Brexit ve sol

AB'ye katılırsa Türkiye'nin demokratikleşmesine katkıda bulunacağı liberal bir şehir efsanesidir. Türkiye'nin demokratikleşmesi ancak Türkiyeli emekçilerin ve demokrasi güçlerinin mücadelesi sonucu gerçekleşecektir. Demokratik bir Avrupa ise ancak Avrupalı emekçilerin kapitalizme karşı ortak mücadelesi ile mümkündür

Brexit ve sol

İngiliz kükümeti Brexit sorununu tam bir krize dönüştürmeyi başardı. Ama ben bu yazıda Britanya solunun Brexit ve AB ile ilişkisini yazacağım. Brexit üzerine soldan yazılan yazıların çoğu, Brexit’in genelde göçmen ve yabancı düşmanlığı üzerinde yükseldiğini iddia ediyor. Bu yazıların yazarları AB’yi demokratik bir kurum varsayıyorlar. Brexitçi politikacıların bir kısmının oldukça gerici, ırkçı olduğu ve referandum sürecinde bunların göçmen ve yabancı düşmanlığını bol bol kullandığı da doğru ancak AB ye karşı çıkan herkes ırkçı, göçmen düşmanı değil. Dahası AB taraftarı politikacıların da bir kısmı en azından karşıtları kadar gericiydi ve Brexit tarafında oy veren herkesi ırkçı diye yaftalamak için bu ırkçıların tezlerini kullandılar. Ama her iki taraf, AB’nin gerçek niteliğini tartışmaktan ciddi bir şekilde kaçındılar. AB’nin niteliği, kurulma amacı, emekçi düşmanı yönü, anti-demokratik parlamenter yapısı vb. noktalar karşılıklı demogojilerin gölgesine gömüldü.

AB kapılarında, denizlerinde her yıl binlerce göçmen boğularak can verirken, AB taraftarları bu konuda tek kelime bile etmediler ama karşı oy veren herkesi göçmen düşmanı ilan ettiler. AB’nin işçi düşmanı yasaları yok sayıldı, üye ülkelerin kendi bütçesini yapma özgürlüğü bile olmaması söz konusu bile edilmedi, Doğu Avrupa ülkelerinde faşizmin bizzat Brüksel’in onayı altında yükseldiği tartışılmadı bile (yazın Budapeşte’deydim, tesadüfen Frida Kahlo sergisi vardı, yönetimdeki partinin vekilleri bu serginin “komünizm propagandası yaptığı” gerekçesi ile kapatılmasını istiyorlardı. İşin garip tarafı Kahlo’nun sosyalist kimliğine karşı -ki kendisi ölmeden önce Komünist Partisi’ne üye olmuştur- sosyalizm lafı tek bir kere bile geçmiyordu ama ona rağmen sergi yasaklanmak istiyordu) ama AB karşıtı olan herkes ırkçı ve göçmen düşmanı olarak damgalandı.

AB’ye sadece bazı ırkçı ve gerici politikacılar karşı değil. Soldan da oldukça hatırı sayılır bir kesim, Britanya Komünist Partisi’nden, irili ufaklı birçok sosyalist partiye, İşçi Partisi’nin sol kanadında birçok önemli isme kadar çok sayıda sol politikacı, aydın ve sendikacı AB’den çıkılmasını savunuyor[1]. Bunların en önemlileri arasında barış eylemcisi ve sosyalist Tony Benn (Benn bir sosyal demokrattır ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine, nükleer silahlara, başta Irak olmak üzere tüm emperyalist işgallere karşı çıkan demokrat bir insandı), sol sendikalardan RMT’nin lideri BOB Crow[2], İşçi Partisi’nin madenci vekillerinden Dennis Skinner[3] (Skinner 20 senelik madencilik yapmış bir sendikacı ve parlamentoda çoğu zaman solun sesi olmuştur) sayılabilir. İşçi Partisi’nin güçlü olduğu birçok seçim çevresinde seçmenler ezici çoğunlukla “AB’ye hayır” dediler. Bu insanların hepsinin ırkçı olduğunu iddia etmek demogojiden başka bir şey değildir. İşçi Partisi’nin güçlü olduğu işçi şehirlerinde halk büyük bir çoğunlukla “AB’ye hayır” demişti.

Jeremy Corbyn ve çevresi referandum sürecinde AB’de kalınması yönünde kampanya yaptılar ama kampanyaları oldukça gönülsüzdü. Corbyn ve arkadaşları eskiden beri AB karşıtı görüşleri ile bilinirler ve 1975’te Muhafazakar Parti, Ortak Pazar’a katılmaya karar verdiğinde karşı kampanya içinde yer almışlardı. Nitekim daha iki gün önce yapılan ve yüzbinlerce kişinin katıldığı mitingde Jeremy Corbyn yer almadı.

Sadece bazı sol gruplar değil ama sıradan halk da büyük oranda AB’ye karşı. Bunu sadece ırkçılığa bağlamak yanlış. Brexit %52 ile kabul edildi. Irkçı partiler İngiltere’de geleneksel olarak çok güçsüzdür. Halk AB’ye karşı, çünkü AB’yi anti-demokratik bir kurum olarak görüyor. AB, 1949’da kurulan ve Alman-Fransız tekellerinin sorunlarına çözüm olarak tasarlanan Kömür ve Çelik Birliği’ne dayanıyor. Bu birlik daha sonra Ortak Pazar’a evrilmişti. 1990’ların başındaki Maastricht Antlaşması ile ise politik bir muhtevaya büründü. Tekellerin ihtiyaçlarından yola çıkan AB, gerek politika yapış tarzında gerekse politikalarında halk karşıtı bir tutum içerisinde.

Örneğin, AB bünyesinde halk tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir parlamento olmasına rağmen, bu parlamentonun fonksiyonu mesela 12 Eylül yönetiminin kurduğu Danışma Meclisi’nin fonsiyonu kadardır. AB parlamentosunun yasa yapma yetkisi, yapılan bazı yasaları onaylamakla sınırlıdır. Yasa önerme yetkileri dahi yoktur, yasa önerme yetkisi aynı zamanda yürütme yetkisi olan Avrupa Komisyonu’na aittir. AB’de yasama ve yürütme tek elde Avrupa Konseyi’nde toplanmıştır. Avrupa Konseyi ise halk tarafından demokratik bir şekilde seçilmez, tam tersine üye devletlerin liderlerinden oluşan Avrupa Konseyi tarafından atanır. Yani dünyanın en büyük demokrasilerinden birisi olma iddiasında olan bir kurum halk by-pass edilerek yönetilmekte. O yüzden çıkan kararlar genellikle halk aleyhinde.

Mesela, Fransa’daki Sarı Yelekliler’in taleplerinden birisi “posted workers” direktifinin iptali idi. Bu direktife göre; bir taşeron, asgari ücretin daha düşük olduğu bir ülkeden, mesele Polonya ya da Macaristan’dan işçileri, asgari ücretin daha yüksek olduğu Almanya, İngiltere gibi ülkelere götürüyor ve orada Polonya ücretine göre çalıştırabiliyor. İşçiler bu yasayı mahkemeye götürdüler ama tabii tahmin ettiğiniz gibi davayı kaybettiler. İngiltere’de bir işçi düşünün; bir rafineride çalışıyor ve bir gün şirket, arkadaşları ile beraber onu işten çıkarıyor ve yerlerine asgari ücretinde altında bir ücretle yasal olarak çalıştırdığı ve İtalya’dan getirdiği İtalyan işçileri işe alıyor. Bu durumu protesto edip direnişe geçen işçiler, basın, liberal politikacılar ve hatta bazı sosyalist gruplar tarafından ırkçı ilan edildiler. Ama işçiler, birkaç sosyalist işçinin liderliğinde greve gittiler, ve basının ırkçı suçlamasına rağmen işlerini korumayı başardılar[4]. Bu arada İtalyan işçilere durum anlatıldığında onlar da İngiliz işçileri desteklemeyi seçtiler. Zaten bu destek olmasa, işçiler kazanamayabilirdi. Kıssadan hisse, AB işçi haklarını yok etmek için çalışır ama sadece direnen işçiler kendi haklarını koruyabilir. Yani emekçiye gereken kapitalistlerin birliği değil ama işçilerin birliğidir. İşçiler açısından durum kısaca şudur; AB’de kalınsa da çıkılsa da, örgütlü değilsen tüm haklarını kaybedersin.

AB’nin gerici ve emekçi karşıtı duruşu sadece bazı emekçi düşmanı yasalarla sınırlı değildir. Yukarıda açıklamıştım; AB seçmenleri by-pass ederek yasa yapma yetkisini Avrupa Komisyonu’na devretmiştir ama bu AB için yeterli değildir. Sonuçta, bazı üye devletlerin seçmeni demokrat, sol, anti-neoliberal hükümetleri başa getirebilir (mesela Yunanistan’da SYRIZA örneğinde olduğu gibi ya da ilk seçimlerde Corbyn’in seçim kazanması olasılığının yüksek olması durumu gibi) bunlar da daha halkçı ekonomik politikalar izleyebilir. AB bunun önüne geçmek için Maastricht kriterlerini yayınlamıştır.

Bu kriterlere göre; ulusal hükümetler ekonomik politikalarını kendileri özgürce belirleyemezler ama AB’nin belirlediği kriterlere göre hareket zorundadırlar. Yoksa AB tarafından boykot yerler. Nitekim en son İtalyan hükümetinin hazırladığı bütçe AB tarafından reddedildi. AB daha önce de İtalya’ya finans tekellerinden bir yöneticiyi dışarıdan başbakan atamıştı zaten. Bütçe de kemer sıkma politikaları biraz gevşetiliyordu ama AB bunu bile reddetti. SYRIZA’nın başına gelenleri ise Türkiye’de herkes biliyor. Bu kriterler kemer sıkma politikalarını sürekli hale getiriyor. Yani AB’nin ekonomi politikaları emekçiler için sürekli kemer sıkma anlamına gelmektedir.

İşçi Partisi lideri Corbyn neoliberal iktisat politikalarına bir son vererek demiryolları, gaz, elektrik vb. tekrar millileştirmek, ulusal bir banka kurarak ev yapımını tekrar belediyelerin yetkisine vermek, eğitimde sağlıkta özelleştirmeyi durdurmak vb. istiyor. Bu program 1960’ların sosyal demokrat politikaların bile oldukça gerisinde ama AB kriterleri ile bunları yapmak bile neredeyse imkansız. O yüzden Corbyn, Brexit’e karşı mücadele etme yerine kontrollü Brexit’i savunuyor. Yani; AB’den çıkalım ama Ortak Pazar kalsın. Bu şekilde Corbyn iktidara gelirse AB’nin ve kurallarının kendi önünde engel olmasını önlemeyi umuyor.

Türkiye’de bazı istisnalar dışında sol, sağ hemen herkes AB’ye katılmayı savunuyor. Solun bu konudaki gerekçesi AB’nin Türkiye’de demokrasiyi destekleyecek olması. Bu Tanzimat kafasıyla varılan bir tespit. AB demokrasi için değil ama tekellerin sorunlarını çözmek için kurulmuş bir yapı. Dahası hiçbir üye ülkede AB’nin demokratikleştirme diye bir fonksiyonu olmadı. Özellikle Polonya, Macaristan gibi eski sosyalist ülkelerde Türkiye’dekine benzer gelişmeler oldu. Oldukça gerici hükümetler iş başına geldi, aynı Türkiye deki gibi basın denetim altına alındı, yargı bağımsızlığı kaldırıldı, kadınların kürtaj vb. hakları kaldırıldı, işçi haklarına saldırıldı. AB bu gelişmeleri sadece uzaktan seyrediyor. Macaristan yeni bir yasa ile fiilen köleliği getiriyor işçiler için (önerilen yasa gereği, şirketler işçileri yılda 400 saate kadar fazla mesaiye zorlayabilecek ama parasını isterse üç sene sonra ödeyebilecek-aslında bu kölelikten de kötü, köleler en azından tayınlarını çalıştıkları her gün alıyorlardı) ama AB’nin buna bir tepkisi yok. Emekçiler sokakta mücadeleye devam ediyorlar. Sonuçta bu köleler AB tekellerinin fabrikalarında çalışacak. Orban’ın bu yasayı otomobil tekelleri için getirdiği söyleniyor. AB’ye katılırsa Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunacağı liberal bir şehir efsanesidir. Türkiye’nin demokratikleşmesi ancak Türkiyeli emekçilerin ve demokrasi güçlerinin mücadelesi sonucu gerçekleşecektir. Demokratik bir Avrupa ise ancak Avrupalı emekçilerin kapitalizme karşı ortak mücadelesi ile mümkündür.

Avrupa ülkeleri kapitalizmin ilk kurulduğu ülkelerdendir. Doğal olarak işçilerin ve emekçilerin demokrasi ve özgürlük mücadelelerinin en eski olduğu yerler aynı zamanda. Bu ülkelerde emekçiler, toplanma özgürlüğünden sendikal özgürlüklere, oy hakkından kadınların haklarına, emeklilik, işssizlik, parasız sağlık, 8 saatlik işgününe kadar birçok hakkı mücadele ile elde ettiler. Bunlar hiç de kolay olmadı. Sadece İngiltere’de emekçilerin eşit oy hakkına, seçme ve seçilme hakkına kavuşması 250 yıllık bir mücadelenin sonucu gerçekleşti. Ancak liberaller bu hakları kapitalizmin ürünü gibi göstermeye çalışıyor. Halbuki kapitalist ülkeler, emekçiler zayıfladığı anda bu hakların hepsine saldırıyorlar. Emeklilik hakkı mezarda emekliliğe döndürülüyor, sağlık yeniden özelleştiriliyor, gösteri hakkına ise ne olduğu Fransa’da her hafta sonu Sarı Yelekliler’e gösteriliyor. Oy hakkını ise yukarıda anlattım, AB’de halk by-pass edilmiş durumda.

Demokrasi ve ekonomik haklar ancak emekçilerin örgütlü mücadelesi sonucu kazanılabilir. İster AB içinde ol isterse dışında emekçiler ancak örgütlü oldukları oranda vardırlar.

Dipnotlar: