“Hayallerini yitiren çingene”; Kusturica

Kusturica’nın karakterleri genellikle iktidardan yoksun olanlardır. Çingeneler, çocuklar, ergenler, işçiler… Her birinin güce sahip olma olasılıklarıyla sınanmasını da anlatır. Güce sahip olduğunda başka birine dönüşen insanlar, ihanete yalana batan dostluklar, yoldaşlıklar, aşklar…

“Kanatlarımı koparmak istiyorlar, kanatları olmayan bir ruh nedir ki? Benim ruhum özgür. Bir kuş gibi özgür. Yükseklere çıkıp sonra aşağıya iner. Bazen gözyaşı döker, bazen de şarkılar söyleyip kahkahalar atar…”

 Çingeneler Zamanı

Kusturica sineması, bir rüyayı andıran sahneleri, dinmeyen hareketliliği, göz alıcı renkleri, cennet gibi Balkan doğası eşliği, her köşeden çıkan hayvanları ve cezbedici müzikleriyle anılır. Emir Kusturica, sinemasının yanı sıra verdiği demeçlerle ve siyasal tavırlarıyla da adından sıkça söz ettirir. Sineması göz alıcı, kendisi zaman zaman kışkırtıcı olan bir yönetmenin filmlerinin içeriğini aklımızın eleştirelliğini koruyarak serinkanlı biçimde konuşmak kolay değil. Kusturica söz konusu iken onun yapıp ettiği tüm işleri öfkeyle değersizleştiren bir grupla, çektiği her filmi beğenen diğer grup arasında tam da Balkanlar meselesini çıkmaza sürükleyen bir pozisyonun taraftarlık ve fanatizmin dayatması altında bulursunuz kendinizi. Ancak dayatmalara karşı durmadan da üretim olmuyor. O nedenle son söz olabilecek olandan başlayarak Kusturica sinemasında gördüklerimi anlatmaya çalışayım.

1981’de Dolly Bell’i Anımsıyor musun?, 1985’de Babam İş Gezisinde, 1988’de Çingeneler Zamanı, 1993’te Arizona Dream, 1995’te Underground, 1998’de Kara Kedi Ak Kedi filmleri sinemalarda gösterime girdi. Adı geçen yapıtların her biri sinema tarihine geçecek denli özgün ve nitelikliydi. Kusturica’nın 2004’te çektiği Bir Mucizedir Yaşamak, tematik açıdan önceki filmlerinin gerisine düştü. 2007 yapımı Zavet gerçek bir hayal kırıklığı ve düşüş filmiydi. 2016 yapımı Aşk ve Savaş ise Kusturica ve Monica Bellucci’nin başrolde oynamasına ve Zavet kadar kötü olmamasına rağmen eski filmlerinin niteliğine ulaşamadı.

“Hayalleri olmayan bir çingene nedir ki?” Çingeneler Zamanı

Kusturica’nın hayali kuşkusuz Balkanların Birliği ve onun somutlaşmış hali olan Yugoslavya’ydı. Sinemasının düşsel atmosferinde bu hayali anlattı. Siyasal yazında, iç karışıklıkların artması, birbirine düşmek anlamında “balkanlaşmak” diye bir deyim var yazık ki… Oysa Yugoslavya deneyiminin varlığı (kısa da sürse), Balkanlaşmanın başka biçimlerinin de olabileceğini gösteriyordu.

Kusturica sineması, masalsı bir Balkan anlatısıdır. Onun filmlerinde Balkan coğrafyası ya da kültürü, dışsal bir koşul değil taşıyla, ağacıyla, hayvanıyla, duvardaki halısıyla, farklı dillerden sözcüklerle dolu dilleriyle, dansları ve müziğiyle adeta bir karakterdir. Balkanların birlik düşü, Kusturica sinemasının ruhudur. O düşü filmlerinden çekip aldığınızda geriye kalan yalnızca kalıpsal, şekilsel olandır. Özellikle Kusturica’nın son iki filminde yani Zavet ile Aşk ve Savaş’ta olan da budur; Kusturica sineması ruhunu yitirmiştir. Bu filmler çekildiğinde Yugoslavya artık yıkılmıştır. Birliğe olan inancını yitiren Kusturica’nın sineması, daralarak fakirleşir. “Hayali olmayan bir Çingene nedir ki? Çatısı olmayan bir kilise, sesi çıkmayan bir çan gibi….” sözü “Balkanlara dair hayali kalmayan bir Kusturica’nın sineması nedir ki?”ye dönüştürebilir artık.

Yugoslavya’nın dağılma süreci Kusturica için acılıdır, ayrılmak isteyenlerin değil birliği savunduğunu iddia edenlerin yani Sırpların yanında kalır. Bu tercih, Bosna doğumlu Müslüman kökenli bir aileden gelen Emir’i, adını Nemanja olarak değiştirip bir kilisede Hıristiyan olmaya kadar götürür. Ancak birlik, ayrılmak isteyenin zorla engelleneceği biçimde sağlanamayacağı ve Yugoslavya deneyimi de böyle inşa olmadığı için Kusturica, bu seçimi yapmadan önce savunduklarının çok gerisine düşer. Bir Balkan sinemacı olarak başladığı yolda, anlatısı sınırlı bir Sırp yönetmene dönüşür. Sineması ise, kapsadığı geniş kültürel alanı daraltarak, aziz ikonlarının, kilise çanlarının, Sırpları mazlum gösteren sahnelerin gözümüze sokulduğu bir yerelliğe hapsolur. Sineması eski samimiyetini ve temel karakterini yitirir.

 “Bir zamanlar bir ülke vardı” Underground

Yugoslavya deneyimini anla(t)maya en yoğun biçimde odaklanan Kusturica filmi olan Underground, 1941’de Naziler tarafından Belgrad’ın bombalanması ile başlar, Yugoslavya’nın yıkılışı ile sona erer. İki partizan, Blacky ve Marco’nun aynı kadına aşık olmaları ardından yaşadıkları rekabeti, düzenbaz Marco’nun Blacky’yi beraberindeki bir grup insanla birlikte kandırarak yer altında bir mahzene kapatmasını, onlara ürettirdiği silahlarla ticarete atılmasını anlatır. Kusturica film hakkında şöyle söyler:

Yeraltı, manipülasyonla ilgili bir filmdir; bir ya da iki kişinin başka herkesi nasıl kendi hakimiyetleri altında tutabildikleriyle ilgilidir. Tito zamanında insanlar metaforik hücre tipinde bir yerde tutuluyorlardı, izole edilmişlerdi ve iyi hayatı sürdürdüklerine inanıyorlardı. Son yıllarda da başkalarını hücrede tutan insanlar, kendilerini demokrat ilan etmişlerdir ve böylelikle hemen yeni hücreler yaratılmıştır.” (Balkan Sineması, s.154)

Kusturica’nın ilk iki filmi Dolly Bell’i Anımsıyor musun? ve Babam İş Gezisinde de Yugoslavya’da iktidarda bulunanları eleştirir. Üç filmi tarihselliği içinde sıraladığımızda Kusturica’nın Yugoslavya yönetimine eleştirilerinin giderek sertleştiğini görürüz. Dolly Bell’i Anımsıyor musun? filminde hayatlarındaki yoksulluk, kadınların seks işçisi olarak çalışması, konut ihtiyacı gösterilir. Saraybosna’da yaşayan bir ailenin bir dönemine tanıklığımızı sağlarken buradaki eleştiri evin babası üzerinden yapılır. Baba, aile içinde demokratik karar almaya çalışan, evdekilerle toplantılar yapan, tutanaklar tutturan herkese söz hakkı tanıyan ama sonunda yine bildiğini yapan bir adamdır. Bu yüzden bu toplantılar ev halkının katlanması gereken sıkıcı ritüellere dönüşür. Babam İş Gezisinde filmindeyse, babanın parti gazetesine dair eleştirel tutumu ve parti bürokratı akrabasının kişisel husumeti nedeniyle uzun süren bir gözaltı ve birkaç yıl süren sürgün hayatı yaşaması anlatılır. Aynı mahallede yaşayan bir adamın gözaltına alındıktan sonra kayboluşu ve ailesinin yaşadıkları da filmin arka planında yer alır.

Underground filminin başındaki atıf, “Babalarımıza ve onların çocuklarına…” der. Yugoslavya’yı yaratan babalarına ve akranlarına ithaf eder filmi Kuturica. Onlarla bir duyguyu paylaşmak, bir yası ortaklaşmak istemektedir adeta. Bu üç filmin de benzer bir atıfla yapıldığını ve sadece Yugoslavya deneyimini yaşayanların değil, SSCB’nin yıkılması öncesindeki sürece (özellikle soldan) bir biçimde tanıklık edenlerin ortaklaşabileceği duyguları yansıttığını ifade edebiliriz.

Kusturica, Babam İş Gezisinde filminde Marx’ı Stalin’den öğrenirken gösteren çizimi görünce “abartıyorlar artık” diyen babanın uzun gözaltı süreci ardından sürgüne gönderilmesini eleştirebilecek kadar cesur ve hakikatten yana bir sinemacıdır gençliğinde. Yugoslavya’da neredeyse kutsanan Tito’ya ilişkin de eleştirileri vardır ama hayranlık duyduğu noktaları da ifade eder. Yugoslavya’daki “sosyalizm” Underground’daki depodur biraz da… Depodaki aydınlatma, orada yaşayanların hızlıca pedallarını çevirdikleri bir bisikletin farları ile sağlanmaktadır. Üretilen söylemin aksine her şey mantıklı değildir ve sınırlı olanaklar da orada yaşayanları zorlamaktadır.

Bu filmlerin tamamında eleştiri içeridendir demiştik. Eleştirinin derdi de “Yıkılmasın ama iyileşsin”dir. Onun filmlerinde iki tür insan görürüz. Bir yandan Balkan halklarının birlik ve sosyalizm hayallerini istismar eden bürokratlar, diğer yandan bu hayallere aşkla bağlı insanlar… Kusturica ilk grupta yer alanlarla mücadele ederken ikinci gruptakilerle arasında bağ hisseder. Onun filmlerinde Yugoslav marşları çalınırken evinde yalnız başına da olsa ayağa kalkıp selam duran işçiler vardır, evde otururken slogan atarak coşan babalar, Yugoslav milli takımının maçlarında hayatı durduran insanlar… Underground’da bir depoda yıllarca bekleyen ve Yugoslav partizanlar için silah ürettiğini düşünen Blacky karakteri, Tito’nun kendisine gönderdiğini düşündüğü saati alırken nasıl da gururludur. Kusturica’nın Yugoslavya’yı reddeden onu yok etmek isteyen bir bakış açısına sahip olduğunu Underground’da da bunu anlattığını söylemek onun temel düşünü ve özellikle Underground’daki bürokrasi eleştirisinin derinliğini görmemek olur.

Dolly Bell’i Anımsıyor musun? filmindeki Dolly Bell, genç güzel bir kadındır aynı zamanda erkeklerle para karşılığında birlikte olur. Bu durumdan habersiz ve aşık olan evin ortanca oğlu ile güvercin kümesinde uzanırken aralarında şöyle bir konuşma geçer:

(Oğlan)- Babam komünizme hipnoz olmadan da ulaşabileceğimizi düşünüyor./ (Dolly Bell) Neresi orası?/- (gülerek) orası bir yer değil, komünizm bir toplumsal düzen… Herkesin ihtiyaç duyduğunu eşitçe elde edebildiği bir düzen./- güzel yermiş!

Böylesine yalın herkesin yaşına ve durumuna uygun diyaloglarla doludur filmleri… Yugoslavya’nın birleştirici ve eşit hissetmeye dönük ihtiyacı karşılayabileceği düşü ve bu düşün temiz, çalışkan insanlar tarafından paylaşılmasıdır üç filmde de ifade edilen…

Travmatik bir ayrılığa verilen yanıt: Manik savunmaların Kusturica sinemasındaki izleri

Balkanların insanları başka ülkelerin 200 yıla sığdırdıklarını neredeyse 50 yılda yaşar. 2. Dünya Savaşı, Nazi işgali, Yugoslavya’nın kuruluşu, SSCB ile mesafelenme, uluslararası yalnızlık, iç savaş, Birleşmiş Milletler müdahalesi, ambargo, kaos… Böylesi bir öyküye ne çok travmatik durum sığar kim bilir? Belki bu nedenle Kusturica sinemasında zamansal kaymalar çokça olur. Adeta kimi anların silik olduğu, tarihsel sıralamanın birbirine karıştığı travmatik bir bellek vardır işin içinde.

Daha iyi bir Yugoslavya düşlerken elindekinden de olmak, vatansız-kimliksiz kalmak… Kusturica bu kaybı yaşayan ve derinden hisseden biridir ve bu yitimi mizahla, dansla, dürtüsellikle anlatması kayba karşı manik savunmaların devrede olduğunu düşündürür. Bu savunmaları kullanan kişiler, “durmaksızın konuşma, denetimsizce alkol alma, (…) sigara içme, (…) diğer kişilere de bulaştırarak aktardıkları coşkunun, belli bir kırılgan ve güvenilmez niteliği vardır (…) manik kişi için mutluluk bildik bir durumsa da sakinlik ve dinginlik bu kişinin deneyimlerinin tamamen dışında kalan bir duygu durumu olabilir.” (s. 303-304) Kusturica karakterlerini anımsatıyor değil mi? Devam edelim “(bu) kişilerin temel savunmaları inkar ve eyleme koymadır. İnkar çoğu insanı sıkıntıya sokacak veya telaşa düşürecek olayları görmezden gelme (veya mizaha dönüştürme) eğilimlerinde kendini belli eder. Eyleme koyma çoğunlukla  kaçış biçiminde olur: kayıp tehdidi içerebilecek durumlardan uzaklaşırlar. (bunun yolu) cinselleştirme, aşırı alkol alımı, diğer kişileri kışkırtarak öfkelendirme, hırsızlık…” (Psikanalitik Tanı, s. 304) Kusturica karakterlerinin ölüm, yıkım, ayrılık, savaş karşısında kimi zaman manik kişilik örgütlenmesine özgü büyüklenmeci (“bana bir şey olmaz”, “uçabilirim bile”) tavırlar içinde olması tespiti destekler niteliktedir. Tarihi boyunca yanıbaşındaki güçler tarafından dürtülen Balkan halklarının kendi ihtiyaçlarına yönelmesini engelleyen tüm uyaranlara karşı oynak ritimleriyle ses bastırma tavrıdır Kusturica’nın filmlerinin müziğe boğulması da…

Kusturica karakterlerinin manik halleri, depresif pozisyonları da anımsatır bize. İntiharlar, derin kederlerin içine sürüklenen karakterler sıklıkla görülür. Ya karşısındakini ya kendisini değersizleştirme ile ya karşısındakini ya kendisini yüceltme arasında yani manik pozisyonlarla depresif haller arasında salınır Kusturica sineması tıpkı Balkanlar gibi…

Cenazelere, acıya, üzüntüye tahammül zordur onda. Daha ilk filmi olan Dolly Bell’i Anımsıyor musun?’da babanın ölümü ardından cenaze evine çocuğa aldığı bisikletle gelen enişte ve babası ölen çocuğun bisiklete bakarak gülümsemesi, Çingeneler Zamanı’nda Perhan’ın gözüne konan altınları pencereden gelen oğlunun aşırması, Underground’da herkesin öldüğü sahnenin ardından ölenlerin toplanıp düğün yapması bu zorlanmanın bir yansıması gibidir.

Kusturica filmlerinde ana-baba temsilleri

Anne-baba karakterlerinin işlevleri açısından sembolize ettikleriyle Kusturica filmlerindeki temsillerini izlemek anlamlı olacak. Dolly Bell’i Anımsıyor musun? filminde annenin ve babanın işlevlerini büyük ölçüde yerine getirdiği üç çocuklu bir aile görürüz. Çok sigara içen baba, filmin sonunda bir akciğer hastalığı yüzünden ölür. Bu filmdeki baba adeta Tito’yu çağrıştırmaktadır. Sosyalizme ve Yugoslavya’ya yürekten bağlı, demokratik bir işleyişe dair inançları olan ancak demokrasi deneyimi sınırlı ve evin çok çeşitli sorunlarıyla uğraşan bir baba… Üç oğul adeta farklı ulusları temsil eder. Masada büyük oğlan ortanca olana vurunca baba, “ben varken olmaz” diyerek onu durdurur. Tıpkı Tito varken Yugoslavya’da boğazlaşmanın olmaması ama ölümü ardından “kristal” dengelerin sarsılması örneğindeki gibi… Underground’da yeraltındaki depoda doğan oğul Yovan dünyaya gelirken anne ölür. Yugoslavya dağılırken Kusturica, annelerin olmadığı, daha doğum yaparken öldüğü bir dünyayı anlatmaya başlar. Sonraki filmlerde babalar da ortadan kalkar. Bir Mucizedir Yaşamak’da anne deli, baba güçsüzdür. Kara Kedi, Ak Kedi’den itibaren çoğunlukla ninelerin, dedelerin büyüttüğü çocukların öyküleri anlatılır. Anne-babaların “Sosyalist” Yugoslavyası ölmüş, dedelerin ninelerin bir krallık olan Yugoslavya’sı geri gelmiştir. Vatansızlık annenin yokluğuyla, bir arada tutan, koruyup kollayan babanın gidişi ailenin dağılmasıyla anlatılır.

Kusturica kimlerin öyküsünü anlatır?

Kusturica’nın karakterleri genellikle iktidardan yoksun olanlardır. Çingeneler, çocuklar, ergenler, işçiler… Her birinin güce sahip olma olasılıklarıyla sınanmasını da anlatır. Güce sahip olduğunda başka birine dönüşen insanlar, ihanete yalana batan dostluklar, yoldaşlıklar, aşklar…

Çingeneler Zamanı’nda Perhan, trende 4 yaşındaki oğlunun ve hasta kızkardeşinin yanından ayrılırken ninesine hediye alacağını ve bir sonraki durakta onları yakalayacağını söyler. Kızkardeşi “nineme bulaşık süngeri al” der. 4 yaşında küçücük oğlan “baba sinirimi bozuyorsun, gideceksin ve dönmeyeceksin” diye seslenir babasının ardından… Bu sahnede, çok erken yaşta pek çok kayıpla karşılaşan kendi doğumu sırasında annesi ölen küçük bir çocuğun acıyla büyümesine tanıklık eder ve erken büyümek zorunda kalan tüm çocuklar için derinden bir keder hissederiz. Zavet’te hiç bir konuda farkındalığı olmayan bir Keloğlan’ı andıran başroldeki ergenle, annesinin ne iş yaptığını, etrafındakilerin kendisiyle ilgili planlarını dahi anlamayan safdil genç kadın anlatılır. Çingeneler Zamanı’ndan Zavet’e Kusturica karakterleri bilinçlerini ve sezgilerini yitirirler.

Yalanla meselesi vardır yönetmenin. “İnsan neden yalan söyler?” sorusuna yanıt arar gibidir filmlerinde… “Kendime yalan söylemeye başladığımdan beri kimseye inanmıyorum.” Bu sözü Çingeneler Zamanı’nın karakteri Perhan’dan duyarız.

Ninesinin sevgisiyle büyümüş Perhan’ın adım adım değişiminin ve başkalaşımının öyküsü tutarlı biçimde anlatılır Çingeneler Zamanı boyunca. Yalanlarla değişen karakterlerin ve hayatların, lekelenen hayallerin acılı öyküleridir anlatılan. Dolly Bell’i Anımsıyor musun?’da evin ortanca ergen oğlunun arkadaşlarının palavraları ile yalanla tanışması ardından sevdiği kadının para karşılığı arkadaşlarıyla birlikte oluşunu izlemesi, Babam İş Gezisinde filminde erkeğin kadınlara söylediği yalanla başlayıp Yugoslav yöneticilerin yalanlarına doğru ilerlenmesi anlatılırken Underground’da on yıllar boyunca bir manipülasyonun içinde yaşayan insanlarla tanışırız. Filmleri kronolojik olarak izlerken söylenen yalanlar da büyür.

Günahsızlığın ve dostluğun temsilcisi olarak hayvanlar

Kusturica’nın tüm filmlerinde başrolde yer alan hayvanları görürüz. Her zaman ortalıktan geçiveren bir kaz sürüsü, Kara Kedi Ak Kedi’de filmin ilerleyişini bize hurda bir arabayı yeyip tüketerek gösteren bir domuz, Underground’da yeraltında insanlarla birlikte yaşayan ve en sonunda tankın içine girip ateşleyerek insanların oradan çıkmasına sebep olan maymun, Hayat Mucizedir’de eşeğin trenin önünde öylece durarak bir intiharı önlemesi, Aşk ve Savaş’ta yılan, atmaca ve eşeğin Kusturica’nın oynadığı karakterin defalarca hayatını kurtarması onun sinemasında sayısız örneklerini bulabileceğimiz hayvanların dostça davranma hikayelerinden yalnızca bazılarıdır. Arizona Dream’de ana karakterin sıkça düşünde gördüğü eskimo ailenin babasının hayatını da bir köpek kurtarır. Aynı filmdeki genç kadının kaplumbağaları yalnız hayatındaki tek arkadaşlarıdır.

Kurtarıcıya dönüşen hayvanların sezgileri temsil eden bir anlama kabiliyeti vardır. Underground filminin giriş sahnesinde Belgrad’ın Nazi uçakları tarafından bombalanışını izleriz. Gelmekte olan felaket nedeniyle hareketlenen hayvanlara karşılık ilk bombalar atıldıktan sonra da sevişmeye, birbirleriyle kavga etmeye, günlük rutinlerini anlaşılması güç biçimde sürdürmeye devam eden insanları görürüz.  Başlarına geleni umursamayan insanlar hem sezgilerini hem akıllarını yitirmiş gibidir.

Hayvanat Bahçesi’nin bekçisi olan karakterimizin hayvanları kurtarma çabasıyla alay eden abisi (kendisi yeraltındaki yalan dünyanın kurucusu ana karakterlerimizden biri olan Marko’dur) onu Nuh’a benzetir. Dinsel anlatılar da, hayvanların yaklaşan kıyameti anlatan işaretlerini doğru okuyarak insanlara yardım etmeye çalışan müridsiz peygamberlerin ve sonunda onları dinlemediği için cezalandırılan halkların öyküleriyle doludur.

Aşk

Kusturica sinemasının önemli temalarından biri de aşktır. Dolly Bell’i Anımsıyor musun? filminin adı, gençken ondan başka bir şey düşünemediğiniz aşkınızı büyüdüğünüzde yalnızca zaman zaman anımsamanın hüznüne vurgu yapar. Dolly Bell, filmin ana karakteri olan gencin aşık olduğu kadındır. Underground’da yoldaşların arasının bozulması aynı kadına (histerik kadın Natalija) aşık olmaları ile başlar.

Arizona Dream, sinema tarihinde aşkı en iyi anlatan filmlerden biridir. Aynı evde yaşayan üvey anne ve kızı ile iki genç adamın arasındaki ilişkileri anlatan filmde karmaşık aşk ve flört hikayeleri birbirine girer. 40’lı yaşlarındaki üvey anne Elaine (Faye Dunaway) aslında kendisinden daha genç olan Paul (Vincent Gallo) ile flört ediyorken Paul’den de daha genç olan Axel (Johnny Depp)in kendisine yönelik aşkına cevap verir. Başlangıçta onunla ilişki kurmasının nedeni, genç adamın onun uçma tutkusunu gerçekleştirebilmesi için araçlar üretmesidir. Fakat daha sonra kadın da kendini kaptırır. Aynı esnada üvey kızı Grace (Lily Taylor) ve Axel arasında başlangıçta nefretli olan ilişki zamanla aşka dönüşmüştür. Film Grace’in dramatik intiharı ile son bulur. Axel’in görünen aşkı ile aslında biriktirdiği aşkı, Elaine’in uçma aşkının zamanla dönüşümü, Paul’un sinema aşkı başarılı ve tutarlı biçimde öykülendirilirken, birbirine çok öfkeli görünen iki gencin Axel ve Grace’in rus ruleti oynadığı sahne kavuşamayacak aşıkların intiharvari eylemini yaratır.

Kara Kedi Ak Kedi, harika bir aşk masalıdır. Belki de kadın karakterlerin en güçlü olduğu Kusturica filmidir. Kaderlerine hatta aşık oldukları adamlara çizilen kaderlere isyan ederek kavuşmaları yaratan kahramanlara dönüşür kadınlar bu filmde.

Bir Mucizedir Yaşamak’ta ve Aşk ve Savaş’ta herkesin savaştığı bir dünyada savaşmayıp sevişen çiftler anlatılırken Zavet’te aşk, kaba ve kötü bir güldürünün ana unsurudur.

Büyüler-sinema, büyücüler-sinemacılar…

Kusturica sinemasında gizemli olaylar büyük bir doğallıkla gerçekleşir. İnsanlar uçar, ölüler dirilir. Absürd olayların olmadığı ilk filmlerinde bile Kusturica’nın büyüsel olana merakı gözlenebilir. Dolly Bell’i Anımsıyor musun? filminde ana karakterimiz olan genç adam hipnoza çok meraklıdır. Kaldığı güvercin kümesinde onun falına bakan Dolly Bell, avcunun içinde gördüklerini söylemeyi şu kehanetle bitirir. “Yakında ailenizden biri ölecek”… Ve kısa süre sonra babaları ölür. Genç adam olup biten tüm kötü şeylere inat bir telkin cümlesi olarak sürekli  şunu tekrar etmektedir; “her gün daha iyiye doğru gidiyorum”. Çingeneler Zamanı’nda Perhan demir eşyaları hareket ettirebilir. Bu yeteneğinin ninesinden geçtiğini onun da şifacı olduğunu öğreniriz. Tüm bu anlatılar ve büyülü görsel öğeler bir masalın ya da rüyanın içinde hissetmemize yol açar. Büyülü bir atmosferi başarıyla kurar Kusturica. Kimi açılardan Latin Amerika edebiyatında harika örneklerini gördüğümüz büyülü gerçekçilik akımını anımsatır bize.

Sinema da insanları büyüleyen bir araçtır bir bakıma. Arizona Dream’de Axel karakterinin sıklıkla gördüğü rüyada eskimonun aracında Nanook yazısı görülür örneğin. Nanook en eski ve en harika filmlerden birinin adıdır ve kahramanımız rüyasında bu filmin izlerini takip eder. Hitchcock’un North by Northwest’inden uçaktan kaçma sahnesini Paul iki kez taklit eder. Bir Mucizedir Yaşamak’da Zorba filminde kütüklerin bir kaydırak yardımıyla taşınması sahnesine çok benzeyen bir sahne vardır. Örnekler uzatılabilir. Sinema da Yugoslavya hayali gibidir Kusturica’nın ellerinde. Hem çok değerlidir, hem güldürü konusudur, hem de eleştirel yaklaşılır.

Çingeneler Zamanı ve Kara Kedi Ak Kedi’deki büyükanneleri başarıyla oynayan Ljubica Adzovic’yi, Kusturica’nın asistanı sokaklarda falcılık yaparken bulup Kusturica’ya getirdiğinde “falcılık da bir çeşit oyunculuktur” diyerek ona başrolü vermiştir.

Underground’da oyunculuk, tiyatro hakkında Nazilerin tiyatroya ele geçirmesine karşılık oyunculuk hayatını sürdüren kadın karakterle ana karakterlerden biri olan partizan arasında şöyle bir diyalog geçer. “Fırınlar, restoranlar, ve sinemalar hala açık ama değil mi?/ Evet kesinlikle öyle. Ama sen fırıncı değilsin. /Ekmek de pasta da satmıyorsun değil mi? Ruhunu satıyorsun! Ben de şahsen ruhunu satanları yargılıyorum zaten. İlk olarak işe tiyatronun müdürü Jovan Popoviç’i öldürerek başlayacağımı da söyleyebilirim. Onu kendi ellerimle boğazlayacağım… Çünkü tiyatroyu severim.” Burada sinemanın, tiyatronun propaganda gücüne gönderme yapılır, bu gücü Kusturica’nın ciddiye aldığı ortadadır.

Underground’da Blacky karakteri Nazilerin hala yenilmediği ve Yugoslavya’nın işgal altında olduğu yalanıyla arkadaşı Marco ve aşık olduğu kadın Natalija tarafından yeraltında bir depoda tutulurken yukarıdaki hayatta ölü olarak kayıtlara geçirilmiş ve anısı bir devrim kahramanına dönüştürülmüştür. Film içerisinde bir filmin, Blacky’nin hayatının filme çekilişinin öyküsü de anlatılır. İzlediğimiz gerçeklik çekilen filmde alabildiğine çarpıtılmıştır. Böylelikle sinema da kurulu yalanın bir parçasına dönüşür. Başka bir yerde “Sinemada ve edebiyatta anlatılan her şey yalandır, yalnızca hayat gerçektir” diyecektir bir Kusturica karakteri. Gerçekle kurgusal olanı birbirine karıştıran karakterler sıklıkla görülür onun filmlerinde. Underground içinde çekilen filmde de gerçekle kurgu öyle karışır ki Blacky tarafından Nazi kıyafetli oyuncular öldürülür.

Kusturica filmlerindeki büyüsel başka bir öğe de müziklerdir. Perhan’ın meyhanede dağıttığı sahnede onu almak için gelen büyükannesi içeridekilere “Müziği durdurun! Onu çıldırtmak mı istiyorsunuz?” diye bağırır. Müzik de insanları büyüleyen bir öğe olarak görülür. Filmlerinde özellikle Bregoviç ezgilerinin biz izleyiciler üzerindeki etkisi belirgindir.

Kusturica filmlerindeki sahneler, yönetmenin izleyicisiyle rüyalarını paylaşmasıdır

Onun filmlerindeki pek çok sahnenin akılda kalıcılığı, rüyalara girebilecek denli buğulu ve imgesel görüntüleri malumunuz. Ancak ben yazının sınırları nedeniyle yalnızca bazılarını anımsatmak istiyorum.

Underground’ın sonunda Yugoslavya parçalandıktan ve tüm karakterler öldükten sonra hepsinin bir düğünde buluştuğunu görürüz. Anlatıcının “İşte tam burada yeni evler inşa ettik. Leyleklerin yuva yapabileceği kırmızı damlı ve bacalı komşularımıza kapıları ardına dek açık olan. Burada bizi besleyen topraklara şükranlarımızı sunacağız. Bizi ısıtan güneşe de öyle. Ülkemizin yeşil otlarını çağrıştıran bu çayırlarda acı hüzün ve neşeyle. Çocuklarımıza durmadan öyküler anlatacağız. Bir zamanlar, bir ülke vardı diye” dediğini duyduğumuzda ve altta “Bu öykünün sonu yok” yazısını gördüğümüzde perdedeki insanların neşesine rağmen kederleniriz.

Kusturica hemen tüm filmlerinde duygusal boşalımın, uzun süredir ertelenen karşılaşmaların gerçekleştiği bir düğün sahnesi kurar ve düğümlerin çoğunu orada çözer. Bu açıdan Babam İş Gezisinde’nin finalindeki düğün sahnesi de Underground’daki düğünlerin ilk hali gibidir. Ak Kedi Kara Kedi’de herkesin birbirinin arkasından dolap çevirdiği bir düğün olarak unutulmazlar arasındadır.

Bir Mücizedir Yaşamak’ta henüz Saraybosna’da Sırplarla Boşnaklar arasındaki çatışmalar başlamadan önce ayı avına çıkanlardan birinin bir sniper tarafından öldürülmesi ardından borazan çalması ve Kusturica filmlerinde hep gördüğümüz neşeli ezgiler çalan aletin ucundan kan akan sahne oldukça çarpıcıdır.

En büyülü görsellikse kuşkusuz Çingeneler Zamanı’ndadır. Filmde gördüğümüz Hıdırellez törenleri unutulmazken Perhan’ın meyhanede sarhoş olup kendinden geçtiği sahne gelmiş geçmiş en başarılı sinemasal anlatılardan biridir. Yine Perhan’ın hırsızlık yapmak üzere girdiği evdeki piyanoyla çaldığı bir kaç saniyelik müzik de izleyenler için ferahlatıcı bir sinemasal anıdır. Kuşkusuz  genç oyuncu Davor Dujmovic’in harika performansının bu filmin başarısındaki payı büyüktür. Dujmovic ne yazık ki henüz 30 yaşındayken 1999’da intihar ederek ölür.

Karakterleri uçar, ya da uçmaya sevdalanır Kusturica’nın. Rüzgara karşı uçan insanlar, onun özgürlük düşünün ve arayışının ifadesi olarak okunabilirken bir çocukluk düşünün gerçekleştirilmesi olarak da düşünülebilir elbette.

İnsan ruhsallığında kültürel izler

“İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değil” diyor Terentius. “İnsan kendini insanda tanır” diyor Goethe. Aynı sözleri kültürler için de düşünüp, kültür kendini diğer kültürde tanır, desek hata etmiş olmayız. Ne yazık ki Balkan coğrafyasında yaşayan uluslar uzun bir süredir kendini tanımak için en yakınındakine bakmak yerine gözünü daha uzakta (coğrafi olarak değil) ama güçlü olana dikiyor. Balkanlarda yer alanlar, Balkan değil Avrupalı olduğunu ispat için birbirini “eziyor”. Slovenlerin ve Hırvatların, Balkan değil Avrupalı olarak anılmak istediklerini resmi belgelerle başka ülkelere ifade etmesi yakın bir zamana dayanıyor. Balkan halkları birbirinden uzaklaştıkça kendinden uzaklaşıyor.

İnsanlığın yarattığı tüm kültürlerin, insan ruhsallığında yeri vardır. Kusturica sineması, her dönemin yoksulu, ayrımcılığa maruz kalanı olmasına karşın ulu bir ağaç gibi tüm gelenekleriyle ayakta duran, dayanma ve direnç gücü yüksekken kibirli de olmayan, hayatını zorlaştıran tüm dışsal koşullara rağmen neşesini, keyfini, müziği, dansı, büyüsel ve masalsı olanı bırakmayan, birincil ihtiyaçlarına ilişkin farkındalığını yitirmemiş, kapitalizmin bir ürüne dönüştürdüğü türde gelecek kaygılarından uzak olan Çingene yanımızı anlatıyor örneğin. Aynı zamanda, yüzyıldır türlü zorluklar yaşayan, aralarına husumet sokanlara rağmen her defasında komşularıyla yeniden başlayan, birbirinden ayrı pek çok nehir (kültür) tarafından beslenen zengin ama çalkantılı bir göl gibi duran Balkanları anlatarak, çatışmalara ve yeniden başlamaya açık, tutkulu ve coşkulu yanımızı gösteriyor. Kusturica bir söyleşisinde şöyle söylüyor: “Günün birinde insanların, şu ana değin ısrarla birbirlerini öldürmek için kullandıkları tutkuyu kullanacak daha iyi yollar bulabileceklerini umuyorum.” (Balkan Sineması, s. 148). Dileğine katılmamak mümkün değil…

Kaynakça

Lardanova, D. (çev. Erdoğan B.) Agora Kitaplığı, 2013, İstanbul.

McWilliams, N. (çev. Kalem E.) Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, İstanbul.

* Psikesinema dergisinin Eylül-Ekim 2018 tarihli 19. sayısında yayımlanan bu yazı internet ortamında ilk olarak Sendika.Org’da yayımlanmaktadır.