Adam kaybetti, peki biz kazanacak mıyız?

31 Mart itibariyle meselemiz, halkın sandığa yansıyan iradesini nasıl koruyacağımız ve ardından emekçilere, Kürt halkına ve bu ikisinden başlamak üzere bütün toplumsal-politik muhalefet güçlerine saldıracağının sinyalini vermiş iktidar karşısında nasıl bir direniş sergileyeceğimizdir

Adam kaybetti, peki biz kazanacak mıyız?

İster Devlet Bahçeli’nin iktidar için koyduğu yüzde 52’lik meşruiyet sınırının altında kalan oy oranlarına bakılsın, ister büyükşehirlerin kimin eline geçtiğine, ister HDP’lilerin seçme ve seçilme hakkının kâğıt üzerinde bile sorgulandığı Kürt illerinde elde edilen sonuçlara… Adam kaybetti.

Ama bu gerici, faşist, yağmacı iktidara karşı çıkanların kazandığını henüz gönül rahatlığıyla söyleyemiyoruz. Biri acil, diğeri uzun vadeli iki mücadeleye bağlı olarak belli olacak kimin kazandığı.

Uzun vadeli mücadele, aynı düzenin yeni elbiselerle karşımıza çıkmasının engellenip engellenmeyeceğine ilişkindir. Yerel seçimlerde muhalefet, Tayyip Erdoğan’a kaybettirmiştir ancak yerine ne konacağı konusu tartışmalıdır.

Ancak bu önemli tartışma, vakti geldiğinde yapılması gereken bir tartışmadır. O vaktin gelmesi için de Erdoğan’ın yerel yönetimlerdeki seçim yenilgisini kabul etmesi ve muhalefetin bu zaferini terse çevirme girişimlerinin püskürtülmesi gerekmektedir. Türkiye halkları yine başına silah dayalı halde girdiği bir seçimde Erdoğan’a “hayır” deme onurunu göstermiştir ve bundan sonrası halkın onurunu koruma mücadelesidir.

Boykotçusundan CHP’lisine, HDP’lisinden sosyalistine toplumsal muhalefetin bütün kesimlerini kesen bir mücadeledir bu.

Bir seçimi daha çaldırmamak için…

“Erdoğan kaybedeceği seçime girmez” lafının bir işe yaramadığını 31 Mart akşamı gördük ama Erdoğan’ın sadece bir seçim yenilgisiyle gitmeyeceğini de 7 Haziran’dan, 16 Nisan’dan ve 24 Haziran’dan biliyoruz.

Bu toplam deneyim, 31 Mart için de meselenin seçimden ibaret olmadığını, sandığa yansıyan halk iradesini savunacak ve saldırılara karşı koyacak bir direniş iradesine ihtiyaç olduğunu gösteriyor.

CHP’nin en azından kullanılan oyları ve sandığa yansıyan halk iradesini savunma anlamında geçmiş hataları tekrarlamadığı görülüyor.

Öte yandan Erdoğan henüz yenilgiyi kabullenmiş ya da karşı hamlelerini ortaya koymuş değil. Zafer sarhoşluğunun anlamı yok. Ancak Erdoğan’ın ne yapıp edip yenilgisinden bir zafer çıkaracağını düşünmek de anlamsız. İktidar cephesi, muhalefet cephesinin direniş iradesini koruması halinde harekete geçecek zafiyetlerle malul çünkü.

İktidarın fay hatları

Gezi’den bu yana toplumsal meşruiyetini yitirmiş, kontrgerilla içinde kararlı bir denge değil yalnızca geçici sükûn sağlayabilmiş, krizlerini ise çözmek yerine büyüterek ertelemiş bir AKP iktidarı ile karşı karşıyayız.

Seçime, kontrgerilla içi fay hatlarını harekete geçirecek baskı unsurlarının çoğaldığı bir atmosferde gidilmişti. AKP-MHP, “çoğunluk tarafından seçilmişlik” ve “alternatifsizlik” durumunu yerel seçim üzerinden bile olsa yitirmek istemiyordu. “Beka sorunu” buydu. Ne var ki kaybettiler.

AKP, NATO ve Rusya arasında yerini belirleyip bunun bedellerini ödemek zorunda. Rusya’dan S-400’ler alınıp ABD’nin yaptırımlarına mı razı gelinecek, yoksa AKP’yi yakınında tutmak için İdlip savaşını erteleyen Rusya’ya mı mesafe konulacak?

F-35 savaş uçakları ile ilgili yaptırımlarını peş peşe sıralayan ABD, yenilgisini kabul etmek istemeyen AKP’ye gönderme yaparak, “Meşru sonuçlar kabul edilmeli” şeklinde bir açıklama da yaptı. Ekonomideki dış kaynak ihtiyacı nedeniyle köşeye sıkışan AKP iktidarının, ABD’yi ciddiye almama şansı yok. TSK’nin bir NATO ordusu olduğunu unutma şansı da yok.

Kontrgerilla içi ittifakı sürdürmek için yeni bir savaşa ihtiyacı var ve seçim gecesi Fırat’ın doğusuna operasyonu telaffuz ederek de bunu gösterdi. Ancak Trump’ın olası bir operasyon karşısında “Türkiye’nin ekonomisini mahvederiz” şeklindeki tehdidini de unutmuş olamaz.

TÜSİAD “ekonomide reform” istiyor, Erdoğan anında onaylıyor ama bu sermaye fraksiyonları arasında bir tercih yapılmasını da dayatıyor. Ki bu da, sağın birliğini geleneksel tekelci sermaye ile orta ölçekli sermaye fraksiyonlarının çıkarlarını aynı anda savunma becerisine dayandıran Erdoğan’ı bir başka cepheden zorluyor. Bahçeli’nin güvenilmezliği, İyi Parti ve Saadet Partisi’nin muhalefet içindeki istikrarlı varlığı ve AKP’lilerce yeni bir sağ parti kurulacağı iddialarının ortasında sağdaki parçalanmanın zemini güçleniyor.

Her şey muhalefetin elinde

31 Mart itibariyle meselemiz, halkın sandığa yansıyan iradesini nasıl koruyacağımız ve ardından emekçilere, Kürt halkına ve bu ikisinden başlamak üzere bütün toplumsal-politik muhalefet güçlerine saldıracağının sinyalini vermiş iktidar karşısında nasıl bir direniş sergileyeceğimizdir.

Direniş iradesinin sürdürülmesi iktidar içindeki fay hatlarını, direniş iradesinin kesintiye uğraması ise iktidarın saldırı planlarını harekete geçirecektir. Merkezi iktidar Erdoğan’ın elinde olabilir. Ancak en ağır saldırılara rağmen direniş iradesini koruyan muazzam bir toplumsal potansiyel ve Türkiye’nin geleceği ise muhalefetin elinde. Bir kez daha kazanmak da kaybetmek de muhalefetin elinde.