin ülke tarımını yabancı şirketlere açma ve tarımsal arazileri genişletmeyi kapsadığını belirtiyor ve gerçekleştiği takdirde bundan en fazla yararlanacak olan grubun Bayer-Monsanto olacağını vurguluyor.

Son derece açık göründüğü gibi, Bayer-Monsanto’nun doğayı ve insanları mahvederek kârına kâr katma arzusu, Amerikan yönetimi ve onun Venezüella’daki uşakları tarafından “demokrasi”, “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlarla süslenerek dünyaya satılmaya çalışılıyor. Venezüella’nın Guaido’su tekelci şirketlerin temsilcisi bir politikacı olarak kuşkusuz tek değil. ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiklerinden Brezilya Devlet Başkanı faşist Bolsonaro da tekelci tarım şirketlerinin en yakın dostu ve o da ilk uygulamalarını da bu alanda gerçekleştirdi.

Brezilya’daki sol iktidar döneminde değil, iki sağcı iktidar döneminde Çevre Bakanlığı yapmış Jose Sarney Filho dahi Bolsonaro’nun ilk uygulamalarını ve savunduğu görüşleri değerlendirirken, ekoloji alanında “Bugüne kadar bizlerin yapmış olduğu her şeyi bozmaya çalıştığını görüyoruz” diyor.

Kâr hırsıyla gözü dönmüş sermayedarların çıkarları doğrultusunda insana ve doğaya her türlü saldırıyı yapmaya hazır bu politik liderler gökten gelmiyor, kapitalizmin verimli toprağında serpilip gelişiyorlar. Onlar ExxonMobil’in, Chevron’un, Monsanto’nun, Dupont’un “adamları”. Venezüella örneğinde görüldüğü gibi, Chavez hükümetinin iptal ettiği sözleşmeyi bir yasal boşluk aracılığıyla yine Chavez’in kurduğu partinin bir üyesi eliyle yürürlüğe sokma girişimleri nüfuz alanlarının genişliğinin en güçlü göstergesi.

Venezüella örneği tekelci sermayenin nüfuz alanının genişliğinin yanı sıra ülkede kıyasıya bir mücadelenin ülkenin hemen her yerinde devam ettiğine de işaret ediyor. Bu girişimin başarısızlığı ve “Halkın Tohum Yasası”na vesile olması; Venezüella’ya yönelik bugünkü büyük saldırının yenilgiye uğratılmasının da emekçilerden yana daha büyük gelişmelere yol açma potansiyeli bulunduğunun en iyi göstergesidir. Bunun temel koşulu ise, Venezüella işçi sınıfının emperyalist saldırıya karşı mücadele sürecinde müttefikleriyle ortak cephede yer alırken kendi özgül sınıf çıkarları doğrultusunda bağımsız politikasını ve örgütünü konumlandırması ve geliştirmesidir. Monsantoların, ExxonMobillerin gerçek ve kalıcı yenilgisi ancak bu koşulda mümkün olacaktır.

Dipnotlar:

[1]Monsanto insanlığa karşı suçlar için Lahey’de yargılanacak”, Buğday Dergisi, 9 Aralık 2015.

[2] Whitney Web, “How GMO Seeds and Monsanto/Bayer’s “RoundUp” are Driving US Policy in Venezuela”, mintpressnews.com, 6 Mayıs 2019.