Çocuğu haklarıyla gözeten yerel yönetimler için bazı öneriler

Çocuğu sadece aile kurumu içerisinde, ebeveynlerin malı, gelecek, geleceğin sigortası, eğitilmesi gereken, tek tip, yetişkinlerin -rekabete dayalı, kutuplaştıran ve şiddet kültürünü besleyen- taleplerini yerine getirmesi beklenen, yeri geldiğinde ötelenen ve dışlanan bir nesne olarak değerlendiren algı devam ederken yerel yönetimler nereden başlamalı?

Çocuğu haklarıyla gözeten yerel yönetimler için bazı öneriler

Yerel yönetim seçimleri yaklaşırken muhatap alma konusunda en görünmez olan gruplardan biri, nüfusun yaklaşık 1/3’ünü oluşturan çocuklar oluyor. Bu, çocukların hem oy haklarının hem de çocuğu bir muhatap olarak görme düşüncesinin olmamasından kaynaklanıyor. Oysa yerel yönetimler köy, kasaba, il, ilçe mahallelerde yaşayan insanların, ortak ve yerel gereksinimlerini karşılamak amacıyla anayasal kuruluşlar olarak bir arada yaşama kültürünün geliştirilmesinde kilit bir görev almayı taahhüt ediyorlar. Bir arada yaşama kültürünün geliştirilmesi ise pek çok kavramı ve eylemeyi barındırıyor. En çok da insanların kendilerini gerçekleştirebilmeleri ve yapabilir olmaları için onlara borçlu olunan muameleyi…

Peki, çocuklara borçlu olunan muameleyi yani çocuğun haklarını gerçekleştirme konusunda yerel yönetimler sorumluluklarının ne kadar farkında? Çocuğu sadece aile kurumu içerisinde, ebeveynlerin malı, gelecek, geleceğin sigortası, eğitilmesi gereken, tek tip, yetişkinlerin -rekabete dayalı, kutuplaştıran ve şiddet kültürünü besleyen- taleplerini yerine getirmesi beklenen, yeri geldiğinde ötelenen ve dışlanan bir nesne olarak değerlendiren algı devam ederken yerel yönetimler nereden başlamalı? Çocuğu sadece özel gün ve müsamerelerinde, çocuk parkı inşasında veya sokakta zorla çalıştırılırken gördüğümüzde hatırlamak yeterli midir? Cevap çok açık. Hayır!

18 yaşına kadar herkes çocuktur. Her çocuk biriciktir ve çocukların farklı gelişimsel özellikleri, kendilerini ifade edişleri ve algılayışları vardır. Çocukların kendilerini gerçekleştirebilmeleri için de yetişkinlerin hem olanaklar oluşturma hem de onların zarar görebileceği durumları ortadan kaldırma yükümlülüğü vardır. Türkiye’de bu yükümlülüğü anayasal düzeyde ve taraf olduğu Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile taahhüt eden devletlerden biridir. Yerel yönetimler de anayasal kuruluşlar arasında olduğuna göre 18 yaşına kadar herkesin çocuk olma statüsünden yararlanmasını gözetmelidir.

Çocukların yaşam alanlarında, adı üzerinde yaşamlarını sürdürdükleri her alanda “ortaklık ve yerel gereksinimler” yerel yönetimlere sorumluluk veriyor. Bunlardan sadece birkaçı; ev içinde ebeveynlerinin veya bakım verenlerinin -çocuğa özgü yaklaşımın gerçekleşmesi için- desteklenmesi ve danışmanlık verilmesi, ev dışında, sokakta ve kamusal alanda çocukların kendilerini ifade edebilmeleri ve hareket edebilmeleri, hayatın her alanında karar mekanizmalarına etkin ve anlamlı katılımları, farklı ve çeşitli olanaklarla (sanat, kültür, informel eğitim, spor vb.) karşılaşmaları, eğitim mekanlarına veya ilişkili oldukları diğer kurumlara rahat ve güvenli ulaşımları, özel gereksinimli çocuklara yönelik eşitleyici düzenlemelerle onların dışlanmaları veya izole edilmelerinin önlenmesi, ekonomik, sosyal veya kültürel yoksunluğun çocuk üzerinde telafi edilemez zararlar bırakmasının önlenmesi vb…

Bir gerçek var ki, yerel yönetimler bu konulara öncelik vermedikleri sürece çocuğu “sadece aile kurumu içerisinde, ebeveynlerin malı, gelecek, geleceğin sigortası, eğitilmesi gereken, tek tip, yetişkinlerin -rekabete dayalı, kutuplaştıran ve şiddet kültürünü besleyen- taleplerini yerine getirmesi beklenen, yeri geldiğinde ötelenen ve dışlanan bir nesne olarak değerlendiren algının” daha da derinleşmesinden ve yerleşmesinden sorumlu olacaklar.

Oysa yerel yönetimlerin bunu değiştirmesi ve dönüştürmesi mümkün. Nasıl mı?

  • Öncelikle yüzlerini çocuklara dönerek, gündemlerine çocuğu alarak.
  • Kendi çocuk algıları ve -rekabete dayalı, kutuplaştıran ve şiddet kültürünü besleyen- yetişkin ezberleriyle yüzleşerek.
  • Çocuğun kendine özgü gelişimsel özellikleri ile hak sahibi bir insan olduğu bilgisini benimseyerek.
  • Çocukla hiyerarşik ve tahakküm ile değil eşitler ilişkisi temelinde ilişkilenerek.
  • Çocuklarla birlikte, çocukları dinleyerek birlikte yaşamın nasıl kurgulanacağına kafa yorarak.
  • Çocuklarla ilgili konulara ve sorunlara yönelik hak temelli ve ayrıntılı durum değerlendirmesi yaparak.
  • Hiçbir çocuk dışarıda kalmayacak şekilde eylemlere yönelik önceliklendirme yaparak.
  • Eldeki kaynaklar ve toplumsal kaynakları bir araya getirip “çocuklara öncelik veren” eylem planları oluşturarak.
  • Eylem planının uygulanmasına dair harekete geçip uygulamayı izleyip gerektiğinde revize ederek.
  • Tüm süreci kapsayıcı, şeffaf, hesap verebilirlik ilkeleriyle işleterek…

Bunlar gerçekleştirilmesi zor eylemeler değil sadece, mevcut yetişkin dünyasına has düşünce tarzını değiştirmeye ve dönüştürmeye başlamak yeterli. Kendi çocukluk deneyimlerimizi hatırlamak, çevremizdeki çocukları görmeye ve anlamaya çalışmak ve Cenevre Bildirgesi’nin ilk cümlesini ilke edinmek bir başlangıç olabilir: “İnsanlık elindekinin en iyisini çocuklara vermekle yükümlüdür”[1]

Dipnot:

[1] Cenevre Bildirgesi, 1924