Haramiler kaybetti, sıra saltanatlarında

Erdoğan cenahının her türlü engellemeyi yapacağını, süreci uzatacağını, bu süreç içerisinde birtakım provokasyonlara girişeceğini beklemek ve bu hamlelere yanıt vermek için hazır olmak sadece CHP’nin değil, tüm toplumsal muhalefetin sorumluluğudur. Artık savunulacak olan CHP ya da İmamoğlu’nun ötesindedir. İstanbul halkının sandıkta ortaya koyduğu iradenin çalınmasını, değiştirilmesini engellemek esastır

Haramiler kaybetti, sıra saltanatlarında

AKP kadroları, AKP’ye sırtını dayamış sermaye bu kez Erdoğan tarafından büyük bir “hayal kırıklığına” uğratıldı. “Reis, ne yapıp edip bu seçimi de kazanır” beklentisi boşa düştü. Üstelik kaybedilen sadece büyükşehirlerin belediye başkanlıkları değil! Kayıp çok daha büyük!

Tayyip Erdoğan’ın siyasal hakimiyetini üzerine kurduğu sacayağının bir buçuğu kısalmış durumda, dolayısıyla iktidar dik duramayacak. Sacayağı, Cumhurbaşkanlığı, Meclis ve başta büyükşehirler olmak üzere belediyeler üzerindeki mutlak hakimiyetten oluşuyordu. Aslında “kısalma” Meclis’ten başladı. MHP ile yapılan ittifaka rağmen Meclis’te, Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu elde edemedi.[1] OHAL’in kalkmasıyla birlikte de Meclis’e olan ihtiyacı artmasına rağmen Meclis kapısı kapalı. Elinde sadece Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (eskiden Bakanlar Kurulu kararları idi) çıkarma olanağı var. Anayasal/yapısal değişiklikler için bu da yeterli olmayacak.

Yerel yönetimlerin “başkanlık” idaresinden çıkması ise Erdoğan’ın fıtratında kimyasal bozunuma yol açacaktır. Çünkü bu üç ayaktan biri neredeyse ortadan kalkacak. Belediyeler sadece kendi seçmenini besleme/beslenme hortumları değil Erdoğan için. Aynı zamanda yerli ve yabancı sermayeye ihale dağıtarak, orta ve uzun vadede bağımlı kılma olanağı. Ve elbette tüm topluma yerleştirmeye çalıştığı gerici ideolojiyi, kültürel yozlaşmayı genişletme projesinin yüklenicileri.

Erdoğan rejiminin siyasal hakimiyetini oluşturan bu üç ayak çatırdamaya başlayınca, bunlara bağlı olan medya, sermaye grupları, uluslararası ilişkiler ve elbette kontrgerilla ilişkileri de etkileniyor/etkilenecek. Her biri, birilerinin sesi olan Ömer Turan’dan Abdulkadir Selvi’ye, Aydın Ünal’dan Kemal Öztürk’e, Cemile Bayraktar’dan İbrahim Kiras’a kadar çeşitli AKP içi klikler bu süreçte “muhalif ses” vermeye başladılar bile.

Yerel yönetimler, klasik başkanlık rejimi modeli içerisinde siyasal etkisi yokmuş gibi görünse de Erdoğanvari başkanlıkta öyle olmadığı, yaşanan “panikten” bile rahatlıkla anlaşılıyor. Anadolu Ajansı’nı 14 saat donduran emir, 10 gün geçmesine rağmen İstanbul sonuçlarının resmileşmesini engelleyen müdahale, bir kaybolup bir ortaya çıkan bürokratlar, Rusya ziyaretinin bir günde tamamlanması, vs. vs sonunda Devlet Bahçeli’nin ardından Soylu’nun ağzından somutlanan talep; “Seçimler yenilensin”.[2]

Görülmektedir ki İstanbul’un el değiştirecek olması (Erdoğan’ın iktidar alanından çıkacak olması), bir siyasi krizin tetiklendiğinin işaretidir. Şimdi Erdoğan cephesi bu krizi engellemek için her yolu denemektedir ve son noktaya kadar da deneyecektir. Şimdiye kadar tüm “meşruluklarını” sandık üzerine kurmaları, seçim iptali durumunda ekonomik krizin patlayacak olması ve elbette kazanmış bir İstanbul halkının öfkesinden çekinmeleri “hareket etmelerini” zora sokan faktörler. Bu duruma AKP kitlesinin isteksizliği ve AKP kadrolarındaki ayrışma da eklenince durum daha da zorlaşıyor. Ancak toplumsal hafızada, 7 Haziran seçimlerinden sonra devreye sokulan Erdoğan taktikleri çok canlı. Sandık iradesine kolay kolay teslim olmayacak!

Şimdiye kadar CHP’nin gerek seçim öncesi gerek seçim sonrası gösterdiği performans kendisinden beklenmeyecek(!) ölçüde oldu. Düzenli açıklamalarla sürece yapılan müdahaleler, il teşkilatının ve sandık görevlilerinin diri tutulması, Ekrem İmamoğlu’nun sürekli artan bir dozda pozisyon geliştirmesi, Anıtkabir hamlesi ve son olarak 80 il başkanının İstanbul’a çağrılarak verilen “Tüm ülke teşkilatı İstanbul’a taraftır” mesajı…[3] Ancak süreç sonlanmadığı sürece bunlar “başarı” olarak kabul edilemez. Bu sürecin başarısı “mazbatanın alınması”dır! (Mazbatanın verilmesini beklemek değil.)

Tekrar etmek gerekirse Erdoğan cenahının her türlü engellemeyi yapacağını, süreci uzatacağını, bu süreç içerisinde birtakım provokasyonlara girişeceğini beklemek ve bu hamlelere yanıt vermek için hazır olmak sadece CHP’nin değil, tüm toplumsal muhalefetin sorumluluğudur. Artık savunulacak olan CHP ya da İmamoğlu’nun ötesindedir. İstanbul halkının sandıkta ortaya koyduğu iradenin çalınmasını, değiştirilmesini engellemek esastır.

Bu atmosferde 1 Mayıs’a gidiliyor!

1 Mayıs’ın tarihsel anlamı bellidir; dünyadaki tüm emekçilerin “Birlik, Mücadele, Dayanışma” günü, egemenler karşısında tek bir vücut olup gücünü gösterme günü. Bu genel tarihselliğin yanında işçi sınıfı, her ülkede kendisine politik hedefler belirler. Açıktır ki ülkemizde bu yıl 1 Mayıs, Erdoğan rejiminin “gasp etmeye çalıştığı halkın sandıktaki iradesi” tartışmaları ekseninde yaşanacak.

Bir ihtimaldir ki İstanbul seçimi 1 Mayıs’a kadar netleştirilmeyebilir. Böylesi bir durumda başta CHP olmak üzere tüm ilerici güçlere, sosyalistlere düşen sorumluluk; 1 Mayıs’ın çok güçlü bir gövde gösterisine dönüştürülmesi ve AKP iktidarının seçim sonuçlarına “teslim olması”nın sağlanmasıdır. Şu anki CHP yönetiminin böylesine doğrusal bir yol izleyeceğini beklemek “gerçekçi” olmayabilir. Bu ancak İstanbul’da AKP sultasına son veren, İstanbul’un “sakini değil, sahibi olma” iddiasındaki insanların “zorlamasıyla” gerçekleşecektir.

Diğer yandan 1 Mayıs’tan önce İstanbul seçim sonuçlarının kabul ve tescil edilmesi durumda ise herkes bilmektedir ki Erdoğan, fiili olarak bu durumu kabul etmeyecek ve durumu değiştirmek çeşitli “müdahaleler”de bulunacaktır. Böylesi bir durumda çok güçlü ve kitlesel bir 1 Mayıs, İstanbul’u “haramilerin” zapt edemeyeceğinin “korku”sunu yaşatacaktır.

Açıktır ki bundan önceki seçimlerde gerek öncesinde gerekse de sandık başlarında çok büyük bir emek ve özveriyle yer alan toplumsal muhalefet bileşenlerinde, bu seçimde de “benzer bir hayal kırıklığı yaşanacağı” endişesi hakimdi. Ancak seçim sonuçlarının görülmesiyle birlikte, bu endişe yerini güçlü bir özgüvene, umuda, enerjiye ve “kazanılmış olanın korunması” kararlılığına bırakmış durumda. Seçim yenilgileri ve OHAL süreçlerinde kademe kademe görünmezleşen ve kabuğuna çekilen bu potansiyel enerji yeniden gün yüzüne çıkıyor ve tarihsel rolünü oynamaya aday olduğunu gösteriyor. Gezi Direnişi/Haziran İsyanı’nda en yüksek noktaya ulaşan, ondan sonra ise kendisini çeşitli biçimlerde bugüne kadar taşımış olan “enerji”nin seçim süreci ile sınırlandırılmaması ve seçilmiş kişilere devredilmemesi, sokak gücünün artarak devam etmesi, 1 Mayıs sürecine (ve elbette sonrasına) akıtılması görevi, devrimcilerden başkasına yüklenemez!

Bu yılki 1 Mayıs kutlamaları, tüm yurtta “kazanılanın korunması, saltanatın yıkılması” hedefine sahip olacak. Devrimcilere düşen sorumluluk ise halkın sandıkta ortaya koyduğu tercihin, meydanlarda da gösterildiği, faşizmin karşısına halk iradesinin dikildiği biçimde örgütlenmesidir.

 

Dipnot:

[1] Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğu elde etse (çok büyük ihtimalle) yapacağı değişiklik, tıpkı yol göstericisi Menderes gibi Seçim Yasası’nı köklü bir biçimde değiştirmek ve yeni yasayla seçimlere girmek olacaktı. Dipnota not; rivayete göre 1957 seçimlerinde Adnan Menderes, dakika dakika değişen seçim sonuçları nedeniyle bir ara “Allah’ım bir daha bana böyle bir seçim gecesi yaşatma” demiştir.

[2] Bahçeli: “Seçim yenileme demokrasinin bir gereğidir. Toplumsal kargaşa yerine sandığa bir kez daha gidip Türkiye’yi huzurlu kılmak daha akılcıdır.” Peşi sıra Soylu: “Bu seçimin bu tartışmadan yoksun bırakılabilmesi için, Sayın Bahçeli’ye katılıyorum, tekrarlanması bu tartışmaların seçilecek kişileri gölgede bırakmasını ortadan kaldıracaktır.”

[3] İmamoğlu’nun “Alparslan Türkeş’i vefat yıldönümünde rahmetle anıyorum” mesajını sadece İyi Partililere hoş görünme çabası olarak görmek de safdillik olur.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann