Tutku “var yok dinlemez bir çocuk isteğidir”*: Cinema Paradiso

Cinema Paradiso, filmlerle ilişkimizi anlatan bir filmdir, Cinema Paradiso biyolojik ebevenlerimizle, kendimize ebeveyn olarak seçtiklerimizle aramızdaki tutku alışverişlerini anımsatan, düşündüren, yuvadan ayrılma ve dönüş metaforunu canlandırmanın filmidir

Tutku “var yok dinlemez bir çocuk isteğidir”*: Cinema Paradiso

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk

Hiçbir yere gitmiyor.”

Edip Cansever

1988 yapımı Tornatore filmi Cinema Paradiso, farklı ülkelerden pek çok insanın en sevdiği filmler arasına girerek yıllar ve kuşaklar boyu izlenmeyi başarırken 1989’da Cannes özel ödülünü ve 1990’da da en iyi yabancı film oscarını aldı.

Filmin 1950’li yılların Sicilya’sından başlayan öyküsü, 1980lerin sonlarına kadar uzanırken, hem sinemanın gelişimini hem de kitlelerin sinemayla ilişkisindeki değişimi gösterir bizlere. Sinemadaki teknik değişikliklerin bir bölümüne tanıklık ederiz bir bölümünü filmdeki makinist Alfredo’nun bir nevi çırağı olan Toto’ya aktardıklarından öğreniriz. Sinema, 1950’ler Sicilyalılarının (İtalya o dönemlerde en yaygın sinema ağına sahip ülkelerden biridir) gündelik yaşamının bir parçasıdır adeta. Sinemada sigara içilir, bebek emzirilir, sevişilir, uyunur, izlenen sahnelere hep birlikte tepki verilir.

Sinemadaki ve izleyicideki değişiklikleri karakterimiz Toto’nun yaşamından kesitlerle takip ederiz. 6-7 yaşlarında bir çocukken tanıdığımız Toto, gençliğinde uzun adı Salvatore ile çağırılırken 30 yıl sonra ünlü bir film yönetmeni olarak Sicilya’ya döndüğünde artık soyadı ile hitap edilen Bay Di Vita olur.

Tutkuların nesiller/Kuşaklar boyu aktarımı

Cinema Paradiso filminde Toto’nun iki büyük tutkusuna tanıklık ederiz. Biri sinemaya dairdir, diğeri aşka… Toto’nun sinemaya olan tutkusunu Alfredo ile ilişkisinde öğrendiklerinden aşkı yaşama biçimini ise annesinden gördüklerinden ayrı değerlendiremeyiz.

Toto’nun babası askere gitmiş, İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya’ya gönderilmiştir, annesi ve kız kardeşiyle yaşamaktadır. Kısa süre sonra babasının ölüm haberi gelir. Savaşın henüz bittiği yıllarda pek çok acıyla ve yoksullukla cebelleşen Sicilya halkının en büyük eğlencelerinden biri ilçenin sinemasında gösterilen filmlerdir. Toto, okulda olmadığı ya da Peder yardımcılığı yapmadığı her anını sinemada geçiren, Peder öpüşme sahnelerini sansürlemek için elinde zille film izlerken perdenin arkasına saklanıp bakan, her fırsatta Alfredo’nun (sinemanın makinisti) etrafında dolaşan, sinemaya dair her şeyi öğrenmeye çalışan gözleri ışıl ışıl çocuktur.

Toto ve sinemanın makinisti Alfredo arasındaki usta-çırak ilişkisi kısa sürede bir baba-oğul ilişkisine dönüşür. Toto’nun babanın yokluğunu ve pek çok sıkıntıyı gidermek için sığındığı sinema, zaman içinde Alfredo’nun aktardıklarıyla şekillenen bir tutkuya ve sonunda kendini ifade etme aracına dönüşür.

Toto, babasının ölümü ardından annesinin hiç kimseyle birlikte olmamasına ve babasına olan sadakatine tanık olur. Kendisi de gençlik aşkı Elena’yı bir türlü unutamaz. Başkalarıyla birlikte olsa da beğenilen filmler çekse de üzerinde hep kavuşamamanın hüznünü taşıdığına tanıklık ederiz filmin sonlarında.

Toto, sinema tutkusunu Alfredo’dan, aşkın tanımına ve nasıl yaşanacağına ilişkin bilgiyi ise annesinden devralmış gibidir. Hepimizin sahip olduğu tutkulara biraz bu aktarımlardan bakmakta fayda var. Biyolojik ebeveynlerimiz kadar, ebeveynimiz olarak seçtiklerimiz ya da bizi “çocuğu” olarak seçenler de büyük etkiler bırakır tutkularımız üzerinde… Ve elbette sinema da sanat da… Tutkuyu besleyendir sanat. Bu konuya yazının devamında değineceğimi söyleyerek ebeveynlere dönmek istiyorum şimdi. Anne-babalarımızın, bir anlamda bir alanda ustamız olan insanların bize ilişkin her zaman sözle aktarılmayan arzularının, bizim onların zihnindeki hayali öykülerimizin tutkularımızın oluşmasında gelişmesinde payı yok mu? Çoğu kez dilleri tersini söylerken aslında içlerinden ruhlarının derinliklerinden söylediklerini duyup ona uygun davranmıyor muyuz? Bir çok anne diliyle, kız çocuklarına pek de sokağa çıkmamasını, asi olmamasını öğütlerken aslında içinden bir yerlerden “oku kızım, sokağa çık kızım, ezdirme kendini” demiyor mu? O çocuklar da aslında söylenenin gerisindekini duymuyor mu?

Toto 50’li yaşlarındayken döndüğü Sicilya’da annesiyle aşk üzerine de konuşur. Annesine “Gençken çok güzeldin, neden evlenmedin?” diye sorarken onu merak etmekten çok kendisi hakkında bir bilgi arıyor gibidir. Annesi “Baban sevmiş olduğum tek erkekti. Benim gibi insanlar değişemezler. Senin gibi, neyi sevdiysem onun hatırasıyla yaşıyorum” diye yanıt verir. Yıllardır bir paylaşımda bulunmayan iki insan aşk kavrayışlarının benzerliğini fark ederek susarlar ancak annenin sözle aktardığı istek farklıdır yine… “Bazen seni yerleşmiş ve birini severken görmek istiyorum. Senin yaşamın orada. Burada olanlarsa sadece hayaletler. Unut artık o kızı, Toto.”

Alfredo da tüm çocukluğu boyunca Toto’ya kendi yaptığı işin olumsuzluklarından bahseder. Sinemadan uzaklaşmasını isteyen nasihatlere kulaklarını tıkayan çocuğa sözlerin gerisindeki büyük sinema tutkusu geçer.

Ebeveynler çocuklarıyla ilgili serinkanlı beklentilerini sözleriyle onlara ilişkin arzularını ise gizli mesajlarıyla aktarırlar genellikle… Sessizlikler, mimikler, bedenin dili yoluyla kendi hayatlarına ilişkin memnuniyet ve şikayetlerini, birazı gösterilip bırakılan sırları, aile gizlerini açarlar aslında çocuklara/çocuklarına.

Sinema tutkusu

Cinema Paradiso, sinema tutkunları için özel bir filmdir. Çünkü, kendimizi biraz Toto gibi görürüz. Ekranın ya da sahnenin karşısında büyülendiğimiz, hayallere daldığımız zamanları anımsarız Toto’yla birlikte… Hiçbir şeyin değişmediği taşrada dünyayı filmlerden takip eden Toto gibi biz de çocukluğumuzun taşrasını anımsarız. Aynı ev, aynı sokak, aynı okul… Ekranda ya da sahnede ise Amerika, Avrupa, Arap ülkeleri ve oralarda yaşayan insanların öyküleri belirir. Öpüşme sahneleri çıktığında homurdanan annelerimiz, sinemada sansür gösterimlerini izleyen Peder tarafından temsil olunur filmde. Sonra Alfredo gibi hissederiz bazen kendimizi. O filmlere kaptırıp yeterince hareket etmeden hayaller içinde öylece geçip gitmiştir ömrümüz. Sonra bir çocukla ya da bir gençle karşılaşır bir usta-çırak ilişkisine gireriz. Belki de ona filmler önerir, izledikten sonra konuşmak isteriz. Kimbilir belki yazılar yazarız filmdeki çağrışımlarımıza dair. Sonra da filmin yönetmeni Tornatore oluruz. Çektiği filmi yani Cinema Paradiso’yu bir saygı geçidine dönüştürür karşımızda. Bir izleyici olarak kendi sinema hayatını bir film şeridi gibi geçirirken gözümüzün önünden benim geçitte kimler yer alır acaba diye düşünürsünüz? Hepimizin sevebileceği bir Alfredo karakteriyle temsil olunan tüm sinema emekçilerine de saygılarını gönderir, biz de yüreğimizin derinliklerinde hissederiz bu selamın bizdeki karşılığını…

Sinema bir büyü, sinema bir rüya… Karanlık bir salondan bize seslenen, iç dünyamızla bağ kurmamıza yardım eden, çağrışımların kapısını açan bir rüya… Peki ondan yani sinemadan önce ne yapıyorduk? Sinema, hikaye, masal anlatıcılığının yerini aldı kuşkusuz. Elektriğin de yaygın kullanılmadığı zamanlarda ateşin etrafında toplanıp dans edilen, oyunlar oynanan, heyecanla anlatacak öyküsü olanların peşine düşülen zamanlar… Anlatanın elini, kolunu, sesinin tonunu kullanarak hikayesini anlattığı zamanlar… Şanslı olanların, tiyatro, gölge oyunu, kukla izleyebildiği vakitler… Sinemanın ilk zamanlarında anlatıcı da vardı aslında. Sessiz sinema döneminde salonda bir piyano müzik yaparken bir anlatıcı da filmi anlatıyordu. Sonra müzikler sonra konuşma eşlik etti sinemaya…

Tutku, yöneldiği alanı aydınlatıp daha güçlü, daha parlak görülmesini sağlarken, hayatın diğer alanlarındaki farkındalığın azalmasına yol açar. Yazmak istediğin bir yazıyı düşünürken geçtiğin yolların farkına bile varamayabilirsin ama o esnada üzerine düşündüğün konuya ilişkin pek çok detay belirip kaybolmaktadır diğer insanların göremediği sana ait bir zihinsel alanda.

Toto’nun sinemayla kurduğu ilişki giderek büyük bir tutkuya dönüşüyor filmde. Annesi, bu tutkuyu aşıladığını düşündüğü Alfredo’ya kızıyor; “Kim verdi ona bu filmleri? Sakın bir daha yapma. Deliye dönüyor. Deliye. Tüm duyduğum: filmler, Alfredo. Bir daha onu içeri almayacağına yemin et.” Deliye dönmek… Tutku daha güzel anlatılamazdı. Toto, onu sinemadan uzaklaştırmaya çalışan Alfredo’ya sorar. “O zaman neden işini değiştirmedin?” Alfredo yanıtlar “Çünkü ben bir ahmağım. Burada başka kim projektör kullanabiliyor? Hiç kimse. Bu da benim gibi bir embesili cezbetmeye yetti. Ayrıca hiç fırsatım olmadı.” Toto kurcalamaya devam eder. “Hiç birşeyini sevmiyor musun?” Alfredo ağzından baklayı çıkarır. “Oh, insanı büyülüyor.”

Evet Alfredo sinema tarafından büyülenmiştir. Tutkuya sahip olmak ve büyülenmek yüzyıllardır eş anlamlı olarak kullanılıyor. “Kara sevdaya” tutulduğu (yine aynı fiilden tutulmak denmiş, tutku gibi) düşünülen kişilere büyü, muska yapıldığına inanılır misal. Çünkü akıllı, mantıklı olana değil arzuya doğru meylederler kim ne derse desin… Belki kişisel felaketlerine yürürler arkalarına bakmadan…  Alfredo’nun makinistlik yaptığı dönemde yoğun nitrat içeren filmler çabucak yanabilen ve hızla yangın çıkarabilen malzemelerdi. Ve bir gün Cinema Paradiso’da korkulan oldu. Büyük bir yangın çıktı ve yangından hızla kaçmak yerine önce filmi sonra sinemayı kurtarmaya çalışan Alfredo ağır yaralandı. Toto, büyük sevgisi, küçücük bedeniyle koca adamı sinemadan dışarı çıkararak onu kurtarmayı başarsa da Alfredo bundan sonra kör kalacaktır. “Aşktan gözü kör olmak” deyiminin gerçekleştiği andı yaşanan. Tutkunun yarattığı körlüğün yerini gerçekten görme yetisini kaybetme, tutkusuna ulaşacak olan kanatların kırılması yani filmi izleyen gözlerin engellenmesi alır. Ama Alfredo yılmaz, yine sinemaya gider. Filmleri dinler, yanındakine anlattırır sahneyi. Belki de Alfredo, “Bak. Gözlerimi kaybettim ama artık daha iyi görüyorum” derken görme yetisini kaybettikten sonra sinema dışındaki hayatına ilişkin fark ettiklerinden, zorunlu olarak sinema ile ilişkisinin azalması sonrasında hayatına katılanlardan söz ediyordur. Tutkunun nesnesinden uzaklaşmak genellikle dışsal bir engellenme ile olur. Zira kişi içsel bir motivasyonla uzaklaşamamaktadır.

Aşkta tutkunun gıdası kavuşamamak mıdır?

“Bak sana bir hikaye anlatacağım Toto. Haydi oturalım biraz… Izdırapların en büyüğü. Bir zamanlar krallığın tekinde bir kral güzel prensesi için bir ziyafet verir. Kapıda bekleyen bir asker kralın kızını görür. Prenses çok güzeldir ve asker o anda aşık olur ona. Fakat basit bir kapı görevlisinin kralın kızıyla ne işi olabilirdi? En sonunda ona ulaşır ve artık onsuz hayatının bir anlamı olmadığını söyler. Prenses askerin aşkından o kadar etkilenir ki; ‘Eğer balkonumun altında 100 gün 100 gece bekleyebilirsen senin olabilirim’ der. Bunun üzerine asker gider, bir gün bekler, ikinci gün, üçüncü ….yirminci gün. Her gece prenses dışarı bakar ama o kımıldamaz bile. yağmurda, rüzgarda, karda. O hep oradadır. Kuşlar kafasına pisler, arılar sokar ama o kımıldamaz. 90’ıncı günün sonunda zayıf ve solgun bir haldedir. Gözlerinden akan yaşları tutamaz. Uykusuzluğa dayanacak hali kalmamıştır. Ve tüm o günler boyunca prenses onu seyreder. Nihayet,  99.günün akşamında asker ayağa kalktı, sandalyesini aldı ve gitti. Ne? Tam sonuna gelmişken mi? Evet. Tam sonunda. Ve ne anlama geldiğini sorma. Bilmiyorum. Anladıysan sen bana söyle.”

Toto, Elena’ya aşıkken ve ne yapacağını bilemiyorken anlatır ona bu öyküyü Alfredo. Sonra Toto, hiç bırakmaz Elena’nın aşkı için çabalamayı. Tüm utangaçlıklarına, heyecanına rağmen, bir kaç denemenin ardından onunla konuşmayı, sonra da sevgili olmayı başarır. Elena da onu sever. Ama sonunda Elena üniversite için, Toto ise askerlik için başka şehirlere gider. Toto tüm çabalarına rağmen Elena’ya ulaşamaz. Yıllar sonra Alfredo’nun cenazesine katılmak için Sicilya’ya döndüğünde evlenmiş ve anne olmuş bir kadın olarak bulur Elena’yı. Bir akşam buluşur, biraz konuşup sevişirler. O gece öğrenir ki kavuşmalarını engelleyen kişi Alfredo’dur. Elena’ya Toto’nun kendisiyle görüşmek istemediğini söylemiş, onun buna rağmen Toto’ya yazdığı notu da Toto hiç bir zaman görmemiştir. Yıllar boyunca diğerinin kendisini terk ettiğini, unuttuğunu düşünerek yaşamıştır iki aşık da. Öykünün böyle olması terk edilen, istemediği ayrılıklar yaşayan aşıkların “ya aslında…” fantezilerinin bir ifadesidir. Filmde Toto ve Elena’ya son bir buluşma yaşatılarak bu hayallere doyuma ulaşma olanağı sunulur.

Otuz yıl sonra buluştuklarında arabada otururlarken “Çocukken babamı tutkuyla bekleyişimdeki gibi. Sen de bana aynı duyguyu hissettirdin… Hayal kırıklığı” der Toto Elena’ya… Elena şöyle yanıt verir “İlk başta Alfredo’yu affedemedim. Ama aradan geçen onca yıldan sonra… neden yaptığını kavramaya başladım. Sessizliğin senin de anladığını gösteriyor.” Alfredo genellikle masallardaki cadıların yaptığını yapmıştır aslında. Sevenleri ayırmıştır. Ama buna rağmen ona kızamayız, neden yaptığını anlarız. Toto’nun kendisinin yapamadığını yapmasını, taşradan gitmesini, büyük şehirlerde şansını denemesini, başka hayatları görmesini, bu kasabadakinden başka bir hayat yaşamasını istemiştir. Öyle çok istemiştir ki başka şeyler (aşk gibi) önemsizleşmiştir onun için. Filmin sonunda Toto’yu Alfredo’nun kendisine bıraktığı hediye filmi gözyaşları içinde izlerken bırakırız. Sansürlenen öpüşme sahnelerini birleştirmiş ve Toto’ya bu hediyeyi hem miras hem de vasiyet olarak bırakmış gibidir. Böylece çocukken verdiği “bu parçalar senin” sözünü de tuttuğunu görürüz. Toto’nun Alfredo’nun neden yalan söylediğini anlamasına, anlamanın da affetmeye tekabül edişine tanıklık ederiz.

“Mümkün mü artık dönmek?”**

Babasının savaştan dönmeyişindeki hayal kırıklığına benzetir Toto, Elena tarafından terk edilişini. Alfredo’da ona “git ve sakın dönme buralara, ne olursa olsun dönme” der. O kadar içten söyler ki Toto, otuz yıl boyunca dönmez geriye. Geri döndüğünde annesine şöyle der Toto “Açıkçası geri dönmekten her zaman korkmuştum. Bunca yıldan sonra, sandım ki daha güçlüyümdür ve pek çok şeyi unutmuşumdur. Şimdi anladım ki başladığım yere dönmüşüm. Sanki hiç gitmemiş gibi.” Böylesi duyguları en iyi şairler anlatır diyerek başta yaptığım Cansever alıntısına Kavafis dizelerini eklemek istiyorum. “‘Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’, dedin/bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.(…) Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın./Bu şehir arkandan gelecektir./Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,/aynı mahallede kocayacaksın;/aynı evlerde kır düşecek saçlarına./Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda./Başka bir şey umma.”

Yuva, memleket, nereye giderseniz gidin sizinle gelir, doğru. Bir duygu olarak tutkuda çocukluğu, çocukçalığı anımsatacak çok şey vardır. Oyuna dairdir tutku… “Hadi saat kaç oldu eve dön, yemek vakti, ders çalışmalısın” uyarılarına kulak asmayan bir çocuktur tutku sahibi… Tutkularını yetişkin hayatından da yaşatmak ve belki de “gökyüzü gibi bir şey” olsun istemektir çocukluk.

Ve yuva da memleket de annedir. Nereye giderseniz gidin, geri dönebileceğiniz. Tutku gibi değildir o. Tutkuyla bağlı olduğunuz şey tüm zamanınızla tüm kalbinizle ister sizi. Yuva ve anne ise otuz yıl sonra döndüğünüzde bile kapısını açık bulduğunuz her şeyi temsil eder.

Annesi Toto’ya şöyle seslenir; “Açıklamak zorunda değilsin. Senin haklı olduğuna her zaman inandım. Neden üstünde duruyorsun? Geçmişi düşünüyorum da…Her gece, yatmadan önce kapıları kapatınca asla kilitlemezdik. Sinemada çalıştığın zamanlarda, hiçbir zaman sen eve gelmeden uyumadım.Sen eve gelene kadar beklerdim. Odana girdiğinden ve uyuduğundan emin olduktan sonra, yavaşça aşağı iner ve kapıyı kilitlerdim. Gittiğinden beri, kilidi kapıdan çıkardım, gelirsin de dışarıda kalırsın diye. İşte hissettiğim buydu…”

Sonsöz yerine

Cinema Paradiso, filmlerle ilişkimizi anlatan bir filmdir, Cinema Paradiso biyolojik ebevenlerimizle, kendimize ebeveyn olarak seçtiklerimizle aramızdaki tutku alışverişlerini anımsatan, düşündüren, yuvadan ayrılma ve dönüş metaforunu canlandırmanın filmidir. Truva’dan dönerken maceralar yaşayan Odeseus’un Truva hariç yaşamı gibidir. Truva savaşını izlemeyiz de gitmeden önceki halini ve yorgun döndüğü durumu görürüz adeta… Filmlerde genellikle anlatılan ünlü bir yönetmenin yükseliş hikayesi iken burada “asıl” hikayeyi görürüz. Yönetmenin kendi öz öyküsünü… Aşkın gerçekte yaşandığı halini anlatır diğer filmler, bu filmde Elena ve Toto’nun aşkı çok kısa süre anlatılırken kavuşulamayan aşkın izlerini takip etmemiz istenir, Toto’nun annesi ile babasının aşkı bize babanın ölümü ardından annenin bekleyişinde anlatılır. Herşey ilişkilerdeki izleriyle, Toto’nun ve kasabalıların hayatında bıraktığı izlerle görünür olur. O boşluklar çoğu zaman Cinema Paradiso’yu izleyenlerin kendi öyküleriyle dolar. Bu nedenle alışık olunmayanı anlatan, gerçekten bizi bize gösteren bir filmdir.

Ennio Morricone’nin muhteşem müziklerinin filme olan katkısını anmadan yazıyı bitirmek haksızlık olur. “İyi, Kötü, Çirkin” gibi aklımızda yer eden pek çok film müziğinin aynı müzisyene ait olduğu bilgisini de eklemek isterim.

Farklı renkleri paletinden ustaca kağıda aktaran bir ressam gibidir yönetmen Cinema Paradiso’da… Alfredo’nun meydandaki evin duvarına filmi yansıtması o sırada dışarıda ne olduğunu merak eden bir adamın balkon kapısını açıp filmin içine çıkması, meydandaki delinin “burası benim meydanım” diye bağırması, ilk kez öpüşme sahnesi izleyen seyircinin hınzırca alkışlamasını sevgiyle izleriz. Kavuşmalarda ayrılıklarda hüzünleniriz. Sinemanın yıkıldığı sahnede yok olan çocukluk mekanlarımızı anımsarız Toto’yla birlikte…

Film bize taşradaki bir sinemayı anlatır. Taşradan dünyaya bakan bir çocuğun büyülenişini, yaşadığı hayal kırıklıklarının ardından sinemada gördüğü diyarları aramak üzere büyük şehirlere doğru yola çıkışını… Sonu, ilerleyişi farklı da olsa pek çoklarımızın ortak öyküsüdür anlattığı.

Filmin sonunda çocuk Toto’nun “Alfredo” diye seslenişi kalır kulaklarımızda… Bu film pek çok filmi anımsatabilir her birimize ben iki tanesini anmak istiyorum. Cinema Paradiso filmini tekrar izlerken Uçurtmayı Vurmasınlar filmindeki çocuk karakter Barış’ın cezaevinde kendine seçtiği ablaya “İnciii” diye seslenişi kulaklarımdaydı. İftarlık Gazoz filmindeki usta-çırak ilişkisini de sevgi ve hüzünle andım. Çocuk karakterlerin başarıyla aktarıldığı aynı tatta harika üç film olduklarını düşündüm.

Mitolojik öykülerde, masallarda, edebiyatta, sinemada tutku ile hevesi birbirinden ayırt etmek işi başlı başına bir konudur. Çeşitli talip imtihanlarına tabii tutulur “çok seviyorum, çok istiyorum, bu işe talibim” diyenler… Ne anlamsız istekleri karşılamak, ne zorlu sınavları geçmek zorundadır aşıklar, tutkuyla bağlı oldukları ülkelerine dönmek isteyenler, tutkulu yaratıcı işler narsistik hasarlar ve reddedilişler ardından gelir kimi zaman. Hephaistos kimi öykülerde babası Zeus, kiminde annesi Hera tarafından Olimpos’tan aşağı yuvarlanıverdikten sonra sanatındaki tüm hünerlerini sergiler. Aşktaki hayal kırıklarından yapılır kimi iddialara göre sanat. Hakikate tutkuyla bağlı olmak vardır ki ne yalanlarla acı çektikten sonra girilen çileli bir yoldur. Heves ile tutku büyük çileli sınavlarla ayrılır birbirinden. Cinema Paradiso’da anlatılan biraz da heveslerin tutkuya dönüşümünün öyküsü değil midir? Heves etmek herkese mahsustur ama derinlik, süreklilik, takip gücü isteyen tutku herkesçe yaşanabilir mi?

Dipnot:

*Arif Damar’ın “Gitme Kal” adlı şiirinden alınmıştır. Şiirin ilgili dizeleri “GİTME KAL var yok dinlemez bir çocuk isteğidir/Gitme aklına getir”

**Sözleri Murathan Mungan’a ait Yeni Türkü şarkısı… Sözlerinden bir bölüm şöyle “Dönmek mümkün mü artık dönmek/Onca yollardan sonra/Yeniden yollara düşmek/Neresi sıla bize, neresi gurbet”

*** Psikesinema dergisinin Temmuz-Ağustos 2018 tarihli 18. sayısının “Tutku ve Sinema” dosyasında yayımlanan bu yazı internet ortamında ilk olarak Sendika.Org’da yayımlanmaktadır.

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann