Ancak bu böyle gitmez

Erdoğan, saldırı siyaseti ile yalnızca muhalefeti sindirmeye değil, çözülme eğilimindeki partisini toparlamaya ve egemen sınıflara bir kez daha “Bana mecbursunuz” mesajı vermeye çalışacak. Bu kez birden fazla cephede çatışacak

Ancak bu böyle gitmez

“İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” sözünün sahibi Tayyip Erdoğan, iktidarını korumak için İstanbul’u zorla da olsa elinde tutmak istiyor. 31 Mart gecesinden itibaren türlü yollar denedi, hâlâ deniyor ve muhtemelen YSK kararı ne olursa olsun daha da denemeye devam edecek. Dolayısıyla Erdoğan’ın tek parti iktidarını kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından önce muhalefeti oyalayıp sonra da bir terör atmosferi içinde ülkeyi yeniden seçime götürdüğünü hatırında tutan muhalefet güçlerinde haklı bir temkinlilik söz konusu.

Ne var ki koşullar 7 Haziran 2015’in koşulları değil. 7 Haziran’da toplamda yüzde 60’lık bir oy oranına yaklaşan muhalefet, ilk günden parçalanmaya başlamış ve yüzde 40’a kadar gerileyen AKP, Kürtlere vurup CHP’yi sindirerek ve MHP’yi de yanına çekerek muhalefeti parçalamayı başarmıştı. Bu süreçte ABD ve AB’nin desteğini de yanında bulmuştu. Çünkü sermaye programını uygulama, asgari ekonomik beklentileri karşılama ve emperyalizmle ilişkilerinin gereklerini yerine getirebilme anlamında “yönetme” yeteneğini koruyan alternatifsiz güç konumundaydı.

Bu kez ise İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere büyük kentleri kazanan ve AKP’yi yüzde 35’in altında bırakacak şekilde AKP-MHP toplamını yüzde 52’nin altına düşüren muhalefet herhangi bir parçalılık göstermiyor. Aksine, parçalılık ilk günden itibaren AKP saflarında gözleniyor. Görünürdeki başlıca tartışmalar ise İstanbul’daki seçim sonuçlarının tanınıp tanınmayacağı ve ittifak siyasetinin yenilenip yenilenmeyeceği konularında sürdürülüyor.

“Pelikancılar” diye bilinen, Erdoğan’ı ölümüne savunmakla övünen ve buna karşılık Erdoğan tarafından kollanan bir kanat muhalefetin kazandığı seçim sonuçlarının tanınmamasını ve muhalefeti düşmanlaştıran saldırgan siyasetin sürmesini istiyor. Öte yandan ne parti örgütünün bütünü ne AKP medyası ne de partinin etkili isimleri bu konuda yekpare bir tutum sergiliyor.

Adları yeni parti tartışmalarında geçen Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu, bu iki isme yakın bilinen Karar gazetesi, Yeni Şafak’ın “İslamcı” kimliği ile bilinen bir kısım yazarı ve Türkiye gazetesi çevresi sonuçların kabullenilmesi ve mevcut siyasetin sorgulanması gerektiğini savunuyor.

Ekonomi ve dış politikanın basıncı altında

AKP içinde tartışmaların yaşanıyor olması parti içi yaklaşım farklılıklarının varlığıyla açıklanabilecek bir durum değil. Gerek emperyalizmle kurulan ilişkilerde yaşanan sorunlar, gerekse ekonominin gidişatı ve uluslararası sermayenin tepkileri AKP’ye her istediğini yapacağı bir manevra aralığı tanımıyor. Eski kitle desteğine sahip olmayan AKP iktidarı, şimdi onu dengeleyebilecek dış desteği de eskisi gibi hazır ve nazır biçimde arkasında hissetmiyor. Aksine tekelci sermaye seçimsiz bir dönem ve “yapısal reform” taleplerine yanıt beklerken, AKP’ye açıktan karşı çıkamayan tekelci sermayenin bağımlı olduğu uluslararası sermaye yüksek sesle eleştirilerini sıralıyor.

Seçim sonrası kalabalık bir grupla ABD’ye gidip uluslararası sermayeye güven vermeye çalışan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, açık güvensizlik ifadeleri ve aşağılayıcı yorumlar eşliğinde geri döndü. Albayrak’ın sunum yaptığı sermaye sözcülerinin basına yansıyan tepkileri şöyleydi: “Felaket”, “Gördüğüm en kötü performans”, “Şaka mı bu?”, “Ankara’nın sofraya sunduklarının yutulduğunu sanması çok tuhaf…” Türkiye’deki gerçek enflasyonun yüzde 43 olduğu, Merkez Bankası’nın açıklanamayan harcamalarının olduğu, AKP hükümetinin ekonominin durumu ile ilgili yalan söylediği açıklandı. Gıdada hiper enflasyon yaşayan, parası değersizleşen, işsizlikte rekor kıran ve yüz milyarlarca dolar dış borcu bulunan ekonomi için pek de iyi haberler değil…

Albayrak, gitmişken Donald Trump’ın odasına çağrıldı, masanın önüne çekilen sandalyeye oturtuldu. Damat, Rus S-400 füzelerinin alınması halinde yaptırım uygulayacağını ilan eden ABD’nin tutumunda herhangi bir değişiklik yaptıramadı. Üstüne Türkiye’nin İran yaptırımlarından muafiyeti kaldırıldı.

Kucaklaşma mı, linç mi?

17 günlük geciktirmenin ardından Ekrem İmamoğlu’na mazbatası verildi ve seçim akşamı hükümeti artık ekonomi gündemine yoğunlaşmaya çağıran TÜSİAD, bu çağrıyı bir kez daha yineledi. Erdoğan da ertesi gün ilk başta pek çoklarınca uzlaşma mesajı olarak algılanan şu açıklamalarda bulundu:

“Ülkemizin önünde 4 buçuk yıllık kesintisiz bir icraat dönemi bulunuyor. Seçim tartışmalarını geride bırakarak asıl gündemimize odaklanmamız şarttır. Dönem, kızgın demiri soğutma, musafahalaşma, kucaklaşma, birlik ve beraberliğimizi yeniden perçinleme dönemidir. Ülkemizin bekasını ilgilendiren meselelerde siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak 82 milyon hep birlikte Türkiye ittifakı olarak hareket etmeliyiz.”

Ancak Cumhur İttifakı’ndaki ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli bu mesaja “Ülke bazlı ittifak olmaz” diye karşı çıkarak, “Türkiye İttifakı’ndan bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini çoğaltmıştır” demişti.

Söylem eylemle desteklendi. 21 Nisan Pazar günü, yani Ekrem İmamoğlu’nun yüzbinlerle birlikte Maltepe’de “İstanbul İçin Yeni Bir Başlangıç” mitingi düzenlediği sırada, bir asker cenazesine katılmak üzere Ankara Çubuk’a giden CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, kolluk kuvvetlerinin ve bakanların gözleri önünde linç girişimine maruz kaldı.

Saldırının ardından Bahçeli, saldırganlar yerine Kılıçdaroğlu’nu suçlayan açıklamalarda bulundu. Bir süre sessiz kalan Erdoğan da Bahçeli gibi Kılıçdaroğlu’nu suçladı. İkili, linç girişimini dolaylı olarak savunurken, CHP’yi PKK ile ittifak kurmakla suçlayan bir söylemi öne çıkardı.

İktidar mı parçalanacak, muhalefet mi?

Tam da bu tartışmalar sürerken Ahmet Davutoğlu, AKP’nin mevcut çizgisini, MHP ile ittifakı ve yeni sistemi eleştiren bir manifesto yayımlayarak sahne aldı.

Bahçeli’nin uyarıları eşliğinde, “Türkiye İttifakı” söylemi ve kapsayıcılık iddiasını fazla uzatmadan kutuplaşma siyasetine geri dönen Erdoğan, ha geldi ha geliyor denen AKP içi ayrılığın işaret fişeğini çakan Davutoğlu, rahatsızlığını gizlemeyen Gül, güvensizliğini bağıran uluslararası sermaye, yaptırım kartını son olarak İran ile ticaret üzerinden masaya süren ABD…

Erdoğan, saldırı siyaseti ile yalnızca muhalefeti sindirmeye değil, çözülme eğilimindeki partisini toparlamaya ve egemen sınıflara bir kez daha “Bana mecbursunuz” mesajı vermeye çalışacak. Bu kez birden fazla cephede çatışacak.

Bu süreçte iktidar mı parçalanacak, muhalefet mi? Bunu da muhalefetin direniş iradesi belirleyecek.