Dijital sinemayı anlatan belgesel film: “Yan Yana”

Sinemadaki yeni gelişmeler hoşumuza gitse de gitmese de kapitalist sistemin kuralları ile çalışan sektörde nehir yatağını buluyor

Dijital sinemayı anlatan belgesel film: “Yan Yana”

Bugün 20’li yaşlarda olan jenerasyon, sinema salonunda gösterim sırasındaki projeksiyon makinesinin çıtırtısını, film kopup ortam karardığında seyircilerin “Makinist!” diyen seslerini duymadılar.

Bu sesler her neslin bir sonrakine anlattığı “Bizim zamanımızda..!” diye başlayan öykülerde yerini şimdiden aldılar.

Sinemanın icadından[1] itibaren 100 yıl süresince aslında film üretim, gösterim ve dağıtım teknolojisi neredeyse hiç değişmeden devam etti.

Bugün Netflix gibi dijital platformların kullanıcı sayısının arttığını, toplu taşıma araçlarında akıllı telefonları ile film-dizi izleyenlerin sayısının daha yaygın olduğunu söyleyebiliriz.

Sinemadaki dijitalleşmenin öyküsü

Ünlü oyuncu Keanu Reeves’in yapımcılığı ve sunuculuğunu yaptığı, Christopher Kenneally’nin yönettiği “Yan Yana” (Side by side) belgesel filmini izlemenizi öneririm.[2] Filmde dijitalleşen sinemanın öyküsü Lucas, Scorcese, Boyle, Lynch, Cameron, Von Trier gibi yönetmenler eşliğinde anlatılıyor. Dijital teknoloji film üretim, dağıtım ve gösterim süreçlerini tamamen değiştirdi. “Yan Yana” filminde konuşan sinemacılar, “Film anlayışının tamamen değiştiği bir zamanda mıyız?”, “Dijital teknolojiler sinemanın estetiğini etkiledi mi?” gibi soruları yanıtlıyorlar.

“Yan Yana” belgesel filminde, sinema filmi üretimindeki iş bölümü anlatılmış. Bu iş bölümünde yönetmen, oyuncular, görüntü yönetmeni ve bütün çekim ekibi senaryoyu hayata geçirmek için uğraş verirler.

Örneğin görüntü yönetmeni, yönetmene filmde istenen görüntüye ulaşması için yardım eder. Renklere, kompozisyona, açılara bakar ve bunları filmin inşasında nasıl kullanacağını belirler. Onun işi ışıklarla duyguyu yansıtmaktır da diyebiliriz.

Bugünkü sinemanın teknoloji ve sanatın birleşiminden oluştuğu söylenebilir.

Bu nedenle teknolojideki gelişmeler sinemadaki tüm süreçleri adım adım etkiledi.

Önce kurgu dijitalleşti

Sinemanın icadından itibaren neredeyse 100 yıl boyunca film kurgusu fiziksel olarak filmleri kesip birbirine yapıştırarak gerçekleştirildi.[3]

Dijitalleşme öncesinde film laboratuvarında renkçi, görüntü yönetmeni ve yönetmen filmin son haline birlikte karar verirlerdi. Film kurgu süreçlerinde laboratuvarlarda sadece kırmızı-yeşil-mavi dengesi ve parlaklığı değiştirebiliyorlardı.

Kurgu işi 1980’lerde bilgisayar temelli hale geldi. 35mm filmler taranarak manyetik teyplere alındı ve dijital kurgu bilgisayarları ile kurgu yapılmaya başlandı. Dijital dünya, yönetmenlere renklerle istediği gibi oynama olacağı veriyor artık.

Bugün birçok filmin bazı sahnelerindeki görüntüler CGI (Computer Generated Imagery – Bilgisayar üretimli imgeleme), yani bilgisayar programları ile elde ediliyor.

1990’lara kadar hala 35mm filmlerle çekim yapıyor, onları dijitale çeviriyor, kurguluyor, bilgisayarlarda üretilmiş görüntüler ekleniyor ve tekrar 35mm olarak çıktı alınıyor ve sonunda sinemalarda 35mm gösteriliyordu.

Wachowski kardeşler Matrix filmleri için “Görüntüler çekmiyorduk, bilgisayarlarda oluşturuyorduk” diyor.

“Yan Yana” filminde James Cameron da “Avatar filminin sadece üçte birinde gerçek lens ve kameralar kullandık. Geri kalan üçte ikisi görsel efekt idi ve bilgisayarlarla yaratıldı. Örneğin Avatar’daki ormanı bilgisayarlarla biz yarattık” diyor.

Martin Scorsese ise “Dijitalleşmenin geldiği bugün seyirci izlediklerinin gerçek olup olmadığını asla bilemeyecek” değerlendirmesinde bulunuyor.

Kameralar dijitalleşti

1969 yılında Bell laboratuvarlarında George Smith ve Willard Boyle CCD (charge-coupled device – yük bağlaşımlı aygıt) teknolojisini anons ettiler.

1980’lerin ortasında Sony ilk CCD kamerasını duyurdu. Bu, bir dönem popüler olan video el kameralarıydı.

İçinde Lars Von Trier’in de olduğu Danimarkalı Dogma95 sinemacılar grubu var olan sinema üretim kalıplarına meydan okudular. 1998 yapımı “Şölen” (The Celebration) ve diğer filmlerinde bu dijital el kameralarını kullandılar.

Zamanla çok yüksek çözünürlükte çekimler yapabilen dijital kameralar, sinema dünyasında 35mm kameralarının yerini aldılar.

Bir film 35mm kimyasal filmlerle çekildiğinde, yönetmen neyi çektiğini ertesi gün film banyo edildikten sonra görüyordu. Film çekerken görüntü yönetmeninin tecrübesi, yeteneğine güvenmek zorundaydılar. Bugün ise dijitalleşen sinema dünyasında, anında bir monitörden çekileni görüyor, gerekiyorsa sahneyi tekrar çekebiliyorlar.

Eskiden 35mm film kullanan kameralar kullanılıyorken sürekli film bobinleri değiştirilmek ve ara verilmek zorundaydı. Dijital kameralarda ise bobinleri kameralara yüklemek için ekibin beklemesi, oyuncuların konsantrasyonunu bozmak söz konusu değil.

Yönetmen John Malkovich dijital kameralar sayesinde “Hızlı bir şekilde eski pozisyonuna dönüp bir tekrar daha almak kolay oldu” diyor.

Danny Boyle, dijital kameraların oyuncuları da değiştirdiğini söylüyor.

35mm dünyasından kaynaklı zorunlu molalar olmadığı için çok az “Keselim!” (Cut!) diyerek çekimler yapılabilir hale geldi.

Danny Boyle, Danimarkalı Dogma95 grubunun “Şölen” filmini gördükten sonra dijital sinema yapmaya karar verdiğini söylüyor.

“28 Gün Sonra” (28 Days Later) isimli filmini Londra’da bir meydanda ucuz dijital kameralardan 10 adet kullanarak ve trafiği sadece 5 dakika keserek başardıklarını anlatıyor.

“Yıldız Savaşları” (Star Wars) filminin yönetmeni George Lucas, Sony’e gittiklerini ve onlara “Size dijital kamera yapma konusunda yardım edelim” dediklerini belirtiyor.

CCD kameraların sorunu düşük çözünürlüktü. SD (standart definition) denilen standart çözünürlük sinema perdeleri için yeterli kalitede görüntü vermiyordu.

Sony 2000 yılında ilk HD (high definition), yüksek çözünürlüklü kamera olan F900 modelini tanıttı.

2002 yılında çekilen “Yıldız Savaşları: Bölüm II – Klonların Saldırısı” (Star Wars: Episode II – Attack of the Clones) ilk defa dijital kameralarla yüksek çözünürlüklü olarak çekilen filmdi.

“Yan Yana” belgeselinde hem bu filmin yönetmeni George Lucas hem de film ekibi ile söyleşiler yapılmış.

Aslında sinemadaki dijitalleşme sinema dünyasında var olan dengeleri, çalışma şekillerini, endüstriyi değiştiriyordu.

“Yan Yana” belgeselinde gösterildiği üzere yönetmen George Lucas sinemadaki dijitalleşmenin öncülüğünü yapanlardan. Sinemacılarla yaptığı bir toplantıda dijitalin sanatı öldürmediğini, sadece başka bir araç olduğu konusunda birçok yönetmeni ikna ettiğini anlatıyor belgeselde.

Birçok yönetmenin görüşü şu şekilde idi: “Görüntüler selüloit kimyasal filmdeki kadar iyi olmasa da eski yöntemlerle yapamayacakları bir çok şeyi yapmasına imkan verdiği için tercih edilmeye başlandı.

2005 yılında Panavision şirketi için Sony, Panavision Genesis modeli kamerayı tasarladı. Artık 35mm eski tip kameralar için kullanılan lensler bu modelde de kullanılmaya başladı. Bu model kamera 35mm kalitesine en çok yaklaşan ilk kamera oldu. Diğer taraftan ağırlığı 20 kilo idi ve kullanım zorlukları vardı. 2007’de üretilen Red One 4K çözünürlükte idi ve sadece 7 kilo idi. Sony Arri Alexa, Red gibi firmalar ürettikleri kameralarla daha iyi sonuçlar için yarışıyorlar.

“Milyoner” (Slumdog Millionaire) filmi, 2009 yılında “En iyi görüntü yönetimi” dalında Oscar ödülü aldı. Bu tamamen dijital kameralarla çekilen bir filme verilen ilk Oscar ödülü idi.

Bu ödül, dijitalleşen sinemanın ilk defa geniş kitleler tarafından onaylandığının tescili oldu.

Dağıtım ve gösterim dijitalleşti

Kurgu, kameraların dijitalleşmesi ile sinema üretimi dijitalleşmişti.

Artık sıra dağıtım ve gösterimin dijitalleşmesine gelmişti.

Dağıtımın 35mm film bobinleri ile yapılması maliyetliydi.

35mm kopyalar gösterildikçe zamanla fiziksel olarak bozuluyor ve kullanılmaz hale geliyorlardı.

Ayrıca film sahipleri salonların kaç kez film gösterdiklerini denetleyemiyorlardı.

Sinema endüstrisinin dijitalleşme sayesinde daha fazla para kazanacaklarını fark etmeleri gecikmedi.

2002 yılı Mart ayında Hollywood’un sinema devleri Walt Disney, Paramount, Sony Pictures Entertainment, Universal ve Warner Bros. Studios “Dijital Sinema İnisiyatifi” (Digital Cinema Initiatives – DCI) adı ile bir ortak girişim oluşturdular. Amaçları dağıtım ve gösterim süreçlerinde bir standarda gitmek ve bu süreci dijitalleştirmekti.

Sinema endüstrisinin devlerinin yönettiği DCI, “Dijital Sinema Paketi” (Digital Cinema Package – DCP) adı ile bir gösterim standardı tanımladı ve sinemacıları bu standardı kullanmaya zorladı.[4]

Sinema endüstrisi, sinema salonlarındaki 35mm film çalıştıran projeksiyon cihazlarının kaldırılması ve yerine DCP oynatan özel bilgisayarlarla çalışan sadece 3 markadan birisinin kurulmasına zorladı.

DCP formatındaki bir film, dağıtım şirketi tarafından USB harici bellek veya internet üzerinden bu dijital sinema sistemlerine transfer edilmektedir. DCP formatındaki bir filmin dağıtımcısının verdiği şifre ile bir sinemadan kaç kez gösterilebileceği belirlenebilmektedir. Örneğin bir sinema salonu film için üç kez gösterim hakkı satın almış olsun. DCP formatı kullanıldığı için bu film üç kez gösterildikten sonra, film yeni şifre alınmadığı sürece kullanılamaz hale gelmektedir.

“Yan Yana” belgeselinde, sinema endüstrisinin bu rolünü göremiyoruz. Belgeselde dijitalleşme sanki sadece Lucas gibi öncü yönetmenlerin tek başına rol aldığı bir süreç gibi anlatılmış.

1999 yılında “Yıldız Savaşları: Bölüm I – Gizli Tehlike” (Star Wars: Episode I – The Phantom Menace) New York ve Los Angeles’teki iki sinema salonunda ilk defa dijital olarak gösterildi.

1999’da ABD’de sadece dört sinema salonunda dijital projeksiyon aleti vardı.

2002 yılında bu sayı 150’ye ulaşırken, 2010’a gelindiğinde ABD’deki sinemaların yarısı dijitalleşmişti. 2015 yılında 100.000 dijital projeksiyon çalışıyordu.

12 metrelik perdeler olan dev ekranlar yerine küçük odalarda sinema izlenmeye başlandı. Dijitalleşme ile sinema izleme alışkanlığını değiştirildi.

Bazı yönetmenler hala selüloit kimyasal filmlerle sinema yapmayı düşünüyor olsalar da artık gösterecek film bulmaları çok zor. Çünkü kimyasal film üreten şirketler büyük ölçekli üretimlerini durdurdular. Yani bu yönetmenler isteseler de kameralarına koyacak film bulamayacaklar.

Sinemalarda eski tip projeksiyonlar kalmadı artık. Birkaç salonda kalsa bile ayrıca dağıtım şirketleri artık kimyasal filmleri dağıtmıyorlar.

Farklı görüşler

“Yan Yana” filminde sinemadaki dijitalleşme üzerine farklı görüşleri sinemacılardan dinliyoruz.

Eski kimyasal filmlerin kalitesini isteyen, özleyen ve bu konuda ısrar eden, “Doğru sinema budur” diyenleri ve gerekçelerini;

ya da dijitalleşmeye karşı olmayan, açıkça destekleyen diğer görüşleri izliyoruz.

Dijital film yapımının dijital teknolojinin hikaye anlatmanın ruhunu yok edeceğini düşünmedim, çünkü hikaye anlatmak insanın en büyük merakı.. Dijital teknolojiler hikaye anlatmanın şeklini değiştirdikçe biz de anlamasak bile onunla birlikte değişeceğiz” diyenleri;

İnsanlar güzel hikayeleri severler, bir dünyaya girip tecrübeler edinmeyi severler… O dünyaya nasıl girdiklerinin önemi yoktur” diyen yönetmen David Lynch’i izliyoruz.

Sinemadaki yeni gelişmeler hoşumuza gitse de gitmese de kapitalist sistemin kuralları ile çalışan sektörde nehir yatağını buluyor.

Bir taraftan sinema endüstrisi teknolojiyi kullanarak sinema dünyasını kendisi için karlı olacak şekilde biçimlendirirken, diğer taraftan teknolojinin açtığı yeni olanaklara kavuşan bir çok yeni sinemacı, adı sinema filmi olan alternatif üretimleri yaratacaktır. Yani her gelişmeden sonra yeni patikalar oluşacaktır ve bu patikaların bize alternatif yolları göstereceğinden emin olabilirsiniz.

Dipnotlar:

[1] Sinemanın icadının başlangıcı Lumiere kardeşlerin ‘cinematographe’ ile ilk gösterimlerini yaptıkları 28 Aralık 1895 tarihi kabul edilir. İlk gösterimde fabrikadan çıkan işçiler, İstasyona yanaşan tren gösterildi.

[2] http://sinematek.tv/side-by-side-2012/ adresinden filmi Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

[3] Sinema filmi selüloitten üretilirdi. Kimyasal adı selüloz nitrattır (nitrate de cellulose). Bu ilk taban sonradan birkaç önemli değişiklik geçirmiştir. Nitrat yanıcı idi. Çok büyük sinema yangınlarından sonra 1952’de nitrat tabanlı filmlerin üretimi yasaklandı. Selüloz asetat tabanlı film, 1954’ten sonra kullanılan tek film oldu. 1980’lerde de polyester tabanlı film kullanılmaya başlandı.

[4] Zannedildiği gibi DCP sadece kaliteli görüntü formatı demek değildir. Bilinen bir görüntü sıkıştırma teknolojisini kullanarak kendilerinin kontrol edebileceği bir standardı sektöre soktular. Aynı kaliteyi, hatta daha iyisini DCP kullanmadan oluşturmak da mümkündür.