23 Haziran 2019: İstanbul’un değil Türkiye’nin geleceği

İmamoğlu’nun, 23 Haziran 2019 seçim startının verildiği toplantıdaki açılış konuşmasında 16 milyon yerine sık sık 82 milyon adına konuşması, gelecekteki vizyonu hakkında bir fikir veriyor. Kucaklayıcı ve bütünleştirici kimliğiyle toplumda karşılığını bulan İmamoğlu, rakip olarak Yıldırım’ı değil Erdoğan’ı seçtiği anlaşılıyor. Yani İmamoğlu, 23 Haziran 2019 seçimlerini kaybetse dahi sanırım potansiyel olarak Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinden biri olacaktır

23 Haziran 2019: İstanbul’un değil Türkiye’nin geleceği

Yüksek Seçim Kurulu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçim sonuçlarını iptal ederek 23 Haziran 2019 tarihinde yenilenmesine karar verdi. Kamuoyunun baskısı sonucu YSK, 250 sayfalık bir gerekçeyle seçimlerin iptalinin haklılığını açıklamaya çalıştı. 250 sayfalık iddialar aslında tersine iptalin ne kadar geçersiz ve hükümsüz olduğunu gösteriyor. İstanbul seçimlerinin yenilenmesi, YSK’nin almış olduğu kararın hukuki bir karar olmadığını, AKP-MHP ittifakına dayanan iktidarın politik tercihine uygun davranıldığını, sadece İstanbullu seçmen değil Türkiye genelindeki bütün seçmen kitlesi de görüyor. Bu bakımdan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin olası sonuçları Türkiye genelini ilgilendiren bir konu haline geldi.

İstanbul seçimlerinde ortaya çıkacak sonuç, Türkiye’deki politik dengeleri çok yönlü etkileyecek ve hatta yeniden dizayn edilmesinin ilk adımı olarak önemli bir rol oynayacaktır. “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır” tespitinin ötesinde İstanbul’u alan iç politik dengeleri yeniden belirler. Bu bakımdan İstanbul seçimleri, yakın bir dönemde Türkiye’nin politik yönünün nereye doğru evirileceğine ilişkin önemli veriler sunacaktır. İstanbul seçimleri sadece AKP-MHP ittifakı ile CHP-İYİ Parti ittifakının bir rekabeti olmayıp esasen devletin iç dengeleri ve güç odakları açısından bölgesel ve küresel ilişkilerde kimin hangi düzeyde etkili olacağına dair bir fikir de verecektir. Bu bakımdan İmamoğlu ile Yıldırım arasında görünen rekabet, aslında devlet içindeki güçlerin sistemin yönünü belirlemede alacakları pozisyon bakımından oldukça önemlidir.

23 Haziran seçimi, Ankara’yı da değişime zorlar

Birincisi, küresel güçlerin tutumudur. Özellikle ABD ve AB merkezli küresel güçler, yapmış oldukları açıklamalarla İstanbul seçimlerinin iptaline sıcak bakmadıklarını ve iptalin demokrasiye zarar verdiğini çok açık olarak ortaya koydular. Hatta birçok ülkenin eski devlet başkanları, büyükelçileri, başkonsolosları İmamoğlu’nu ziyaret ederek desteklerini kamuoyuna yansıttılar. Ayrıca TÜSİAD’ın İstanbul seçimlerinin iptaline karşı çıkarak İmamoğlu’nu Büyükşehir Belediye Başkanı olarak kutlaması, İstanbul merkezli sermayenin tercihi hakkında bize bir fikir veriyor. Buna karşılık daha çok Rusya-İran merkezli güçlerin AKP iktidarı ile olan bağları nedeniyle İstanbul seçimlerinde AKP adayının kazanmasını tercih edecekleri, MÜSİAD’ın da Yıldırım’ı desteklediği biliniyor.

İkincisi, 23 Haziran 2019’da İstanbul seçiminde ortaya çıkacak sonuç Türkiye’nin ekonomik dengelerini etkileyecektir. Türkiye’nin özellikle ABD ve AB ile olan ilişkilerinde ciddi bir kırılmaya yol açacağına dair çok sayıda veri bulunuyor. Washington’un S-400 için Ankara’ya iki haftalık bir süre verdiği haberleri bir tahmin değil fiili bir durumdur. ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu, hem S 400’lerin hem de F 35’lerin birlikte kullanılmasını net bir kararla reddettiği gibi Tayyip Erdoğan’ı kınama kararı alması sorunun ciddiyeti bakımından bize bir fikir veriyor. Aynı şekilde Almanya’nın da ekonomik ambargo gibi olasılıkları masada tuttuğu ve uygulamaya koyacağı sıklıkla dile getiriliyor. Alman Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 satın alma kararını gözden geçirmesi gerektiğini bir kez daha söyledi. Ayrıca Deniz Yücel’in Hamburg’da mahkemede vermiş olduğu ifadesinde geçen “Türkiye’de kendisine fiziki ve psikolojik işkence yapıldığı” iddiası hem Almanya basınında önemli bir yankı buldu hem de parlamento ve hükümet açısında önemli ve oldukça olumsuz bir veri olarak görülüp değerlendirildi. Türkiye’nin çok ciddi yaptırımlarla karşılaşabileceğini “Bu yaz sıcak geçecek” başlıklı makalemde değerlendirme konusu yapmıştım. Uluslararası ekonomi değerlendirme kuruluşlarında ve batı basınında yer alan bir kısım iddialar göz önüne alındığında doların tahminlerin çok üstüne çıkacağı belirtilmektedir. Olası bu tür bir olumsuzluğun İstanbul seçimlerini etkileyecek önemli bir faktör haline geleceğini söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.

Üçüncüsü, bir başka yazının konusu olmakla birlikte, iktidarın bölgesel politikasının dayandığı herhangi bir stratejisi kalmadı. Pek etkili olmasa da yeni bir kısım hamlelere yönelme ihtiyacı hissediyor. Suriye’deki politik dengeleri yeniden belirlerken ikircimli ve kararsız bir tutum gösterse de Türkiye, ABD merkezli yönelime yakın durabileceğine dair mesajlar vermeye başladı. Rusya ile Türkiye ilişkilerinin de yansıtıldığı gibi sağlam dinamiklere ve stratejik çıkarlara dayanmadığını adı konulmamış İdlip savaşında görmek mümkündür. İstanbul seçimlerinin sonucu Türkiye’nin Suriye merkezli Ortadoğu politikalarında bir kısım değişikliklere yol açmasını sağlayabilir.

ABD’nin Suriye politikasına yönelmek esasen Demokratik Suriye Güçleri’yle (QSD)bir araya gelmektir. Buna dair çok sayıda bilgi kamuoyuna yansıdı. Hatta Bahçeli’nin bu konuda ‘arabulucu’ rolünü üstlendiği iddia edilen Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine destek vermesi de oldukça dikkat çeken bir noktadır. İstanbul seçimleri için böyle bir çıkış yaptığı yani Kürtlerin oyunu almaya yönelik taktiksel bir hamle olduğu belirtilse de tersten AKP/MHP ikilisinin devletin istihbaratı başta olmak üzere stratejik kurumlarının QSD ile görüştüğünün kamuoyuna yansıması durumunda özellikle milliyetçi tabanda ciddi bir tepki açığa çıkabilir.

Dördüncüsü, AKP-MHP iktidar bloğunun seçim taktiğinde bir kısım değişikliklere gitmek zorunda kaldıkları görülüyor. Bunun merkezinde Kürt seçmen kitlesine yönelik yapılacak açıklamalar bulunuyor. AKP, MHP adına Bahçeli ve iktidar içinde ise İçişleri Bakanı Soylu tarafından gündemleştirilen ‘Beka sorunu’ seçimin stratejik argümanı haline getirildi. ‘Beka sorunu’nun odağında PKK-İmralı üzerinden HDP bulunuyordu. Beka eksenli ileri sürülen her söylem AKP-MHP bloğunun aleyhine işlediği gibi HDP ve Kürt seçmen kitlesini terörist ilan eden bakış açısı da İstanbul seçimlerinin sonuçlarını önemli oranda etkiledi. Bu nedenle 23 Haziran 2019’da yapılacak olan seçimde Kürt seçmene yönelik söylemlerini zorunlu olarak değiştirme karalı aldılar. Öcalan ile üst üste görüşmelerin yapılmaya başlanması, QSD ile başlayan dolaylı görüşmelerin kamuoyuna sızdırılması, hatta cezası onaylanmasına rağmen Demirtaş’ın serbest bırakılacağına dair iddialar, Kürt seçmeni kendi potalarına çekme planıdır. Demirtaş’ın 4 yıllık cezası istinaf tarafından onaylandığı için hemen serbest bırakılmayabilir ancak devam eden davaları seçime kadar sonuçlandırılabilir. Tabii Öcalan ile görüşüldüğü gibi Demirtaş ile de görüşmelerin yapılması olasılığı var. Ayrıca, HDP’nin elinden alınan bazı belediyeleri bir gerekçe bularak yeniden vermeleri sürpriz olmaz. Ancak bütün bunların özellikle İstanbul’daki HDP seçmen kitlesi üzerinde beklenilen etkiyi yaratması oldukça zor görünüyor. Bu nedenle CHP, Kürt seçmen kitlesinin tepkisini çekecek, örneğin Öcalan ile başlayan görüşmeleri gibi sürekli gündemde tutacak anlamsız çıkışlara yönelmemelidir.

İmamoğlu’nun genişleyen etkinlik alanı

YSK iptal gerekçesini açıkladı. Ancak AKP’nin gündelik politikada iddia ettiği argümanları doğrulayacak ciddiye alınabilir tek bir veri ortaya koymadı. Bu durum İmamoğlu’nun hakkının yenildiği ve mağdur olduğu algısını güçlendirecektir. Dahası toplumun vefa duygusunun İmamoğlu lehine bir etki yaratacağı görülüyor.

Kılıçdaroğlu, başından beri belediye başkanlarının ön planda olmasını tercih etti. Özellikle İstanbul’da bütünüyle İmamoğlu, adeta tek başına ön planda tutuluyor. CHP, kendi seçim çalışma planını doğrudan İmamoğlu’nun seçim çalışmasına uyarladı. Özellikle AKP seçmeninin çok önemli bir kısmı CHP şahsından Kılıçdaroğlu’na yönelik olumsuz yönde ciddi bir ön yargısı bulunuyor. Bu neden İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde CHP değil kişi olarak İmamoğlu ön plana çıkartılıyor. Çünkü İmamoğlu özellikle AKP’li seçmenin muhafazakâr kesimleri üzerinde ciddi bir etki yarattı ve bu etki artarak kendini hissettiriyor. CHP’de çok bilinçli bir tercih ile Kılıçdaroğlu, AKP’de ise aday Yıldırım ikinci planda kaldı. Böylelikle yarış bir bakıma Erdoğan ile İmamoğlu arasında geçti. Bunun toplumdaki karşılığı ise “İmamoğlu, Erdoğan’ı yendi” oldu.

İmamoğlu, Kürtlerin merkezinde olduğu HDP seçmeniyle kurduğu yakın ilişkiyi geliştirmelidir. CHP Genel Merkezi’nin anlamsız çıkışlarla Kürt seçmenin tepkisini çekmesine rağmen İmamoğlu’nun kurmuş olduğu yapıcı diyalogun sandığa yansıması güçlü oldu. Ancak halen sandığa gitmeyen yaklaşık yüzde 2-3 civarında Kürt kökenli seçmen var. Eğer İmamoğlu, CHP’nin ultra-ulusalcılarının anlamsız ve değersiz çıkışlarına rağmen bu kesimi de etkilerse İstanbul seçiminin galibi belli olmuştur demektir.

İmamoğlu’nun yaptıkları, AKP’nin yaptıkları

İmamoğlu’nun 31 Mart seçim öncesinde ileri sürdüğü vaatlerin bir kısmının İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde kabul edilerek uygulanmaya başlaması önemli bir pozitif etki yarattı. 18 günlük belediye başkanlığında neler yaptığını açıklayan İmamoğlu’nun AKP’li yönetimin 25 yıllık uygulamalarını ‘israf’ adı altında kamuoyuna açıklamaya başlaması, özellikle kararsız seçmeni ve İmamoğlu’nun hakkının yenildiğini düşünen AKP seçmenini ciddi oranda etkileyecektir.

İmamoğlu’nun birbirini tekrara dönüşen davranış ve çalışma biçimi cazibesini kaybedebilir. Aynı argümanların üzerine yenileri eklenmediğinde etki alanı kırılabilir. Yeni ve ilgi çekecek bir kısım talepleri gündemleştirmesine ihtiyaç var. Toplumsal kucaklaşmayı sağlarken, toplumsal ve politik dengeleri hesaplayarak mesajlar vermesi, buna uygun bir çalışma sistemi geliştirmesi olumlu bir etki yaratıyor ancak yeterli olmayacağı anlaşılıyor.

CHP Genel Merkezi’nin Merkez Yürütme Kurulunu, Parti Meclisini, Milletvekillerini, Belediye Başkanlarını dahası bütün gücünü İstanbul’a yığmasının tersten bir etki yarabileceğinin de hesaba katılmasında, özellikle görevlendirmelerde farklı dengelerin hesaplanmasında yarar var. İmamoğlu ve ekibi daha çok AKP’nin güçlü olduğu veya CHP ile başa baş olduğu ilçelere yönelmelidir.

Binali Yıldırım’dan taktik değişikliği

AKP’nin 31 Mart 2019 için belirlediği seçim stratejisi önemli oranda başarısız oldu. Özellikle ‘beka’ söylemi karşılığını bulmadı. Kürtlere yönelik söylemleri ters etki yarattı. Ekonomik sorunlar geleneksel AKP seçmeninin eğilimini etkiledi ve kopuşlar başladı. Seçimin merkezinde Tayyip Erdoğan vardı. 39 ilçedeki yerel mitinglerle ve Yenikapı’daki büyük mitingle gücünü ortaya koymaya çalıştı. Bu tür yönelimlerin bir kısmı terk edildi. Örneğin, gücü yansıtan ve gövde gösterisine dönüşen mitinglerin yapılmayacağı anlaşılıyor. Erdoğan ikinci planda kalacak, aday Yıldırım ön planda olacak. Yani agresif cumhurbaşkanı yerine sakinliğiyle bilinen Yıldırım daha çok seçmenin önüne çıkacak. Bir bakıma Kılıçdaroğlu-İmamoğlu ilişkisine benzer bir yönelim içine girilecek. Bunun arka plandaki temel nedeni ise seçim ikinci kez kaybedildiğinde kaybedenin Erdoğan değil Yıldırım olduğu mesajının verilmesine zemin hazırlamaktır. Devlet bürokrasisi ve olanakları açık görünür bir şekilde kullanılmayacak. Halkla kopan ilişkilerin yeniden kurulması ve sokak çalışması çok daha fazla ön plana çıkartılacak.

İstanbul seçimlerinin bir ‘beka’ sorunu olduğunu sıklıkla dile getiren ve iptal edilmesinde en önemli rolü olan Bahçeli, her ne kadar mitilini İstanbul’a taşısa da AKP tarafının MHP ile doğrudan temas içinde olmayacağı anlaşılıyor. Bununla hem geleneksel İslamcı tabanın hem Kürtlerin hem de uzun yıllar AKP’ye oy vermiş liberal eğilimli kesimlerin yeniden kazanılması hedefleniyor. AKP stratejisinin en önemli halkası, küskün, kırılgan ve güvensizleşen seçmeniyle yeniden diyalog kurmak ve sandığa götürmektir.

İmamoğlu-Yıldırım

İmamoğlu’nun, 23 Haziran 2019 seçim startının verildiği toplantıdaki açılış konuşmasında 16 milyon yerine sık sık 82 milyon adına konuşması, gelecekteki vizyonu hakkında bir fikir veriyor. Kucaklayıcı ve bütünleştirici kimliğiyle toplumda karşılığını bulan İmamoğlu, rakip olarak Yıldırım’ı değil Erdoğan’ı seçtiği anlaşılıyor. Yani İmamoğlu, 23 Haziran 2019 seçimlerini kaybetse dahi sanırım potansiyel olarak Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinden biri olacaktır.

Binali Yıldırım ise davranışlarıyla, refleksleriyle, söylemleriyle İstanbul’u yönetmek gibi ciddi bir iddiası olmadığını ve sürecin arkasında sürüklendiğini gösteriyor. Bu durum AKP seçmeninde bir güvensizlik yaratıyor. Cumhurbaşkanı da İstanbul’da olacak, etkisini hissettirecek ama 31 Mart 2019 öncesinde olduğu gibi kendisini merkeze koymayacaktır. AKP bu açmazı nasıl aşacaktır birlikte göreceğiz.

31 Mart 2019 seçimlerine ilişkin yaptığım değerlendirmede “İmamoğlu veya Yıldırım hangisi kazanırsa yarım adımla kazanacaktır” demiştim. Ancak 23 Haziran 2019’da İmamoğlu’nun bir adım önde kazanacağına dair çok sayıda veri var. Bu fark söylendiği gibi çok büyük olmayacaktır. Aradaki fark ister %0,1 ister %4 olsun, yaratacağı politik depremin düzeyi aynı olacaktır. Birlikte izleyelim.