Emperyalizmin genel bunalımı (5): Emperyalistler arası çelişkiler tırmanıyor

Bu çatışmalar nereye gider bilemeyiz ama çıkarları söz konusu emperyalistlerin uzlaşma yeteneği yok denecek kadar azdır. Brexit görüşmeleri bunun en iyi örneğidir. Önümüzde, tüm emperyalist ülkelerin hızla silahlanacağı ve aralarında ki çelişkilerin hızla derinleşeceği yıllar olacaktır

Emperyalist dünya tam bir kaos içinde ve kaos giderek büyüyor. Düne kadar AB projesini en azından ekonomik bir entegrasyon projesi olarak destekleyen ABD (Gerek ABD gerekse İngiltere, Alman ve Fransız emperyalizmlerini güçlendireceği için bu projeye başında karşı çıkmışlardı ama daha sonra 1972’de, İngiltere AET’ye katıldı ve bu ülkelerin resmi politikası AB’nin ekonomik bütünleşmesini desteklemek ama politik bütünleşmeye karşı çıkmak olarak şekillendi) şimdi AB projesine karşı bir tutum içinde. AB ülkelerinin askeri gücü göreli olarak oldukça zayıftır ve özellikle Yugoslavya’da çamura batınca AB ülkeleri NATO korumasını, yani ABD otoritesini yeniden kabullenmek zorunda kalmışlardı. Aslında geçmişi 1949’lara dayanan bir Avrupa Ordusu projesi hep vardı ancak aralarındaki çelişkileri giderip bu konuda bir adım atamıyorlardı. Trump bunları tehdit edince hızla ordu kurma çabasına girdiler. Başarabilirler mi, göreceğiz. Şu an için açık olan tek şey, emperyalist kampta artık işlerin aynı olmadığı ve bir kaos durumunun ortaya çıktığı.

Tüm emperyalist ülkelerde devlet içi çatışmalar hızla büyüyor. ABD’de bir taraf başkanın kellesini isterken, sudan sebeplerden başlayan çıkar tartışmaları Brexit’i dayatmış durumda ve AB’nin tamamı ile olmasa bile kısmen daha da fazla çözülme ihtimali oldukça güçlü. Brexit, Avrupa’nın, Cebelitarık, İrlanda, Kuzey İrlanda, balıkçılık vb. unutulmuş sorunlarını hızla tekrar sahneye çıkartırken, yeni sorunlar ekliyor. En istikrarlı görünen Almanya bile aylarca hükümet kuramadı. İtalya, Macaristan, Polonya gibi ülkelerde iktisadi krizin de etkisi ile bağımsızlık eğilimleri güçleniyor. Emperyalist devletler arası, görüntüde de olsa uyum, yerini hızla giderek şiddetlenen çatışmalara bırakıyor. Savaş sonrası şekillenen ve temelini ABD’nin liderliğinin oluşturduğu ekonomik ve askeri sistem, emperyalistler arası çelişkilerin yoğunlaşması nedeniyle parçalanmaya başlamış durumda.

ABD’de Trump ekibi AB’yi destekleme politikasından AB’yi engelleme politikasına dönmüş durumda. Diğer tarafta ise Çin’i yeni yükselen süper güç olarak görüyor ve dengelemek istiyor. Bu politikanın doğal sonucu ise Rusya ile daha dostane politikalar izlemek, diğer yandan liberaller denen kesim ise 1945 sonrası kurulan iktisadi ve askeri sistemi korumak istiyor. Liberaller sorunların Avrupalı emperyalistlerle ortak çözülmesini savunuyorlar.

Avrupa tarafında da işler o kadar iyi değil. Halk her tarafta AB’den nefret ediyor, Avro oldukça zor günler geçiriyor. AB’nin Doğu Avrupa ülkeleri hızla faşistleşiyor. Polonya, Macaristan gibi ülkelerdeki gelişmeler Türkiye ile benzer şekilde, mesela Macaristan’da, faşist sistem işçileri bedava köle olarak çalıştıracak yasalar için kullanılıyor. Halk, özellikle orta sınıf emekçiler hızla anti-AB bir konuma kayıyorlar. Anti-AB olan sağ ve sol partiler hızla güçleniyor. Diğer taraftan, bankalara trilyonlarca avro vermelerine, faiz oranlarını dönem dönem sıfır düzeyinin bile altına çekilmesine rağmen Avrupa ekonomisindeki durgunluk aşılamamış vaziyette. Yunanistan, İtalya, İspanya gibi ülkeler resmen olmasa da fiilen iflas durumundalar, işsizlik ve yoksulluk rekor kırmakta.

Emperyalist kamptaki çatışmanın temelini bunalımdan çıkış politikaları oluşturuyor. Liberaller tarafı, çözümün savaş sonrası yaratılan çerçevede ve ilişkilerde olmasını savunurken, Trump (tabii Brexitçiler ve diğerleri) savaş sonrası sistemin artık işe yaramadığını, bu çerçevede alınan tüm önlemlerin bir işe yaramadığını, üstelik bu sistemin en iyi zamanlarında bile ABD’nin zararına ama Avrupa’nın ve diğer devletlerin yararına işlediğini (Dünya ticaretinde ABD’nin payı son 40 yıldır sürekli olarak düşüyor-Lenin’in kapitalistler arası eşitsiz gelişim yasası oldukça işlevsel), dahası Çin’in süper bir devlet olarak, güçlü bir rakip olarak ortaya çıktığını ve ABD emperyalizminin buna uygun konumlanması gerektiğini söylüyor. Tabii her iki tarafın politikaları da biz emekçiler için savaş, ölüm ve yoksulluk demek oluyor ama bu farklı politikaların analiz edilmesi, emperyalizme karşı nasıl mücadele edilebilir noktasında can alıcı öneme sahip.

Çatışmanın yeni-sömürgelere yansıması

Kısacası Trump dünyayı yeniden paylaşmaya, kendi sömürgelerini ve pazarlarını artırmaya çalışıyor. Savaş sonrası sistemde eski klasik sömürgelerin yerini yeni-sömürgeler almıştı. Bu sistemin askeri liderliği ABD’nin elinde idi, tabii o zamanki koşullarda sömürüden aslan payı da ABD’li tekellere gidiyordu. Bu yeni-sömürgelerin nasıl sömürüleceği, dünya pazarlarının nasıl paylaşılacağı ise sınırları belli sömürgeler yolu ile değil ama bir dizi ekonomik ve siyasi anlaşma ile sağlanmıştı.

Avrupa devletleri SSCB’ye oranla tek tek oldukça zayıftı, bu noktada ABD onların askeri savunmasını üstlenmişti, tabii pazarların aslan payı kendisine kalması karşılığında. Avrupalı emperyalistler bu durumdan pek hoşnut değillerdi aslında ve daha 1940’ların sonunda, ABD’nin iktisadi egemenliğine karşı mücadele edebilmek için, AB’nin ilk nüvesi olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunu kurdular. 1991 Mastricht Antlaşması’na kadar öz olarak iktisadi bir nitelikteydi, ama sosyalist sistemin çöküşü sonrası Mastricht Antlaşması ile AB kurularak politik birliğe doğru adım atıldı. İngiltere ve ABD bundan pek hoşlanmasa da (mesela İngiltere para birliği Avro ve başka birçok antlaşmanın dışında kaldı) birliğin dışında kalmadılar, sadece birliği sulandırmak ve politik birliği baltalamakla yetinmişlerdi şimdiye kadar.

Emperyalizm sadece emperyalist devletlerden oluşmaz, onun en büyük ayaklarından birisi de yeni-sömürge ülkelerdir. Doğal olarak ABD’deki devlet içi çatışmalar hızla Türkiye gibi devletlerde de yansımasını buluyor. “FETÖ”- Erdoğan çatışmasının en önemli nedenlerinden birisi (tek neden değil tabii), ABD devleti içi çatışmanın Türkiye devletine yansımasıdır. Bu çatışma öncesi her şey görüntüde yolunda giderken, birden “FETÖ”cü bürokrasi Suriye ve Kürt sorunu üzerinden bir savaş başlattı. Halbuki barış sürecinin altyapısını hazırlayan Erbil ve Abant toplantıları ile “FETÖ”cülerdi. Yani savaşın sebebi açılım politikası değil ama bence Suriye idi. Nitekim iplerin kopmasına neden olan olay MİT TIR’ları oldu. ABD, Türk devletine Suriye’yi işgali dayatmıştı ama devlet içi çatışma ortamında bu imkansızdı. Darbe ile “sorun çıkaranlar” tasfiye edildi ve Türkiye Suriye’yi işgal etti.

Türkiye’de devletin ne ekonomide ne de herhangi başka bir alanda, buna dış politika ve Kürt meselesi de dahil, emperyalizmden bağımsız bir politika izleyebilmesi mümkün değildir. Emperyalizm en gerici sınıflarla işbirliği yapar, bu noktada dincilik ve ırkçı milliyetçiliğin kökü emperyalizmdir artık. Sağcı, dinci ve faşist hükümetler, emperyalizmin politikalarını uygularken bunu din adına, millet adına, hatta emperyalizme karşı yaptıkları yalanını söylerler. Erdoğan hükümeti, liberallerin de yardımı ile bunu en iyi yapan gerici hükümetlerden birisi. Öyle ki Türk solunda bile devletin Suriye politikasının, emperyalizmden bağımsız olduğuna inanan çok kişi var.

Trump, ABD’nin eski politikalarını terk ediyor, tüm asker ve iktisadi sistemi yeniden düzenlemeyi dayatıyor. Doğal olarak düşman dost kavramı da buna bağlı olarak değişiyor. Rusya ile kavga etmeyi anlamsız buluyor ama AB ülkeleri, Japonya ve diğer kapitalist ülkelerle ile yapılan tüm askeri ve ekonomik antlaşmaları yeniden yazmak istiyor, tabii kendi pazar payını artıracak bir şekilde.

Çin artık ABD’nin ve diğer emperyalist ülkelerin ucuz emek kaynağı değil sadece. Elbette Çin işçisi hala kullanılıyor ama diğer yandan, Çin firmaları 20’ye yakın alanda dünya pazarına rakip olarak çıkıyorlar. Çin artık emperyalist ülkeler için sadece ucuz emek cenneti değil ama gelişmekte olan güçlü bir rakiptir. Bu noktada Trump, Çin’i hedef almaktadır.

Bu çatışmalar nereye gider bilemeyiz ama çıkarları söz konusu emperyalistlerin uzlaşma yeteneği yok denecek kadar azdır. Brexit görüşmeleri bunun en iyi örneğidir. Önümüzde, tüm emperyalist ülkelerin hızla silahlanacağı ve aralarında ki çelişkilerin hızla derinleşeceği yıllar olacaktır. Önümüzdeki yılların savaş dolu olacağını anlamak için kahin olmaya gerek yok. Ama savaşların biçimini ve şiddetini emperyalist ülkelerin yönetimleri ve savaşa karşı mücadele eden emekçiler verecektir.