Açlık grevleri hakkında bir yazı – Ali Duran Topuz (Gazete Duvar)

Son hukuk tutamağının, dalının kırılışını YSK, KHK hakkındaki kararıyla ilan etti: Artık güvenilir bir seçim imkanı kalmadı. Dönemin özeti. Yurttaş kalmadı. Eşit, özgür irade sahibi birey kalmadı. Kamuoyu kalmadı. Peki ölüm değil yaşam yoluyla sorunların çözülebileceğine inanan hiç kimse mi kalmadı? Bu kadar mı çoraklaştı bu topraklar?

Açlık grevleri hakkında bir yazı – Ali Duran Topuz (Gazete Duvar)

Hatırlayacaksınız, Abdullah Gül cumhurbaşkanı iken, “15 noktada anayasaya aykırılık” saptadığını söylediği (internetle ilgili) yasa değişikliğini, veto yani meclise iade etmek yerine onaylayıp yayınlamıştı. Neden? Cevabı şöyleydi: “Bir an önce düzeltsinler diye.” Bu bir hukuk ya da siyaset fıkrası değil, yakın dönem Türkiye takviminden bir vaka. Tarih değil, takvim diyorum çünkü hâlâ aynı fıkranın içindeyiz. Gül o gün “cumhurbaşkanlığı”nı bitirmiş, içinden geldiği partisinin “anti-hukuk” prosedürlerini işletme konusunda olağanüstü bir başlangıç vuruşu yapmıştı. Kendisini engellemek için icat edilen “367” saçmalığının rövanşını almıştı belki de. Öyle bir rövanş ki kendisini görev süresi bitince partiye almayacak olan şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan lehine azletmişti aslında. “Çankaya noteri” bile değil, cumhurbaşkanlığının ve kendi siyasi hayatının mezar kazıcılığını yapmıştı.

YSK de şimdi önceden ilan ettiği seçim hukukunu yıkmış, bizzat kendi eliyle yaptığı işlemi geçersiz saymış, “Yüksek Seçim Kurulu”nu bitirmiştir, kendisini azletmiştir. KHK ile ihraçlara dair kararından söz ediyorum. Sormak gerekli mi artık: Madem mazbata vermeyecektiniz, niye başvurusunu kabul ettiniz? Ha, her aday için her ayrıntıyı bilemeyiz, mesela daha önce Bahattin Şeker’in askerliğinde hile olduğunu bilmiyorduk, sonradan görünce değiştirdik diyebilirler. O zaman sorabiliriz: Peki, KHK adı üstünde, “Kanun Hükmünde Kararname”, sonradan “kanun” bile oldu, yani genel işlem, yani Resmi Gazete’de yayınlanıyor, yani “hukuk normu”, yargıçlar “hukuk normu”nu bilmediğini ileri sürebilir mi? “Ama onbinlerce kişi var” denilecek, e o zaman “kanun koyucu”ya yol açtığın şey talep ettiğin şeye engel demek uygun olmaz mıydı?

Konu ahlaki ya da hukuki ya da mantıki değil ki çelişkiyi ifşa edip sonuç alalım, soruya cevap bekleyelim. Hem ne ifşası, onu zaten YSK bizzat yaptı, ilan etti. Tıpkı Gül gibi.

İlk, 367 başlama vuruşuyla başlayan, sonra Gül’ün rövanş maçının başlama vuruşuyla yüksek platosuna ulaşan anti-hukuk seferi YSK’nin zalimce plasesi devridaimini tamamlamış durumda.

Yoklar ülkesi

Artık seçim diye bir şey yoktur. İktidar blokunun gösterdiği adaylar arasında kura çekerek sonuç alsak daha demokratik bir yere kavuşuruz, o kadar bitti.

Karar kimin için alındı? KHK ile kamudan ihraç edilmiş kişiler hakkında… bu yeni bir statü: Darbe girişimi sonrası sözde güvenlik gerekçesiyle ve istisna hukukundan yararlanılarak çıkan kararnameler ve o kararnamelerle oluşturulan sistem, mantık ve ahlak kurumsaldır artık. Oluşturulan statü, “sivil ölüm” adıyla, sevinci naralarıyla takdis edilen statü şöyledir: Bu kişiler hiçbir hakka sahip değildir, üstelik bu hak sahibi olamama hali eş durumuna, akrabalığa ve evlada da sirayet eder. Eşler pasaport alamayabilir, işe alınmayabilir, akrabalar güvenlik soruşturmasını geçemeyebilir, evladı varın siz düşünün.

Eski zamanların “köle”si, daha yeni zamanların toprağa bağımlı çalışanı, Osmanlı sultanlarının “kul”u ve tebası olarak reaya bile daha kötü bir statü içinde değildi: Köle, açlığa mahkum değildi. Serf “korunma” hakkına sahipti. Kul servet edinebilir, hatta sadarete kadar yükselebilirdi; reaya hiçbir şey yapamasa şeriat isteriz diyebilirdi.

Yurttaş, kamuoyu sizlere ömür

Böyle bir statünün olduğu yerde yurttaş yoktur. Hakkında hiçbir hüküm olmadan, sadece idari kararla bir kişinin temel hakları imha edilebiliyorsa, ardından bir mahkeme, bir yüksek yargıçlar heyeti, YSK, durumu kendisine rağmen onaylıyorsa, o kişinin olduğu yerde yurttaş yoktur.

Yurttaş yoksa kamuoyu da yoktur artık. Kimsenin bu kadar temel meselelerde ses çıkarmadığı yerde kamuoyu yoktur. Kamuoyu olabilmesi için sadece “bağımsız, özgür medya” yetmez, hak ve ehliyet sahibi, konuşabilen yurttaş da gerekir. Hak olmayan, hukuk olmayan, özgür yurttaş olmayan, kurallara riayet olmayan, kamuoyu olmayan yerde “toplum” da yoktur. Toplum denilen şey iki gruplu bir kalabalık halindedir: iktidardan yararlanabilenler ve iktidarı finanse etme dışında hiçbir işe yarama ihtimali olmayanlar. İktidar, İstanbul’u Ankara’ya kaybetmenin bedelini son nispi hukuki mevziyi de imha ederek ödetiyor. Güvendiği şey, bir toplumu değil ikiye bölünmüş bir kalabalığı, bir izdihamı yönetiyor oluşudur.

İstisna hukukunda, olağan hukuk, kural hukuk askıdadır, üstü çizilidir, ama yok edilmemiştir. Kul hukukunda, özel uygulamalar geneli imha edecek şekilde genişlemesin diye çeşitli tedbirler düşünülmüştür; istisnai bir istisna halidir o. İkisinde de, kimi zaman uyumlu kimi zaman kavgalı, elbette daima hareket halinde bir toplum vardır. Biz ikisinde de değiliz. Yönümüz hukuk dışına değil, başka bir eski hukuka doğru da değil, yönümüz hukuk-öncesine doğrudur. Anti-hukuk kayığıyla hukuk öncesine gidiyoruz. Mübarek olsun.

Başlıktaki konu: Açlık grevleri

Açlık grevlerini yazmak için oturdum. Bir parlamenter, binlerce tutuklu/hükümlü yani sözde yurttaş ölüme doğru gidiyor. 12 Eylül sonrasındaki gibi. 1990’lardaki gibi. 2012’deki gibi. Eylemcilerin talebiyle sekiz kişi canına kaydı. Diyecektim ki nerede siyaset sıkışmışsa orada açlık grevleri görülmüştür. İki çare vardır: Devlet talepleri karşılar veya kamuoyu ve kamuoyuna seslenme imkanı, gücü olan kurumlar, kuruluşlar, kişiler devletin bugün değilse bile yarın karşılayacağı şekilde meseleyi sahiplenir. Vaka bilgimiz, tarih böyle.

Yurttaş kalmayan yerde, (iç ve dış) kamuoyu olmayan yerde, bu bilgileri hatırlatmanın da, olması gereken çağrıları beklemenin, izlenenin bir önemi var mı? Bilmiyorum.

Bir Yaşar Kemal yok ki artık en zor durumda söz söylesin, hiçbir şey diyemiyorsa “Zulmün artsın” diyebilsin. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça eylemi sırasında Selahattin Demirtaş’ın dediğini hatırlatsam? “Açlık grevine başlama ve bitirme kararı sizlerin özgür iradesine tabî. Bununla birlikte milyonların iradesini temsil eden bir siyasetçi dostunuz olarak açlık grevini sonlandırmanızı rica ediyorum.” Ya da kıymetli adli tıpçı Şebnem Korur Fincanı’nın yine Gülmen ve Özakça için dediğini: “Bu insanların hayatını kurtarmanın tek yolu buysa lütfen bıraksınlar biz devralalım.”

“İnsanlar ey”

“Biz” kim? Şebnem hanım kendisi dahil yaşama değer veren herkesi kastediyordu. Kim olabilir? Seçilmişler. Parlamento, parlamenterler işlevsizleştirilmiş, etkisizleştirilmiş olsa bile muhayyel bir parlamentoya hâlâ inancı ve o yolda gayreti olanlar. Ki eylemde parlamenterler de var. Sadece HDP’liler değil, hâlâ seçime, temsile, demokrasi arayışına inanan kim varsa. Hâlâ yaşam için kaygılanan kurumların yöneticileri. Durumu içine sindiremeyen, Yaşar Kemal hatırına yük alabilecek sözü geçen, lafı dinlenen kim varsa. Mevcut kamuoyuna değilse muhtemel, mukadder kamuoyuna. Vaktiyle Mukadder Başeğmez, Mehmet Bekaroğlu, Zülfü Livaneli gibi bu mesele her zuhur ettiğinde koşanlar ve onlara saygı duyanlar. Leyla Güven’e ve eylemdeki herkese ses edecek kim varsa… Hem eski açlık grevleri eylemlerinde, hem Gülmen-Özakça yakın dönem eylemindeki gibi. Bir girişim, bir alamet, bir heyet. Şu günlerde çırpınan Akın Birdal gibi, “muhatap yok”luğunu teyit ediyor olsa bile. Devlete, “Yanlış yoldasın” diyecek, “Kimse yok mu” diyecek, ve ekleyecek: “Hukuk kalmadı. Kamu kalmadı. Kamuoyu kalmadı. Ama biz sesinizi duyduk. Bu günler geçer. Ne İskender kaldı ne Sultan Murad, hepsi göçüp gittiler gölgesiz, biz kaldık. Ölümle değil, yaşamla kazanabiliriz. Tecrit dahil, tüm hukuksuzluklara karşı sessiz kalmayacağız. Yükünüzü biz alacağız.”

Nâzım Hikmet soruyordu ya, “insanlar neredesiniz”, akil insanlar, akli melekeleri, dağıtılmak istenen toplumsal hasletleri önemseyen insanlar, her kesimden, her partiden, her inanıştan, ölümü değil yaşamı seçmenin gerektiğine inanan insanlar, kalmadı mı? İnandırıcı, ikna edici bir heyet oluşturamayacak kadar çoraklaştı mı bu topraklar?

Yanılıyor olsam keşke…

Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?

Kaynak: Gazete Duvar