Yasal kürtajdan yasak kürtaja: Türkiye’de 2002-2018 döneminde kadınlara yönelik biyopolitikalar – Nur Kıpçak (5 Harfliler)

2002-2018 yılları arasında Hükümetin kadın bedeni üzerinden yürüttüğü biyopolitikalara bakalım

Yasal kürtajdan yasak kürtaja: Türkiye’de 2002-2018 döneminde kadınlara yönelik biyopolitikalar – Nur Kıpçak (5 Harfliler)

“Biyopolitika”[1], “bios” ile yani “hayat”la uğraşan politika anlamına gelir. Nüfus düzeyinde hayat süreçlerini düzenlemeyi ve yönetmeyi amaçlar.[2] Biyopolitika penceresinden “hayatla nüfus düzeyinde uğraşan politikalar”a, 2002-2018 yılları arasında Hükümetin kadın bedeni üzerinden yürüttüğü biyopolitikaları bir araya getirerek bakalım. AKP’nin hayatla nüfus düzeyinde uğraşan, kadın bedenine yönelik politikalarını anlamak, kürtajı sağlık hizmetinin kontrolündeki bilme ve iktidar teknolojileriyle düşünmek bakımından önemli.

Biyolojik olanın devletleştirilmesi

Foucault’nun öne sürdüğü üzere, 18. yüzyılda yeni iktidar biçimleri ortaya çıktı. Bundan önce hükümranın egemen iktidarı, halkın üzerindeki öldürme iktidarına dayanıyordu. 17. yüzyıl öncesinde yaşasaydık, hükümdar, bizi ya öldürür ya da yaşamamıza izin verirdi. Ama sonra, yaşatma iktidarı ortaya çıktı, nüfusu yığan ve düzenleyen. Artık yaşama odaklanan bir teknoloji vardı, bu yeni teknoloji, insanlarla bedenlerden ibaret oldukları için değil, doğum, ölüm, üretim, hastalık gibi toplu süreçlerden etkilenen, global bir kitle oluşturması nedeniyle, “insanların çokluğuyla” ilgileniyordu.[3]

Biyopolitiğin başlıca amacı, yaşamı uzatmak, doğum oranını artırmaktır. Biyopolitika, doğum oranı ve çeşitli biyolojik yetersizlikleri bilmek üzerinden iktidarın müdahale zeminini belirler. Doğum oranını bilme ve yönetme iktidarının araçlarından önde geleni hukuk ve tıptır; ve bu iki alanın birbirine eklemlenerek kurduğu ilişkiler ağı. Nüfusu yığıcı bir şekilde kontrol etmek için kurulan tıp, gelişen teknoloji ve hukuk yoluyla nüfusu tıbbileştirme işlevi görmeye devam eder. Tıp, bedeni ve nüfusu konu alan ve böylece düzenleyici etmenlere sahip olacak bir bilme iktidarıdır.[4]

Türkiye’de kürtaj biyopolitikasının araçları: Yasa ve tıp

Nüfusun düzenlenmesini sağlayan biyopolitikalar, özellikle kadın bedenine yönelir çünkü nüfusun düzenlenmesi, kadının üreme kapasitesinin düzenlenmesiyle sağlanır. Kürtaja ilişkin kapsamlı devlet politikalarının geliştirilmesi, biyopolitik iktidarın egemenliği altında gerçekleşir. Devletlerin kürtaj biyopolitikaları, özellikle yasa ve tıp üzerinden yürütülür. [5]

Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına kadarki geçen süreçte ıskat-ı cenin / kürtaj konusu, yasanın ve kurulan tıbbın alanında tedricen daha kapsamlı ve öncelikli bir yer edindi. III. Selim, 1789’da ıskat-ı cenine yol açan ilaçların satışını yasaklayan bir ferman; II. Mahmut 1827’de ıskat-ı cenin ile uğraşan kadınların cezalandırılmasını buyurduğu bir ferman ve 1838’de ıskat-ı cenine yol açan ilaçların satışını yasakladığı bir başka ferman çıkardı. 1858 yılında ıskat-ı cenin ilk defa Ceza Kanunnamesinde yer aldı.[6]

Iskat-ı ceninin önüne geçmek üzere alınan önlemler, Cumhuriyet’e kürtaj karşıtı politikalar olarak aktarıldı. 1983 yılında kabul edilip hala yürürlükte olan 2827 sayılı kanun gelene kadarki süreçten bahsetmek gerekirse, 1926’da yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nda, kürtaj düzenlemeleri “Kişilere Karşı İşlenen Cürümler” başlığı altında yer aldı ve “Çocuk Düşürme ve Düşürtme Cürümleri”, hapis ve para cezasıyla düzenlendi. 1938’de yapılan bir değişiklikle bu suçlar, “Irkın Tümlüğü ve Sağlığı Aleyhine Cürümler” başlığı altına alındı.[7] 1966’da teröpotik kürtaj haricindeki bir müdahalenin kanunen suç olduğu belirtildi.[8] 1970’ler boyunca yasal serbestlik tanınmak için mecliste tartışılan kürtaj meselesi, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle rafa kaldırıldı.[9] Günümüzde hala geçerli, isteğe bağlı kürtaja on haftalık süre zarfında serbestlik tanıyan on beş maddelik kanun, 27 Mayıs 1983’te Resmi Gazete’de yayımlandı.[10]

Nüfusun biyopolitikayla düzenlenmesi sürecinde hukuk ve tıp el ele yürüdü. Gülhan Balsoy, geç Osmanlı nüfus politikalarının üç ana damar üzerinden formüle edildiğini öne sürer: Doğumun tıbbileştirilip ebeliğin profesyonelleştirilmesi, kürtajın yasaklanması ve  hamilelik ile kısırlığın tıbbileştirilerek kadın bedeninin disipline edilmesi. Sözgelimi bu dönemde Cemiyet-i Tıbbıye-i Şahane’nin hazırladığı takrire göre ıskat-ı cenin, nüfusun artmasının önüne geçtiğinden dolayı devletin ekonomik, askeri, siyasi gücünü azaltıyordu.  Dönem boyunca ferman, takrir, kanunname gibi muhtelif belgelerle hukukun alanında ıskat-ı cenin suçlarını ve cezalarını düzenleyecek bir dizi yasa çıkarılırken aynı zamanda ebelerin kadınlara müdahaleleri de kayıt ve disiplin altına alındı. Böylece kürtaj sadece doktorların bilgisi ve izni dahilinde gerçekleşmek üzere yeniden düzenlendi. [11]

Cumhuriyet’te doğum kontrol yöntemleri üzerindeki yasal tartışmalar, özellikle tıp ve sağlık alanına sıkışmaya başladı. Kürtajın hukukileşmesinin yanı sıra tıbbileştirilmesi, kadınların gebelik sonlandırma taleplerini tıbbi bir hiyerarşiye tabi kılar. Böylece, kürtaja ilişkin kadın sesleri susturulurken, kadınların deneyimine yabancı ama konu hakkında uzman olduklarına inanılan bilim insanlarının görüşleri öncelikli kılınır.[12] Kürtaj hakkında kadınların görüşleri ve isteklerinden ziyade tepeden bir şekilde, hukuki ve tıbbi kurumların nüfus oranına yönelik profesyonel görüşleri, hala kamuoyu gündemini meşgul ediyor.

Kürtaj biyopolitikası ya da nüfusu yığmak: “Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyor”

Biyopolitika, nüfus meselesini hem bilimsel hem de siyasi bir iktidar konusu olarak ortaya koyar.[13] Bu yüzden Başbakan Erdoğan, 7 mart 2008 tarihinde Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Uşak’ta düzenlenen bir panelde nüfusu artırmaları için kadınlara seslendi:

Sizinle bir Başbakan olarak değil, dertli kardeşiniz olarak konuşuyorum. Biz genç nüfusumuzu aynen korumalıyız. Bir ekonomide aslolan insandır. Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyor. Yaptıkları aynen budur. Genç nüfusumuzun azalmaması için en az üç çocuk yapın.[14]

4 yıl sonra, 25 Mayıs 2012 tarihinde Hilton Otel’de düzenlenen Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin 2012 Uluslararası Parlamenterler Konferansı kapanış oturumunda Erdoğan, genç ve dinamik bir nüfusa ihtiyaç olduğu için en az üç çocuk istediğini belirtti:

Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Buna kimsenin müsaade etme hakkı olmamalı. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok. Buna karşı çok daha duyarlı olmaya mecburuz. Buna karşı el birliği içinde olmak zorundayız. Ben ülkemde en az 3 çocuk istiyorum. Çünkü genç dinamik bir nüfusa ihtiyacımız olduğunu biliyorum ve bu çalışmayı sürdürüyoruz.[15]

Hükümetin pronatalist nüfus politikası; kürtaja “müsaade edilmemesini” vurgulaması ve kürtaj savunucularına karşı kamusal alanda “elbirliği içinde olma” çağrısı, neoliberal sistemi sağlamlaştıran ve sistemi bütünüyle işleten siyasal bir çıkar, belirli bir ekonomik yararlılık doğurur. Sözgelimi ucuz iş gücü, bu ekonomi politik çıkarın bir boyutunu oluşturur. Nitekim, yukarıdaki açıklamanın ardından bir gün sonra Başbakan, AKP Genel Merkez Kadın Kolları 3. Olağan Kongresi’nde, her kürtajın bir Uludere olduğunu söylerken aynı dakikalarda, ekonominin temelinin insan olduğunu; emek, sermaye, üretim ve tüketimin genç ve dinamik nüfusla mümkün olduğunu belirtti:

Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum ve bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere, medya mensuplarına da sesleniyorum; yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum. Anne karnında bir yavruyu öldürmenin doğumdan sonra öldürmeyle ne farkı var? Soruyorum size. Bunun mücadelesini hep birlikte vermeye mecburuz. Bu milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan olduğunu biliyoruz. Bu milletin çoğalması için asla bu oyunlara prim vermemeliyiz. Biz, siyasi rant peşinde değiliz. Bizim tek hesabımız var, bu millet muhasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkacak, çıkmalıdır. Bunun için de genç, dinamik nüfusa ihtiyacımız var. Bilesiniz ki insan ekonominin temelidir, insan varsa sermaye, emek var, insan varsa tüketim, üretim var. İnsan yoksa bunların hiçbiri yok. Onun için çok gayret edeceğiz, genç nüfusu artırmanın gayreti içerisinde olacağız. Aksi takdirde 2037’de ihtiyar bir nüfusla gerileme dönemine başlarız.

Foucault, hükümran egemen iktidarın öldürdüğünü ya da yaşama izin verdiğini, öte yandan biyoiktidarın yaşatma iktidarı olduğunu ve ölüme boş verdiğini söyler.[16]“Her kürtaj bir Uludere’dir” söylemi, kürtaj yaptıran kadınları ve kürtaj savunucularını, “öldürme-yaşamaya izin verme iktidarının” kullanıcıları olarak göstermenin bir yolu. Çünkü 28 Aralık 2011’de Uludere’de yapılan bombardımanla otuz dört yurttaşın öldürülmesi, egemenin öldürme iktidarını kullanmasıdır. Bu söylem, kürtaj yasağını, nüfusu yığan bir biyopolitika olmaktan çıkarıp yeniden tanımlar. Yeni tanıma göre kürtaj, Uludere’de olduğu gibi iki seçenek sunar: Kadınlar, bebeklerini ya öldürür ya da yaşamalarına izin verirler.

Lemke, biyopolitikanın, milenyum eşiğini geçtiğimizden beri biyoteknolojik müdahalelerin sınırlarını ve temellerini belirleyen idari ve yasal yöntemler haline geldiğini öne sürer.[17] Hakeza 2012’de Başbakanın “kürtajın sınırlandırılması için harekete geçilsin” talimatı üzerine, konu AKP’nin Merkez Karar Yönetim Kuruluna ve Sağlık Bakanlığı’na taşındı. MYK’da on haftalık yasal sürenin sadece annenin sağlığını etkileyecek zorunlu haller dahilinde dört haftaya indirilmesi ve isteğe bağlı kürtajın yasaklanması üzerine görüş birliği sağlandı ve Sağlık Bakanlığı’nın konuyla ilgili raporu sunmasından sonra kürtaj meselesinin  Haziran ayı içinde TBMM’ye taşınmasına karar verildi.[18]

2012 yılında 2827 numaralı kanunun esası ve şeklinde bir değişiklik yapılmadı ama sağlık personeline kürtaj yapmama hakkı tanındı. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de sağlık personeli, de facto, kürtaj yapmamayı tercih edebilir. Ayrıca yapılan değişiklikler arasında, kürtaj için gelen anne-babaya dört gün düşünme süresi verilmesi de vardır. Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan rapora göre, Meclis’te bu değişiklikleri hukuki olarak gerçekleştirebilmek için Nüfus Planlaması Kanunu ve Tüzüğü kaldırılacak, yerine Üreme Sağlığı Hizmetleri Kanunu çıkarılacakken bu değişiklik yapılmadığı halde yukarıda bahsedilen uygulamalar getirildi. Bu şekilde kürtaj, fiilen uygulanamaz ve yasak kılındı.

Türkiye’de kürtaj: Yasal ve yasak

9 Ekim 2010 tarihinde Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM), Vatikan’ın baskısı altında geçen bir oturumda aldığı karara göre, dini inançları gereği kürtaj yapmayı reddeden hastaneler ve doktorlar bu nedenle kadınların karşılaşabilecekleri sağlık sorunlarından sorumlu tutulamayacaklardır. AKPM üyesi olan AKP ve MHP milletvekilleri söz konusu oylamaya katılmazken, CHP milletvekilleri aleyhte oy kullandılar.[19] Birçok devleti etkileyen bu gelişme, iki yıl sonra aynı şekilde Türkiye’de uygulandı, ama bir farkla, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuyla ilgili oylama yapılmadı. 26 Aralık 2012 tarihinde Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamayla birlikte kullanılmaya başlanan doktorların kürtaj yapmama hakkı, birçok devlet hastanesinden kürtaj hizmeti alınmasını olumsuz etkiledi:

İlk 10 haftada kürtaj olmak isteyen anne kadar bunu yapmak istemeyen hekimlerin de bir hakkı olduğunu düşünüyoruz. Tabii ki vatandaşın sağlık hizmeti alması sağlanacak; ancak hekim de bu konuda hakkı vardır… Devlet hukuka bağlıdır böyle de olması gerekir. Elbette kürtaj ya da diğer sağlık hizmetleri için mutlaka belirli bir kayıt alınması gerekir.[20]

2013 yılından itibaren doktorlara tanınan, vicdani ret hakkını kullanarak gebeliği sonlandırmama tercihi, sağlık personelinden mesleki hizmet almanın önüne geçiyor[21] Bu durumda doktorun kişisel görüş ve inançları, kadının gebeliğini sonlandırmak için tıbbi hizmet almasının önünde büyük bir engel olarak beliriyor ki bu şekilde kadınlar, özellikle yüksek ücretle kürtaj yapan polikliniklere yönlendiriliyorlar. Ayrıca kadınların hastanelerden ziyade özel polikliniklere mecbur bırakılmasının bir diğer nedeni, hastanelere getirilen performans sisteminde riskleri fazla olan kürtaj operasyonunun doktorlara apandisit ameliyatından bile düşük bir puan (150.8) kazandırması ve risk-zaman-puan çerçevesinde doktorların aylık gelirlerini olumsuz etkilemesi.[22]

Kürtajın vicdani reddin tanım alanına dahil edilmesi ve hastane performans sisteminde puanının düşürülmesi, gebeliğin sonlandırılması hizmetine erişimi kısıtlayarak bunu, doktorun dünya görüşüne ve yardımseverliğine bağımlı kılar. Dünya görüşüne bağımlı kılar çünkü doktorlar, kürtaj operasyonunu yürüterek cinayet işlemeyeceklerini belirtirler. Yardımseverliğine bağımlı kılar çünkü doktorlar, hastanelerdeki mevcut performans sisteminde yapacağı kürtaj işlemiyle döner sermayeden az bir ücret alacaktır.

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın 2015 yılında yaptığı araştırmaya göre, İstanbul’daki otuz yedi kamu hastanesinden sadece biri isteğe bağlı, yasal sınır olan on haftaya kadar; ikisi ise sekiz haftaya kadar kürtaj yapıyor.[23] 2016 yılında Kadın Sığınakları ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı Bileşen Örgütleri tarafından hazırlanan Kamu Hastaneleri Kürtaj Uygulamaları Araştırma Raporu’na göre Adıyaman, Ankara, Antalya, Bursa, Çanakkale, İstanbul, İzmir, Mersin Muğla, Muş, Urfa, Van illerinde görüşme yapılan yüz elli altı hastaneden sadece dokuzunda yasaya uygun bir şekilde, on haftaya kadar, evli ve bekar ayrımı yapılmaksızın kürtaj yapılıyor. Atmış beş hastanede “gerekçeli” kürtaj yapılırken yetmiş altı hastanede ise hiçbir koşulda kürtaj yapılmıyor. Araştırma, aynı zamanda isteğe bağlı kürtajın sadece İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde yapıldığını gösteriyor.[24]

Günümüzde kürtaj yasal olarak on haftaya kadar serbest. Ancak uygulamada özellikle devlet hastanelerine gelen kadınlar, kürtajın yasak olduğu ya da bu operasyonu gerçekleştirecek bölüm veya doktorların olmadığı gibi gerekçelerle geri çevriliyorlar. Bu da yasal dayanağı olmayan bir yasağın varlığına işaret ediyor.

Kadınların biyopolitikaya karşı mücadelesi

Hükümet partisinin yürüttüğü biyopolitikalara karşı Türkiye kadın hareketi sessiz kalmadı. Ya çeşitli platformlarda bir araya gelerek ya da ayrı ayrı fakat her zaman kürtajın yasaklanmasına, bedenlerinin denetlenmesine ve nüfusu artırmak için araçsallaştırılmasına karşı seslerini yükselttiler, çeşitli eylemlerde bulundular. 2012 yılında Başbakanın “Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum, en az üç çocuk” ifadeleriyle ilgili birçok kadın platformu basın açıklaması yaptı.

İstanbul Feminist Kolektif, 27 Mayıs 2012 tarihinde yaptığı basın açıklamasında, Kürtajın yasal süresinin pek çok ülkede 12 hafta iken Türkiye’de 10 hafta olduğunu; buna rağmen sağlık kuruluşlarının fiili olarak kürtajı 8 haftaya kadar yaptığını ve yasanın açıkça devletin sağlık hizmetleri kanalıyla ihlal edildiğini belirtti.[25]

Türk Tabipleri Birliği Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu da Hükümet’in söylemlerinin kadınları ikincilleştirdiğine, kısıtladığına, emek sömürüsüne yol açtığına dair basın açıklaması yayımladı.

“Kadınlarla erkeklerin eşit olmadığına inanan, bunu her fırsatta dile getiren iktidarın amacı, kadınları aile içinde ikincil konuma hapsetmek, sermayeye ucuz, güvencesiz işgücü oluşturmak, boğaz tokluğuna çalışacak binlerce işsiz yaratmaktır. Gereğinde savaşa sürülecek askerler olarak hazırlanacak işsizler ordusunun iyi bir eğitim sistemine ihtiyacı olmayacağı, eğitim sistemindeki değişikliklerle ortaya konmuştur. Tüm dünyada nüfus politikaları ataerkil kapitalist sistemin ihtiyaçlarına uygun biçimde kadın bedenleri üzerinden, kadın cinselliği ve doğurganlığı denetlenerek sürdürülür. Kadınların doğurganlıklarını kontrol altına almak, ailede her zaman cinsiyetçi iş bölümü, hiyerarşi ve baskıyı gerekli kılmıştır. Kadınların ev içinde harcadıkları karşılıksız emek, hem erkek egemenliği, hem sermaye açısından gerekli olduğu kadar, doğurganlıklarının kontrolü de nüfus politikalarının vazgeçilmez aracıdır. Nüfusu azaltma veya arttırma politikaları kürtajın yasal olması ya da kısıtlanması politikalarıyla paralellik taşımaktadır. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile yapılan düzenlemeler, kadınların gebeliği önleme hizmetlerine ulaşmasını ve kürtaj hakkından yararlanmasını güçleştirmektedir. Birçok devlet hastanesi ve hatta özel hastanede “isteğe bağlı kürtaj” yasal olduğu halde yapılmamaktadır.[26]

17 Haziran 2012’de gerçekleşmek üzere, Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu, “Başbakan’ın amacının “Türk” nüfusunu arttırarak çoğalmak ve yanı sıra ucuz iş gücü yaratmak olduğunu biliyoruz. Kürtaj haktır, Uludere katliam!” diyerek kadınlara yürüyüş çağrısında bulundu. Ve böylece İstanbul, Ankara ve İzmir’de geniş katılımlı yürüyüşler gerçekleştirildi. Aynı platformun çağrısıyla, 28 Haziran’da, Galatasaray’dan Taksim’e kadar yapılan bir yürüyüşle “Kürtaj, Gebelik, Bekaret Fişlemez” eylemi yapıldı.[27]

Aynı tarihlerde “Kürtaj Yasaklanmaz” başlıklı bir metin, dokuz yüz örgüt ve elli beş bin kişi tarafından imzalandı. İmzacı örgüt ve bireysel imza atan kadınlar, imzaları Başbakan, Cumhurbaşkanı, Sağlık Bakanı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanına gönderdiler. Bir basın açıklaması yapılarak, kürtajı yasaklamak için başlatılan sürecin derhal durdurulması istendi: “Biz imzacı örgütler ve kişiler olarak biliyoruz ki kürtajın yasaklanması veya kısıtlanarak fiilen kullanılamaz hale getirilmesi: kadınların sağlık ve yaşam haklarının ihlalidir!”[28]

2008 yılından beri Hükümetin pronatalist nüfus politikası; kürtajı fiilen yasaklaması ve kürtaj savunucularına karşı kamusal alanda elbirliği içinde olma çağrısı, neoliberal sistemi sağlamlaştıran ve sistemi bütünüyle işleten siyasal bir çıkar, belirli bir ekonomik yararlılık doğuruyor. Başbakanın “kürtajın sınırlandırılması için harekete geçilsin” talimatı üzerine, kanunun esası ve şeklinde bir değişiklik yapılamadı ama sağlık personeline “kürtaj yapmama hakkı” tanındı. Bu durumda doktorun kişisel görüş ve inançları, kadının gebeliğini sonlandırmak için tıbbi hizmet almasının önünde büyük bir engel olarak beliriyor. Bu, yasal dayanağı olmayan bir yasağın varlığına işaret ediyor. Hükümet partisi ve organlarının yürüttüğü biyopolitikalara karşı kadın hareketi sessiz kalmadı. Kadınlar ya çeşitli platformlarda bir araya gelerek ya da ayrı ayrı fakat her zaman kürtajın yasaklanmasına, bedenlerinin denetlenmesine ve nüfusu artırmak için araçsallaştırılmasına  karşı seslerini yükselttiler, yükseltmeye devam ediyorlar.

Kaynakça

Dipnotlar:

Kaynak: 5 Harfliler