Görünen kent kılavuz istemez, oyumun rengi belli!

İnsan yalnız değildir, toplumsal bir varlıktır. Bu nedenle bireyi kentte kuşatan çeşitli ilerletici ve özgürleştirici dayanışma biçimleri, çoklu tüm karşılaşmalar, buluşmalar, yani tüm kolektif mekanizmalar onun gelişimini besler

Gündelik dilde “Görünen köy kılavuz istemez” deyimi sıklıkla kullanılır. Bu deyim, ne kadar gizlense de gerçeklerin ortada olduğunu anlatır. Asıl olan kılavuzsuz kişilerin, yurttaşların ve bireylerin gerçekleri anlamak ve eylemek için zaman ve çaba harcamalarıdır. Bu yaklaşım temsil eden temsil edilen ilişkisinin aşılabileceği yeni siyaset olanaklarını da açığa çıkarabilecektir.

Yaklaşan yerel seçimler, siyaset sahnesine birçok hakikat anlatıcısı çıkardı. Bakanlar da beyanlar veriyorlar. Çoğu zaman görünen köye kılavuz olmaya çalışıyorlar. Bazı bakanların konuşmaları hiç mi hiç dikkat çekmiyor, adlarını dahi bilmiyoruz, bazılarını görmekten sıkıldık ve yorulduk, kışkırtıcı, ötekileştirici, dışlayıcı cümlelerin bizleri incitmemesi için televizyonu kapatıyor ve internet portalını terk ediyoruz.

Siyasetin eğitimle dansı

Bunlar arasında Ziya Selçuk, bir yandan kabinedeki diğer bakanların çoğunluğuyla özel sektörden gelmesi nedeniyle benzer, diğer yandan eğitim kamuoyunda eğitim bilimci akademisyen olarak yarattığı etki ile de farklı bir bakan. Konuşmaları içerikli olduğundan hem eğitim hem de genel kamuoyunda dikkate alınabiliyor.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, Anadolu Ajansı (AA) için yaptığı bir konuşmada “Hem ekonomi hem de demokrasi açısından yerel seçimlerin eğitimle bağlantısını konuşuyoruz. Eğer eğitimde güçlü bir beklenti varsa, bir talep varsa o zaman yerel seçimlerde de bize destek olunması gerektiği çok açık. Çünkü o işbirliği, ilçe belediyesi, il belediyesi, merkezi hükümet, bu üçü saç ayağı olarak bir araya geldiğinde ortaya çıkan sinerji çok daha büyük olur[1] demiş.

Bir bakanın her konuşmasını şu veya bu biçimde seçimlere bağlaması kuşkusuz beklenen bir durum. Bakan konuşmasına devam ediyor: “Seçim öncesi AK Parti’nin faaliyetleri, geçmişteki faaliyetleri, ortaya konulan birtakım başarılar ve bu başarıların tekrar tekrar konuşulması, arkasından onların üzerine neyi inşa edebileceğimiz konusunda yeni fikirler, özellikle kalite üzerinde daha çok duracağımızı ifade ediyoruz.”

Bakanın konuşmasından üç sonuç çıkarıyoruz: Birincisi, eğitimle yerel seçimler arasındaki bağlantılıdır. Daha açık bir ifade ile eğitim ve politika arasındaki ilişkidir, yani eğitim politik bir olgu ve oluştur. Bakan bunu doğrudan ifade etmiş olmasa da bu söz kanımca doğrudur. Bilindiği üzere, eğitim alanında, her iktidar tarafsızlık kisvesi altında kendi yapıp ettiklerini siyaset dışı, muhalefetin tüm eleştirilerini de siyasi, hatta ideolojik olarak, zaman zaman da terörist faaliyet olarak değerlendirip reddetmektedir.

AKP de bunu yapmıştır. Bu nedenle tanımlama doğru, ne var ki kavrayış biçimi yüzeyseldir. Çünkü Ranciére’den[2] esinlenerek siyasal olanın iki doğrultusu vardır. Birincisi hükmetme siyaseti, yani paranın, kadroların, kaynakların paylaşımı, hatta adaletsiz paylaşımı, hak ihlalleri, zor kullanarak dağıtımı olarak siyaset, daha özelde eğitimde hükmetme siyaseti. İkincisi, eşitlik siyasetidir, siyasetin bu çizgisi, eğitim alanının dışında kalanlarının, dilsizleştirilenlerin, sessizleştirilenlerin, ezilenlerin, eğitimin içinde olup yabancı muamelesi görenlerin eşitlenmesi, tanınması ve özgürlük taleplerinin ortaya konmasını sağlar. AKP’nin en başarılı olduğu siyaset, birincisi yani hükmetme siyasetidir. Bu siyaset zaman zaman bir mağdurluk söylemi, eşitlik söylemi arkasına gizlenilerek kurulsa da performe edilen şey, yani eyleme dökülen şey bir hükmetme siyasetidir.

Bakanın konuşmasından çıkan ikinci sonuç, çeyrek yüzyıla dayanan yerel seçimler ve 15 yıldır merkezi hükümette iktidar olan AKP’nin ne yaptıysa doğru yapmış olduğu yargısıdır. Türkiye köyüne dair bu hikâye kılavuzluk istemeyecek kadar açıktır. Çünkü şu anda Türkiye bir yandan ekonomik, bir yandan da siyasi bir krizin girdabındadır. OHAL öncesi ve sonrası mağduriyetlerin yarattığı toplumsal bir kriz de diğer iki krize eşlik etmektedir. Yurttaşlarının önemli bir kısmı, özellikle işsizlik ve yoksullukla mücadele eden gençler için Türkiye, sevincin ve umudu mekânı olmaktan çıkmakta olan bir ülke yolundadır.

Eğitimin demokrasiyle çok ilişkili olduğunu da söylüyor Ziya Selçuk, Türkiye’de otoriter popülizmin eğitimdeki etkilerini bir akademisyen bir bakan olarak neden gör(e)mediğini anlamaya çalışıyorum. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan onbinlerce öğretmen OHAL döneminde atıldı, özel okullardaki onbinlerce öğretmenin çalışma izni iptal edildi. Kurunun yanında yaşın da yandığı söylemine rağmen öğretmenler iki yıldır OHAL Komisyonu’nca bekletilerek cezalandırılıyorlar. Eğitim alanında doğrular ve yanlışlar, iyiler ve kötüler, güzeller ve çirkinler birbirine karıştı. Suskunluk sarmalı, eğitimin tüm bileşenlerini etkisi altına aldı.

Konuşmadan çıkan üçüncü bir sonuç var; o da Ziya Selçuk’un tarzına pek uygun değil. Ne var ki bakan, seçmenlere kendi sözcükleriyle diğer siyasetçiler gibi gözdağı veriyor. Bakanın sözleri, “İlçe belediyelerinde, il belediyesinde AKP’ye oy verin ki AKP kendinden olan, kendini tekrar edecek belediye ile iyi anlaşsın ve musluğu açsın” demeye çalışıyor. Bu sacayaklarından biri kazara bir başka partiye gittiğinde vay haline! Türkiye’nin demokratikleşememesinin nedenlerinden birisi bu anlayıştır, eskil siyaseti sürdürmek, tekrar etmektir. Farkı reddetmek, farklı bir siyaseti düşmanlaştırarak kamusal alandan dışlamaya çalışmaktır.

AKP’nin 3T’si: Temizlik, temizlik, temizlik

Ziya Selçuk’un beyanının ardından AKP’nin 31 Mart seçimiyle ilgili özel hazırlıklarına göz attım. Kuruluş yıllarının 3Y’si (Yoksulluk, yasaklar, yolsuzluklarla mücadele) gitmiş, yerine 3T formülü konmuş:[3] Temiz çevre, temiz belediyecilik, temiz toplum. Aşırı temizlik ve hijyen meraklısı insanlar beni hep ürkütür. Çünkü çevrelerine bir süre sonra hep temizlik algısı ve kaygısı ile bakmaya başlarlar. Onlara göre çocuklarının odası, arkadaşlarının evi, sokaklar kirlidir. Bir süre sonra kendine benzemeyen herkes kirlidir, sütün içindeki kıldır kirli olan. Hijyen paranoyasına duyguların politikası da eşlik eder, hijyen takıntısı farklı olanı da bütünüyle reddeder. Böyle insanların çocukları arkadaşsız, böyle siyasetçilerin kendileri ve seçmenleri eninde sonunda yalnız kalır. Neyse belki de bu nedenle 3T formülü bana pek sıcak gelmedi.

Ancak dahası var. Temizlik kavramı devlet alanında da kullanılıyor sıklıkla. OHAL KHK ek listeleri ile devlet kadrolarının temizlendiği ifade ediliyor. Hijyen paranoyası, özdeşlik, aynılık ister. O yüzden temizlik hiç bitmez. Ekolojide, toplumsal alanda, siyasette, OHAL öncesi ve sonrasında yapılanlar, “temizlik” adı altında kamuoyuna sunuluyor. Şimdi ise “Büyük temizlik bitti, sıra dip köşe temizliğinde” demeye vardırıyorlar sanırım işi. Kimsenin konuşmadığı, hatta düşünmediği bir toplum, temiz midir? Eleştirinin hiç olmadığı bir toplum, “temiz toplum” olarak addedilebilir mi? Çocuk istismarı ve ihmali araştırılsın diye verilen önerge AKP tarafından reddedildi![4] Bu reddiyeden Ziya Selçuk’un kişisel olarak çok rahatsız olduğunu tahmin ediyorum. Böyle yapılırsa toplum temiz olur mu?

Halka hesap vermeyen, tüm demokratik katılım mekanizmalarına terörist yapılanma olarak bakan bir anlayış, temiz belediyecilik olarak addedilebilir mi? Kayyumlarla ve kayyum zihniyeti ile yönetilen, onların şeffaf olmayan, uygulamalarından kelimenin tam anlamıyla temiz belediyecilik ortaya çıkar mı? İstifaya zorlanan, büyükşehir belediye başkanlığı işinden çıkarılan Melih Gökçek gibi belediye başkanları hakkında tek bir soruşturma açmamak temiz belediyecilik anlayışına uyar mı? Kentsel dönüşüm, kentin dışına itilmiş, işsiz ve yoksul yurttaşların acıları anlamına geliyor. Bu insanları kentin merkezinden çeperlere doğru sürgün etmek de temiz belediyecilik anlayışının bir gereği midir? Artık şehirler belleğimizde, iş cinayetleri, kent suçları, çöken binaların altında, tren raylarında ölenler, kadın çocuk cinayetleri, şiddet travmaları ile var, bu travmalar nesiller boyu iyileştirilemeyecek ve onarılamayacak boyuta vardı. Temiz belediyecilik hangi siyasal ve toplumsal yollarla bu travmaları giderecek?

Temiz çevre anlayışına göre, “CHP çöp”tür, anlamı açarsak her farklı olan, karşı koyan çöp olarak görülür. “Biz bu şehre (İstanbul) ihanet ettik, bundan ben de sorumluyum” diyenler, doğa ve halk sağlığı hakkında ne söyleyebilirler? Bakın öğrenmişler, pişmanlık gösteriyorlar, iyi değil mi diyebilirsiniz. Ne var ki 25 yılda ancak öğrenildi ise bu gerçeklik, daha iyi öğren diye yeniden bu anlayışa geçit verilebilir mi? Bir yandan Sur içi, Cizre ve diğer il ve ilçelerde belleğinden koparılan yaşam, yok olan insanlar ve canlılar ve yok edilen binlerce yıllık birikim geri getirilemez. Temiz çevre bunları yapmak mıdır? Öte yandan su kullanım hakkı anlaşmaları ile şirketlerin suyu ticarileştirmesi, derelerin ve yeraltı sularının yaşamdan koparılması, Kanal İstanbul, 3. köprü 3. havalimanı uygulamasında olduğu gibi doğal varlıkların mega projelere kurban edilmesi,  orman ve su eko-sistemlerinin yok oluşu bunlar temiz çevre anlayışı ile mi yapılmıştır?

Kente dair politikalar, ekoloji (doğa), insani gelişim ve toplum/toplumsal dayanışma bağlamından ayrı düşünülemez. Bireyler dahil tüm canlılar, havası, suyu temiz, doğal ve kültürel varlıklarını koruyan bir kentte sağlıklı yaşam hakkına sahip olurlar. İnsanın çok çeşitli yeti, yetenek ve ilgilerini, özgürce açımlayabildiği bir yaşam alanı insani gelişimi destekler. İnsan yalnız değildir, toplumsal bir varlıktır. Bu nedenle bireyi kentte kuşatan çeşitli ilerletici ve özgürleştirici dayanışma biçimleri, çoklu tüm karşılaşmalar, buluşmalar, yani tüm kolektif mekanizmalar onun gelişimini besler. Tekrar, tekrar diyen kentler yerine farkı arayan kentler bireyleri geliştirir. Bir kent, içinde yaşayan insanların sayısı ile değil, sokak yaşamının niteliği ile tanımlanır diyen filozof haklıdır. Oyumun doğrultusu kılavuz istemez, oyum yaşamı birlikte kuracağız diyenleredir.

Dipnotlar:

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann