“Kaos’a Övgü”: Marakeş

Yol bulmak için haritaların yeterli olmadığı, duvarların her an yolunuzu kesebildiği, her an farklı bir şeyle karşılaşıp şaşırabileceğiniz Marakeş o kadar özgün ve güzel ki “Cehenneme Övgü” kitabı burada yazılsa ismi muhtemelen “Kaos’a Övgü” olurmuş

“Kaos’a Övgü”: Marakeş

Birkaç sene önce yine bir seyahat hazırlığındaydım. Son hazırlıkları yaparken gezmeyi pek de sevmeyen anneme dönüp “Bu sefer de beraber mi gitsek?” diye sormuştum. Aldığım cevap beni hala güldürür: “Ben düzenli olan ve her şeyin yolunda gittiği yerleri sevmiyorum, yerlerde çöp olacak bir kere. Ortadoğu veya Afrika’ya gideceksek geleyim.

Böyle düşünebileceğimi hiç tahmin etmezdim ama Almanya’da kaldığım iki seneye yakın zaman dilimi beni de her insanın bazen düzensizliğe ve kaosa ihtiyaç duyabileceği konusunda ikna etti. Türkiye’deki gündelik hayatın yoğunluğundan mıdır yoksa Avrupa’daki gündemsizlikten midir bilinmez, eğitim için buraya gelen arkadaşlarımdan da sıkça duyar oldum bunu.

“Kaosu Sevme Hastalığı”mı kesin olarak keşfetmem için ise yaşadığım şehirde gündemin, donan nehirde mahsur kalan ördekler tarafından belirlendiği bir yılı geride bırakmam gerekti. Bunun üzerine ekonomik olarak sarsıcı olmayacak ve “yerlerde çöplerin de olduğu” bir şehre bilet bakmaya başladım. Marakeş ile tanışmamız işte böyle oldu. Kendimi, Oum isimli grubun Soul of Morocco albümünden, Taragalte şarkısını dinlerken buldum.

Fas, Kuzey Afrika’nın önde gelen ülkelerinden. Aynı zamanda en cazip tatil rotalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu cazip rotanın en popüler şehri de Marakeş. Filmin ismine aldanıp Kazablanka’ya; başkent olmasına aldanıp Rabat’a gidenler hemen hemen hep hayal kırıklığıyla geri dönmüştür ancak Marakeş’i sevmeyen biriyle daha karşılaşmadım.

Birçok Afrika ülkesi gibi Fas’ın da Fransız sömürgesi geçmişi olduğu bilinen bir gerçek. Ancak Cezayir’le birlikte, bu geçmişi paylaşan kıtadaşlarından bir farkı var. Ülkede, İslam ile daha da pekişen Arap kültürü ve sömürge geçmişinden kaynaklanan Fransız etkisinin yanı sıra binlerce yıldır bölgede yaşayan, kadim bir halkın etkisi de söz konusu: Berberiler.

Havalimanından çıkarken her şeyin üç dille yazılması dikkatimi çekiyor. Ortadaki yazı daha önce hiç görmediğim harflere sahip. Daha sonradan bu yazının Berberice olduğunu öğreniyorum. Şimdiye kadar gördüğüm alfabeler içerisinde Fenike alfabesine en çok benzeyeni. İlk karşılaşmam olduğu için şaşırıyorum.

Şehirde beni karşılayan kırmızı zemin üzerine, ortasında yeşil yıldız olan Fas bayrağı haricinde Berberileri temsil eden mavi, yeşil ve sarı renk şeritlerden oluşan bayrak var. Kendilerini “İmazighen” yani; “özgür halk” olarak tanımlayan Berberilerin, bayrağındaki mavi renk, ülkenin kıyısının olduğu Atlas Okyanusu’nu, yeşil renk bölgenin en önemli yükseltisi olan Atlas Dağları’nı ve sarı renk Fas’ın önemli bir kısmını kaplayan Sahra Çölü’nü temsil ediyormuş.

Bu halk hakkında kısa Fas gezimden öğrendiğim bir şey daha var; kesinlikle çok iyi pazarlık yapıyorlar. Fas’ın herhangi bir şehrine gittiğinizde sizi mutlaka kolunuzdan çekip dükkânına götürecek bir esnaf olacaktır ve o esnafla kıran kırana pazarlık yaptığınızda size soracağı tek bir şey vardır: Sen Berberi misin yahu? Fas seyahatinizde genellikle “Berberi” olmanızı tavsiye ediyorum çünkü satıcıların size ilk olarak söyleyeceği fiyat, alabileceğinizin en az 3 katı olacaktır. Berberilerin geleneksel hırkasından satın almaya çalışırken bana teklif edilen fiyatın yaklaşık 50 Euro olmasından anladım. Aynı şey magnet ve biblo alırken de başıma geldi. Hâlbuki son yazdıklarımı yaklaşık 1 Euro’ya almak çoğu zaman mümkün.

Faslı arkadaşlarımın  “Fas’ta otelde mi kalınır canım!” demesi üzerine geleneksel Fas evlerinden bozma bir hostelde kaldım. Bu evler Riad adı verilen rengârenk işlemeli, yüksek tavanlı ve ortası havuzlu yapılar. Nasıl Küba’da Casa’larda konaklamak yerine otelde kalmak bir kayıpsa, Fas’ta klasik anlamda bir otelde kalmak da bir ayıp olurmuş. Bu iki gezimde, gecelediğim yerlerin fotoğraflarını çekebilmek için bir gün neredeyse dışarı çıkamıyordum. Yalnızca bu bile neden Riad’larda kalınmasını tavsiye ettiğimi anlatmaya yeter.

Yine aynı arkadaşlarımın yönlendirmesiyle Fas mutfağının en güzel örneklerinden Tajine’yi yemek için ara sokakta bulunan Chez Lamine Hadj Mustafa’ya gidiyorum. Ne yiyeceğimi soran yok, tek soru kaç porsiyon istediğim. Tajine aslında yemeğin geldiği konik kaba verilen isim. İçinden çıkan şey de isteğinize göre değişiklik gösterebiliyor ama benim yediğim baharata bulanmış etler ve sebzelerden oluşuyordu. Önden gelen ve seyahatinizde her gün mutlaka içeceğiniz geleneksel nane çayı garsonun şovuyla masamda. Abi şov bitmeden bana dönerek soruyor: “Eee, internete koymayacak mısın bunu?

Oradan çıkınca yalnızca şehrin değil ülkenin en önemli meydanına gidiyorum: Jemaâ el-Fna, yani Fâniler Meydanı. İsmine yakışan şekilde insana dair her şeyi burada bulabilirsiniz. Neredeyse sadece Müslümanların yaşadığı şehirde salyangoz satan takkeli-sarıklı dedeleri, yılan veya maymun oynatanları, falcıları, Fransızca pop şarkıları söyleyen gençleri, Flamenko yapanları, bambu satan çiftçileri… Her şeyi. Ayrı bir yazıya hatta romana konu olmayı hak ediyor. Meydanı yukardan izlemek isterseniz yukarı çıktıkça pahalılaşan teras kafelere gidebilirsiniz. Buralarda rahatça fotoğraf da çekebilirsiniz. Aşağıda fotoğraf çektiğinizi gören satıcılar muhtemelen para isteyeceklerdir çünkü sizden. Bunu da Flamenko gösterisinin videosunu çekerken, videomun üzerime doğru “money” diyerek gelen çocuklar tarafından bölünmesiyle anladım.

Sabah at arabalarının arasından motosikletlilerin geçmeye çalıştığı, seyyar satıcıların tezgahlarıyla dolaştığı, aynı anda çocukların çift kale maç yaptığı sokaklardan geçiyorum. Kalabalık bir günde Eminönü’nde yürümek gibi ama daha da karışık. Her şey birkaç defa çoğaltılmış gibi. Beni rahatsız etmeyen hatta gözüme hoş gelen bir düzensizlik görüyorum. Buralar bana bile bu kadar enteresan geliyorken acaba Avrupalılar ne düşünüyordur diye merak ediyorum.

Eski şehir surlarla çevrili. Badii Sarayı’na çıkıp yukardan baktığımda baştan sona kızıl bir şehir görüyorum ve şehri keşfetmenin en iyi yolunun sokaklara rastgele girmek olduğunu fark ediyorum. Bir Zeki Demirkubuz filminden çıkmış gibi olan Hayat Oteli’ni, duvarlarında geleneksel resimleriyle Hannah Cafe’yi ve rengârenk halılarla kaplı Souk de Tapis’i bu şekilde buluyorum. Surlardan çıkarken ismini hâlâ bilmediğim çok lezzetli o şerbetli tatlıyı da o sayede keşfediyorum.

Tatlı yerken Arapça karakterlerle tanıdık yüzlerin beni karşıladığı bir dükkâna giriyorum. Levhaların üzerinde Marx, Lenin, Mao ve Stalin resimleri. Fiyatlarını soruyorum ama alacak param yok. Satıcı her ne kadar indirim yapmak istese de tüm paramı tüketmişim. “Bunlardan almak isteyen kötü biri olmaz. Haydi al” diyor. Kabul etmiyorum ama levhaların fotoğraflarını çekerek mutlu bir şekilde ayrılıyorum oradan.

Akşam meydandaki tezgâhlardan birinde çorba içip yine meşhur olan kuskus yemeğini yiyorum. Bizim bildiğimiz kuskustan çok daha küçük taneli. Üzerinde et veya sebze ile servis ediliyor. Yanında tabi ki nane çayı var. Ekmekten para alınması beni şaşırtmıyor. Fas’ta her şey önceden pazarlık yaparak konuşulmalı. Aksi takdirde her an yeni bir sürprizle karşılaşmaya hazır olmalısınız.

Marakeş’in olmazsa olmazlarından biri de yeni şehri ziyaret edip aradaki uçurumu görmek. Geniş bulvarlar, lüks rezidanslar, göz kamaştıran botanik bahçeleri, yüzme havuzları, barlar… Fransa’dan herhangi bir farkı yok yeni Marakeş’in. Yalnızca yeni şehirde gezen birinin Avrupa’da olmadığını anlaması için saatler gerek. Sömürgecilik eski şehirdeki “güzel kaos”u yenememiş ancak surların dışında Paris’in kışın bile 20 derece olabilen versiyonunu inşa etmiş.

Hangisi size daha güzel gelir bilmem ama ben tabakhanelerden deri kokusunun geldiği, her şeyin daha canlı ve karışık olduğu o kızıl şehri daha çok sevdim. Yol bulmak için haritaların yeterli olmadığı, duvarların her an yolunuzu kesebildiği, her an farklı bir şeyle karşılaşıp şaşırabileceğiniz Marakeş o kadar özgün ve güzel ki “Cehenneme Övgü” kitabı burada yazılsa ismi muhtemelen “Kaos’a Övgü” olurmuş.