Bir iade-i itibar borcu: Aurora

Soykırımla henüz 14 yaşındayken tanışan Aurora’yı diğer Ermenilerden ayıran, tesadüf eseri Amerikalı misyoner bir ailenin evine sığınması oldu. Hayata tutunmayı bu şekilde başardı. Herkesin farkında olduğu bir gerçek vardı: Aurora’nın hikâyesinin ticari değeri yüksekti. Hollywood bu fırsatı kaçırmayacak ve kapılarını kendisine açacaktı

Bir iade-i itibar borcu: Aurora

Yıl 1917, Petrograd’da top atışları sürüyor. Tüm kargaşanın arasında bir savaş gemisi, alınacak son yer olan Kışlık Saray’ı almaya odaklanmış, geceyi aydınlatıyor. Âdeta insanlık tarihine sosyalizmi müjdeliyor. Bu kutlu kruvazör, adını Roma mitolojisinde sıkıntılı gecelerin sonunu, yeni bir hayatın dönüm noktasını simgeleyen şafak tanrıçası Eos’tan alan Aurora’dan başkası değil.

Aras Yayıncılık tarafından aynı adla ve “Çemişgezek’ten Hollywood’a bir kadın, bir hayat, bir film” alt başlığıyla yayınlanan kitabı ilk gördüğümde aklımdan bu geçti. Kapakta yer alan geleneksel Ermeni kıyafetleri içindeki güzel kadın, olsa olsa umudu ve aydınlığı simgeleyebilirdi. Ne zaman ki sayfalar aralandı, Aurora’nın hemen hemen aynı tarihlerde fakat başka bir coğrafyada tarifsiz acıları simgeleyebileceğini fark ettim.

Bir kadın kaç kez ölür, kaç kez dirilir?

Aurora Mardiganian, soykırımla henüz 14 yaşındayken tanıştı. Çemişgezekli, varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Bu yaşında önce babası ve erkek kardeşlerinden birinin, sonra annesi ve kız kardeşinin ve peşi sıra aslında tekmil bir halkın ölümüne tanıklık etti.

Hikâye Nisan 1915’te bir Paskalya sabahında başladı. Yaklaşık 6 yıldır, Osmanlı topraklarında yaşayan her halk gibi savaşın tedirginliğini yaşıyor, ek olarak Hıristiyan oldukları için korkuyorlardı. Mardiganian’ların evine Harput’tan gelen bir adamın “Van’da katliam yapıyorlar; erkekleri, kadınları ve çocukları doğramışlar. Kürtler kızları kaçırıyorlar!” sözleri günün nasıl kararmakta olduğuna dair ilk işareti veriyordu.

İşaret yavaş gelmişti, her şey belirsizdi. Ancak sonra tüm akış hızlandı. Hemen, tüm Ermenilerin evlerine gitmeleri, gitmeyenlerin ağır şekilde cezalandırılacakları buyruldu. Bu buyruğun ne anlama geldiğini ilk önce kimse anlamadı. İşin aslı, Ermenilerden, hiç farkında olmadan cellâtlarına büyük bir “incelik” göstermeleri istenmişti; bu uygulama sayesinde zaptiyeler tüm Ermenileri kendi evlerinde kolayca buldular.

Aurora, kendi adıyla Arşaluys, ölmeye işte bu Paskalya sabahı başladı. Takip eden günlerde tekrar tekrar öldü. Tecavüze uğrayan her Ermeni kadının çığlığında, neredeyse çırılçıplak sokaklarda dolaştırıldıklarında, kız kardeşini kaybettiğinde, 85 sente satıldığında, zorla Müslümanlaştırılan her Hıristiyanla birlikte ölmeye devam etti. Gördüğü ölümler akıl almaz işkenceler ve tecavüzlerle süslenmiş ölümlerdi, sade ölümler Ermeniler için bir lükstü. Dirildi; sonra nehirde boğulan “gâvur çocukları”yla öldü. Tekrar dirildi; hamile kadınların yarılan rahimleriyle öldü. Dirildikçe yeniden öldü; ve aslında bir ömür, sabırla bu ritüeli tekrarladı.

Bir “Hollywood yıldızı” olarak Aurora

Aurora’yı diğer Ermenilerden ayıran, tesadüf eseri Amerikalı misyoner bir ailenin evine sığınması oldu. Hayata tutunmayı bu şekilde başardı. Halkına duyduğu sorumluluk duygusuyla ve tanıştığı ailenin teşvikiyle tüm dünyaya başından geçenleri anlatmaya karar verdi. Herkesin farkında olduğu bir gerçek vardı: Aurora’nın hikâyesinin ticari değeri yüksekti. Hollywood bu fırsatı kaçırmayacak ve kapılarını kendisine açacaktı. Hem kitabın hem de filmin yapım süresi kendi içinde pek çok aksiyonu barındırıyordu; ancak sonunda anlaşmalar yapıldı ve Aurora, bir Hollywood yıldızı olarak karşımızda yerini aldı.

Hollywood, Aurora’nın hayat hikâyesine büyük bir ilgi gösterdi. Hikâye hem dönemin hikâyesidir, hem gerçektir, hem de kahramanı hâlâ hayattadır. Dolayısıyla “sektör” için bulunmaz bir nimettir. Haksız da çıkmadılar, bu super-survivor belgeseli gösterildiği dönem, yani 1919’da, 30 milyon dolarlık bir hâsılat yaptı.

Bir yanda böyle müthiş bir hâsılat, diğer yanda Aurora… Aurora, yaşadığı veya yaşayacağı travmalar göz önüne alınmadan seyirlik bir maymun gibi defalarca turnelere götürüldü ve tüm hayatını tekrarlamak zorunda bırakıldı. Bu hayat bünyesinde telafisi mümkün olmayan hasarlara yol açtığı zaman, onun yerine bir dublör kullanmak akıl edildi. Filmin makara kayıtlarının zamanla kaybolması, insan harcamanın boyutlarını göstermesi açısından önemlidir.1 Bu duruma Ararat filminin yönetmeni, Atom Egoyan dikkat çeker: “Aurora Mardiganian ilk ‘modern’ soykırımda hayatta kalmış biri olmanın yanı sıra, çağdaş şöhret kültürünün ilk kurbanlarından biri olmuştu. Aurora’nın gerçek fiziksel varlığını kopyalayıp dağıtıma sokma girişimi, birkaç yıl önce Osmanlı Türkiye’sinde yaşadığı dehşetin ardından, onu insan olma niteliğinden mahrum bırakmanın daha ileri bir adımıydı. Bugün ünlülerin gözden düşmesi fenomenine alışmış durumdayız. Ermeni Soykırımı’ndan sağ kurtulan bu genç kadında bunun erken bir örneğini görmüş olmamız mümkün mü? ‘Ünlüleri zorlama’ konusunda yapılan bu erken deney, medyanın doyurulamaz merakı karşısında ruhsal dayanıklılığın sınırlarına dair ikaz edici bir mesel miydi?”

Aurora’nın külleri

Filmin ünü ve ışıltısı kaybolmaya başladığında, Aurora da sessizliğe terk edildi. Öyle ki, sanki gerçekten hiçbir zaman var olmadı. Mezarının yeri dahi uzun zaman bilinmedi. Antony Slide, yıllar sonra Aurora’nın küllerini bir kimsesizler mezarlığında buldu.

Şiddet ve işkence sahnelerinin fazla olduğu filmleri seyrederken bazen gözlerinizi istemsizce kısar, hatta başka yöne bakarsınız ya, yahut dişlerinizi sıkmışsınızdır da ancak gevşettiğinde kalan sızıyı fark edersiniz; bu kitabı okurken de aynı refleksleri gösteriyorsunuz. Bir sayfa okuyup düşüncelere dalıyorsunuz: İnsan, insana ne kötülükler yapabilir? Devlet, insana ne kötülükler yapabilir?.. Antony Slide “Aurora Mardiganian efsanesi, bir halkın başına gelenler üzerine tarihî bir hatırlatma ve eğer dünya tetikte olmazsa yeniden yaşanabilecekler –ve yeniden yaşananlar– için bir uyarı olarak kalacak” sözleriyle durumu özetliyor.

Bu “kimsesiz” kadının adı, Ermenistan’da verilen “Aurora Uyanan İnsanlık Ödülü” ile yaşatılıyor. Ödül, olağanüstü koşullar altında insanlık için mücadele edenlere veriliyor. Diğer bir değişle, Aurora, bir şekilde kitlesel şiddete maruz kalan başka halklara yardım eli uzatıyor. 2016 yılında ilk olarak Burundi’de iç savaş sırasında yüzlerce yetimin hayatını kurtaran Marguerite Barankitse’ye verildi. 2017 yılında Sudan’daki Nuba Dağlarında bulunan Mother of Mercy Hastanesi’nde görev yapan Katolik misyoneri Dr. Tom Catena’ya; 2018 yılında ise Myanmarlı Müslüman avukat Kyaw Hla Aung’a layık görüldü.

Hem Aurora için hazırlanan kitabı, hem de adına verilen ödülü iade-i itibar girişimleri olarak okuyorum. Sevgili Arşaluys, siz bugün bile bizlere en önemli şeyi, ne olursa olsun “hayatta kalmayı başarmayı” öğretiyorsunuz. Dilerim başucunuzda çiçekler açıyordur. Biliyorum ki külleriniz, mücadele eden her kadında aramızda hayat buluyor, 8 Mart vesilesiyle anınız önünde saygıyla eğiliyorum.

 

Dipnotlar:

1 Filmin günümüze ulaşan parçaları şuradan izlenebilir: https://www.youtube.com/watch?v=CrYQG4xwr-M&feature=youtu.be

2 Aurora “Çemişgezek’ten Hollywood’a bir kadın, bir hayat, bir film”, Antony Slide, Çev. Evvvrim Kaya, Aras Yayıncılık, 2017.