Venezüella’da kirli savaş tehlikesi ve dünya solu – Lucas Koerner

Solun hayati derecede ciddiye alması gereken şey, ABD’nin Venezüella’daki aşırı sağcı işbirlikçileri ile birlikte, büyük bir politik güç olan Chavizm’in kökünü kazımak için kirli bir savaş başlatmak konusunda kararlı olduğudur

Gabriel Hetland, Jacobin’de kısa süre önce yayımlanan bir makalesinde, Venezüella’da ABD’nin başını çektiği darbe girişimi karşısında benimsenmesi gereken “sol” tutuma dair görüşlerini ortaya koydu.

Hetland, doğru bir şekilde, Venezüella’ya yönelik “ABD yaptırımlarının ve askeri müdahalesinin haklı bir tarafının olmadığı” konusunda fikrini ortaya koyuyor. Bu saldırıya dünyadaki bütün sol ve ilerici kesimler karşı koymalı.

Ne var ki tartışmasını Başkan Nicolas Maduro’nun “demokratik bir şekilde seçilmediği” ve bu nedenle de solun bu Karayip ulusunda “özgür ve adil seçimler düzenlenmesi çağrısına destek çıkmak” gibi bir görevi olduğu iddiasına doğru ilerletiyor.

Peki Maduro, Küresel Kuzey’deki mevkidaşlarından daha mı az meşrudur ya da Venezüella’da seçimlerin yenilenmesi için çağrı yapmak ABD’ye mi kalmıştır? Dahası, mevcut koşullar altında “serbest ve adil seçimler” mümkün müdür?

Demokratik çifte standartlar

Hetland, Maduro hükümetinin “otoriter” suiistimallerine dair upuzun bir liste sıralıyor ve bu durumun Venezüella hükümetinin demokratik ehliyetini hükümsüz kıldığını iddia ediyor.

Daha önceki bir makalede, siyaset bilimindeki “otoriterlik” mefhumunun doğası itibariyle esasen sömürgeci olduğunu tartışmıştık. Bu kavram “serbest piyasa” ve liberal temsili demokrasiyi “tarihin sonu olarak” gösteren Washington Konsensüsü’ne karşı koyan Küresel Güney “rejimleri” ile Küresel Kuzey’in kapitalist demokrasilerini yan yana koyarak kıyaslamaya hizmet ediyor.

Bu ontolojik ikiliği yok saydığımızda, Maduro hükümetinin bir “demokratik meşruiyet” fikrine göre değil Trump yönetiminde ya da diğer Küresel Kuzey rejimlerinden birinde aradığımız standartlara göre yargılanması gerektiğini onaylamış oluruz.

Hetland’ın iddiası o ki, “Maduro, Venezüella’nın önce gelen muhalefet partilerinin ve adaylarının, özellikle de Henrique Capriles Radonski’nin seçime girmesini engelledi.”

Elbette en büyük üç muhalefet partisi, Demokratik Eylem (AD), Önce Adalet (PJ) ve Halk İradesi’nin (VP) 10 Aralık 2017 yerel seçimlerini boykot ettiğini görmezden geliyor. Bu durumda, ABD gibi pek çok devlette olmayan bir işleyiş gereği, seçimleri boykot eden partilerin parti statülerini yeniden geçerli kılmak için seçmenin yüzde 0,5’inden imza toplaması gerekiyor. AD partisi başarışı bir şekilde statüsünü yeniden kazandı, PJ gerekli sayıda imzayı toplayamadı, VP ise prosedürü bütünüyle boykot etti.

Capriles, gerçekten de politik gerekçeli görünen Odebrecht yolsuzluk suçlamaları üzerinden diskalifiye edilmişti. Bununla birlikte, Küba Konsolosluğu’nun kuşatılmasına öncülük edip İçişleri Bakanı Ramon Rodriguez Chacin’in eski Chacao Valisi Leopoldo Lopez ile birlikte kaçırılmasına katıldığı 2002 darbesinde oynadığı etkin rol dikkate alındığında başka bir ülkede olsaydı muhtemelen halen hapiste ya da görevden men edilmiş olurdu. Capriles ve Lopez; Julio Borges, Antonio Ledezma ve Maria Corina Machado’nun aralarında bulunduğu önde gelen muhalefet liderleri ile birlikte, Chavez hükümetini devirmek için yüzsüzce beş tane daha anayasaya aykırı girişimde öncü rol oynadılar: 2002/3 petrol lokavtı, 2013 seçim sonrası muhalefet şiddeti, 2014 ve 2017 guarimbaları (kitlesel sokak şiddeti) ve de bugün Trump’ın başını çektiği darbe girişimi.

Hetland, Maduro hükümetinin Yüksek Mahkeme, Ulusal Yürütme ve Chavez’in sosyalist bir hegemonya kurma hedefli aşağıdan yukarı seferberlik stratejisinden hareketle geliştirdiği Ulusal Kurucu Meclis gibi tepeden inme önlemlerini haklı olarak sorgularken bu önlemlerin parlamentodan gelişen bir darbe girişimine yanıt olarak ortaya çıktığı gerçeğini teslim etmiyor. Hatırlayın muhalefetin ağırlıkta olduğu Ulusal Meclis, hükümetin kamu borçlarını yeniden müzakere etmesini etkin bir şekilde engellemiş, başkanlık süresinin geçmişe dönük bir olarak kısaltılması gibi anayasaya aykırı yasaları utanmazca onaylamış, Juan Guaido’nun kendi kendini “geçici başkan” ilan etmesini haklı çıkarmak için Maduro’nun görevinden feragat ettiğini açıklamıştı.

Aynı şekilde, Venezuelanalysis’in yeterince belgelediği gibi, iktidardaki Venezüella Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) kimi vakalarda kendi sol muhaliflerini kesin bir şekilde bastırdı ancak bu hareketler ABD’nin Demokrat Parti’sinin sürekli yaptığı ile kıyaslandığında pek zayıf kalır; Demokrat Parti, 2016’da başkan adayı belirlenirken Hillary Clinton için yapılan dalaverelere dair herhangi bir yasal süreçle karşı karşıya kalmış değil.

İşin doğrusu, Nicolas Maduro uluslararası gözlemcilerin izlediği bir seçimde 6,2 milyon oy, yani toplam seçmen sayısının yüzde 31’ine denk gelen bir oy desteği ile yeniden seçildi. Buna karşılık, Barack Obama 2008’de toplam seçmenin yüzde 31’inin ve 2012’de yüzde 28’inin desteğini alarak seçilirken, bu oran Trump için 2016’da yüzde 26 idi. Bu halde şekli demokratik ölçütler anlamında Maduro’nun Donald Trump’tan, İspanya’nın seçilmemiş başbakanı Pedro Sanchez’den, politik krize batmış Theresa May’den ya da hiçbiri dış destekli bir muhalefete hoşgörü göstermeyecek olan sayısız diğer Batılı liderden daha az meşru olduğu söylenemez.

Hetland yine doğru bir tespitle, “muhalefet şayet başkan adayı Henri Falcon’un arkasında birleşseydi, eski vali Falcon Maduro’yu alt etme noktasında ciddi bir şans elde ederdi” diyor. Ama söylemeyi unuttuğu bir şey var. Muhalefet partileri hükümetle görüşmeleri reddetti, Washington’un yönlendirmesi ile seçimi gayri meşru hale getirmek için Falcon’u sabote etti ve mevcut darbe girişimine zemin hazırlamaya girişti.

Soğuk Savaş diriliyor mu?

1990’da Sandinistler bir başkanlık seçimi ile yenilgiye uğratılmıştı ki ancak Orwellyan bir paralel evrende bu seçimlere “özgür ve adil” denilebilirdi.

ABD’nin on yıllık ekonomik ablukası ve paramiliter terörizmi, bu Orta Amerika ülkesini mahvederek Nikaragualıları, Daniel Ortega’nın meşhur deyişiyle “başlarına bir tabanca dayalı halde” oy vermek zorunda bıraktı.

Zamanında, ABD siyaset kurumu içindeki sözde “güvercinler” bile, Chomsky’nin titizlikle ortaya koyduğu gibi, Reagan yönetiminin canice kuşatmasını hevesle desteklediler. Liberal medya ikonu Hendrik Hertzberg, “Sandinistlerin seçimleri kazanması ve gözlemci raporlarının beklenenden kötü gelmesi halinde Nikaragua’ya yönelik ambargonun sürdürülmesi” konusundaki desteğini dillendiriyordu.

Bu esnada ABD solu o kadar zayıftı ki Washington’un terörist savaşına layıkıyla karşı koyamadı.

Durumun objektif bir değerlendirmesi yapıldığında varılacak sonuç, Ortega 1990 seçimlerini, ABD kontralara desteği kesene, ekonomik ablukayı kaldırana ve Uluslararası Mahkeme’nin hükmettiği 17 milyar dolarlık tazminat borcunu ödeyene kadar askıya almak isteseydi yüzde 100 haklı olacağıydı. Ancak ABD iç muhalefetinin zayıflığına da bağlı olarak, Ortega, Reagan yönetiminin havuç-sopa taktiği izlediği barış anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı ki burada da Washington seçimler karşılığında savaşa son verme sözünü çiğnedi.

Venezüella, Nikaragua değil ama mevcut durumun bütünüyle farklı olduğu da söylenemez.

Nikaragua’dakine benzer şekilde, Venezüella’daki 20 Mayıs 2018 seçimi de pek öyle “özgür ve adil” bir seçim sayılmazdı ama Hetland’ın söz ettiği nedenlerden ötürü değil.

Washington seçimlere aşırı derecede müdahildi, şimdiki Rusya-gate skandalı iddialarını utandıracak kadar.

Barack Obama tarafından 2015’te devreye sokulan ve 2017’de Trump tarafından yasallaştırılan ABD finansal ablukasının Venezüella ekonomisi üzerinden tahribatı, Hetland’ın haklı olarak söz ettiği Maduro’nun kilit önemdeki politik başarısızlıklarının yarattığından çok fazla oldu. Sonuç olarak Venezüella, Ağustos 2017’den sonraki 12 ayda petrol ihracatı gelirlerinde en az 6 milyar dolarlık bir kayıp yaşadı ki bu da GSYİH’nin yüzde 6’sına denk geliyor.

Bu yasadışı müdahalelerin tepe noktasında, Washington muhalefeti seçimleri boykot etmeye teşvik etti. Hatta işi muhalefetten seçime katılan başkan adayı Falcon’u yaptırımla tehdit etmeye kadar vardırdı.

Şayet geçen yılın başkanlık seçimleri yukarıdaki nedenlerden dolayı “özgür ve adil” değildiyse, Hetland’ı yeni bir seçimin farklı olacağını düşünmeye iten şey nedir?

ABD, 2019’da Venezüellalılara 11 milyar dolara mal olacak petrol ambargosunu dayatarak Ocak sonunda yaptırımları daha da tırmandırdı. Torino Capital’in baş ekonomisti Francisco Rodriguez’e göre mevcut yaptırımların üstüne eklenen yeni tedbirler Venezüella’nın GSYİH’sini 2019’da yüzde 26 oranında düşürecek ve ülke ekonomisinden arta kalan ne varsa tahrip ederek pek çok Venezüellalının da hayatına mal olacak.

Dahası, yeni bir seçimde Maduro ya da başka bir Chavist aday kazanmayı başarması gibi pek mümkün görünmeyen bir durumda, Washington’un ya da (muhalefete yakın Datanalisis araştırma şirketine göre, iktidardaki PSUV ile aynı oranda -yüzde 75- sevilmeyen) sağcı muhalefet partilerinin sonuçları kabul etmesi çok düşük bir ihtimal. Muhalefet son 15 yıl içinde bütün seçimlerde hile iddiasında bulundu, kendi kazandığı ikisi hariç. ABD’ye gelince, Obama yönetimi Maduro’nun 14 Nisan 2013 seçim zaferini kabul etmeyi reddeden dünyadaki tek hükümetti.

Solun hayati derecede ciddiye alması gereken şey, ABD’nin aşırı sağcı müttefikleri VP ve PJ ile birlikte, büyük bir politik güç olan Chavizm’in kökünü kazımak için kirli bir savaş başlatmak konusunda kararlı olduğudur. Şüphe duyan varsa, 1980’lerde Orta Amerika’daki ABD destekli ölüm mangası rejimlerinin babası olarak bilinen Elliot Abrams’ın ABD’nin Venezüella özel temsilcisi olarak atanmasına bir bakması yeterlidir. Benzer şekilde, Venezüella muhalefetinin ABD’nin başını çektiği ekonomik yaptırımları hevesle desteklemesi ve dış askeri müdahaleyi bertaraf etmeyi reddetmesi, Maduro’yu ve Chavizm’i devirmek için sayısız Venezüellalının hayatını kurban etme konusundaki istekliliklerinin dikkat çekici delilidir. Belki de bu muhalefetin hükümet karşıtı protestolar sırasında “Chavist’e benziyor” diye siyah adamları sokak ortasında linç etmekten en ufak rahatsızlık duymayanlar olduğunu unutuyoruzdur.

Öyle görünüyor ki 11 Nisan 2002 darbesindeki senaryonun aynısı ile karşı karşıyayız; Venezüella muhalefeti o zaman Abrams’ın yeşil ışık yakmasıyla, 47 saatlik bir terör döneminde demokratik yollardan seçilmiş Başkan Hugo Chavez’i geçici olarak koltuktan indirmiş ve anayasayı feshedip 50-60 insanı katleden bir diktatörlük kurmuştu.

ABD öncülüğündeki mevcut abluka koşulları altında, Chavizm’in, tasfiye edilme riskine girmeden “özgür ve adil seçimler”e gidip iktidarı barışçıl bir şekilde devredebileceği düşüncesi en hafif tabirle hayalciliktir.

Küresel Kuzey ülkelerindeki solcuların öncelikli görevi kendi hükümetlerinin Venezüella’ya yönelik emperyal müdahaleciliğine karşı çıkmaktır.

Soyut bir ilkesel tutumdan hareketle Maduro hükümetini “otoriterlik” ile suçlayan ve seçim çağrısı yapan bir sol söylem, özellikle de ABD solu etkili bir muhalefet sergileme noktasında hala çok zayıfken, yalnızca süregiden darbeye ideolojik bir kılıf sağlar.

Chavez’in söylediği gibi “sólo el pueblo salva al pueblo” (halkı yalnızca halk kurtarabilir). Venezüellalılar kendi kaderlerini kendileri belirleyebilir ve belirleyecektir, ancak bu da bir başka bağımsız Küresel Güney hükümetini devirmek için bir araya getirilen yeni “gönüllüler koalisyonunu” alt etmeleri için onlara yardım edecek olan solculara, ilericilere ve sistemin sınırları içinde olup kendini demokrat addeden herkese bağlı.

[Venezuelanaysis’teki İngilizce orijinalinden Ali Ergin Demirhan tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

WP-Backgrounds by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann