Hiçbir yere ait olmayan şehir: Tiran

Hiçbir yere ait olmayan şehrin, hiçbir şeye ait olmayan sakinleri, Blloku bölgesinde yer alan “renkli” hayatın uzağında, Enver Hoca’nın kapısı kilitli eski konutunun yalnızlığını ve ekonomik krizin getirdiği yoksulluğu paylaşıyor

Hiçbir yere ait olmayan şehir: Tiran

Ülkeler arası ulaşım araçlarının en popülerinin dolmuş olması bile Balkanlar’ın yalnızca coğrafi olarak Avrupa’ya dahil olduğunu göstermişti bana. Tiran’a seyahat ettiğimde ise Arnavutluk’un “sadece” harita üzerinde bir Balkan ülkesi olduğunu anladım. Evet, Balkanlar farklıydı ama Arnavutluk daha da farklıydı.

Diğer birçok Balkan dili benzerlik gösterir ve birini öğrendiğinizde ötekini öğrenmek için çok çaba sarf etmeniz gerekmez. Ancak Arnavutça, diğerlerinden çok farklı bir tınıya ve gramer yapısına sahiptir.

Eski Yugoslav ülkelerinden birçok insan çalışmak için Almanya’ya göç etmiş, Arnavutlar İtalya’ya. Bu yüzden İtalyan Kültür Merkezi ülkenin en büyük binalarından biridir ve fakirlik içinden gelen hemen hemen her Arnavut, Sicilya’daki dayısının yanına gidip İtalyan mafyasına katılma ya da bir gün bile olsa Roma’da yaşama hayali kurar. İtalyan mafya filmleriyle büyümüştür çünkü. Kılık kıyafetiyle, davranışlarıyla onları taklit eder. Gidebilirse onu bekleyen şey ilk etapta bir pizzacıda bulaşıkçılık ya da basit yaralama suçuna karıştığı iddiasıyla yargılanacağı bir ceza mahkemesinin çok da büyük sayılamayacak duruşma salonudur. Bir de Roma versiyonu vardır bu hayalin. Çekirdek bir aile, bahçeli güzel bir ev, huzurlu bir hayat.

Diğer ülkelerdeki insanlardan farklı olarak Arnavutluk’takilere sosyalizm dediğinizde anladıkları iki farklı şey vardır. Bunu sadece gezilecek yerler listesinde ilk sırada olan Ulusal Tarih Müzesi’ndeki gözlemlerimden değil Tiran’da bulunduğum kısa sürede sohbet ettiğim insanların görüşlerinden çıkarıyorum.

İlki; İkinci Dünya Savaşı’nda Faşist İtalya’nın Arnavutluk’u işgaline karşı komünist milis güçlerin ve İtalyan partizanların birlikte mücadelesi. Müzede büyük harflerle yazılmış “Faşizme Karşı savaş” başlığı karşılıyor beni. Arnavutluk Komünist Partisi’nin yazışmaları, diğer belgeler ve o döneme ait silah-mühimmat, halkın da bu mücadeleye ne denli destek verdiğini ve direnişi nasıl sahiplendiğini gösteriyor. Bu kararlı sürecin 1944’te işgalcilerin ülkeyi terk etmesi ve Enver Hoca önderliğindeki komünistlerin iktidara gelmesiyle sonuçlandığını da ekleyelim.

Diğeri ise Enver Hoca dönemi, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti. Hemen her eski sosyalist ülkede olduğu gibi Arnavutluk’ta da son 30 yıldır yoğun bir şekilde anti-komünizm propagandası yapılmış. İkinci Dünya Savaşı’ndaki işgale karşı direnişi “Faşizme Karşı Savaş” başlığıyla tanıtan müze, bu direnişin ardından kurulan Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin anlatıldığı bölüme “Arnavutluk’ta Komünist Terör” başlığını koymuş. Yeni nesil o dönem hakkında bilgi sahibi olmamakla beraber ya bu propagandaların etkisinde kalmış ya da devletin uygulamalarını tamamen farklı bir deneyim teşkil eden Yugoslavya’daki uygulamalarla kıyaslayarak Enver Hoca’ya tavır almış. Bu sebeple konuştuğum kişilerin Arnavutluk Halk Cumhuriyeti deneyimini İtalya’ya karşı verilen anti-faşist mücadelede olduğu gibi yüzde yüz sahiplendiklerini gözlemleyemedim.

O dönemden kalan sığınaklar sanat galerisi ve müze olarak kullanılıyor. Binalar resimler ve tasarımlarla renklendirilmiş, mimari açıdan örnek teşkil edecek eserler ise korunmuş. Ancak Arnavutların İtalyan hayranlığı sokaklara da yansımış ve yeni dönem yapılan birçok evde bu mimari tercih edilmiş. Şehrin mimari yapısını incelerken nostaljik bir kafede Arnavutluk için kutsal denilebilecek düzeyde önemli olan macchiatoyu içmek isterseniz, sosyalist modernizm akımını temsil eden Tiran Piramidi’ni geçince “Komiteti” var. Balkanlar’ın dinlendirici etkiye sahip, kuru erikten yapılan “rakija”sını denemek isteriz derseniz, o da var.

Enver Hoca’nın eski konutunun bulunduğu Blloku bölgesini toplumun zengin kesiminin eğlendiği görkemli gece kulüpleri ve cebinde 5 eurosu bulunan bir gezginin bira içemeyeceği kadar pahalı olan publar oluşturuyor. Ülkenin ilk gökdeleni olan Sky Tower, bölgeye tam yukardan bakıyor. Konutun önünden geçtiğimde kapının asma kilitle kilitlenmiş olduğunu görüyorum.

Oradan ayrıldıktan sonra geleneksel yemeklerden Tava Dheu’yu yemek için oturduğum esnaf lokantasında birkaç sene önce Belgrad’da ziyaret ettiğim, Çiçeklerin Evi yani Tito’nun anıt mezarı aklıma geliyor. Hınca hınç doluydu, insanların tek tartışma konusu, heykelin önünde sol yumrukla mı yoksa sağ yumrukla mı poz verecekleriydi.

Gitme vakti gelip ana meydandan kalkan ve beni havalimanına götürecek olan servise bindiğimde aklıma gezim boyunca sokakta gördüğüm ama Arnavutça bilmediğim için konuşamadığım “Che” tişörtlü çocuk geliyor.

Hiçbir yere ait olmayan şehrin, hiçbir şeye ait olmayan sakinleri, Blloku bölgesinde yer alan “renkli” hayatın uzağında, Enver Hoca’nın kapısı kilitli eski konutunun yalnızlığını ve ekonomik krizin getirdiği yoksulluğu paylaşıyor; bir sabah bile olsa Roma’da uyanabilme, “mutlu” bir hayata sahip olabilme hayaliyle yaşıyor.