Sandık sandık içinde…

Muhtar adayı, işsiz, öğrenci, ev kadını, plaza çalışanı hepimiz mahallede, işyerinde, plazalarda, evlerin içinde, sokaklarda, hayatı kuşatma ve normalleştirilmeye çalışılan erkek egemenliğini ve faşizmi sallama gücüne sahibiz

11 Şubat 2015’te Mersin’in Tarsus ilçesinde bindiği minibüste cinsel saldırıya direndiği için öldürülen Özgecan Aslan’ın ölümünden bu yana dört yıl geçti. Geçen dört yıl içinde en az 1500 kadın daha “aşk, cinsellik ve aile” meseleleri yüzünden öldürüldü. En az 1500 diyoruz; çünkü biliyoruz ki bu ülkede adına “Aile Bakanlığı” denen örgüt, kadına yönelik şiddet başvurularıyla ilgili istatistik tutmuyor. Kadın örgütleri tarafından basına yansıyan haberlerden yola çıkılarak tutulan “şiddet çeteleleri” ise maalesef gerçeğin son derece gerisinde.

Bu ülkede zaten, kuşkusuz sadece kadınlar söz konusu olduğunda değil, ama özellikle güçlü; yani para ve erk sahibi erkekler tarafından cinsel şiddete maruz bırakıldıktan sonra öldürülen kadınlar söz konusu olduğunda, “gerçek karartma örgütü” büyük bir hızla harekete geçiyor. Patriyarkanın güncel kontrgerilla ilişkileriyle, yani neoliberal faşizmle nasıl iç içe geçtiğini yüzümüze çarpan simgesel bir davaya dönüşen Şule Çet davasında gördük: İşkenceci adli tıp bilirkişisinden özel güvenliğine, savunma sanayi kodamanlarından kampus basan satırlı faşistlerine, JITEM’cilerinden savcılarına kadar uzanan bu “gerçek karartma örgütü”, cinsel saldırıya maruz bırakılıp büyük bir ihtimalle boğulduktan sonra 20. kattan atılarak öldürülen genç bir kadının katillerini aklamak için seferber oldu.

“Örgütün” bir başka kolu ise şu günlerde “feministlerin aklıyla” yapılmak zorunda kalınan tüm yasal düzenlemelerin; yani Medeni Kanun’daki haklardan aile reisliğinin kaldırılmasına, evlilik içinde edinilen malların eşit paylaşımından eşit miras hakkına, nafaka hakkından şiddetle ilgili düzenlemelere kadar ne varsa tamamının “dini ve milli aile” değerlerine göre budanması kampanyasını yaygınlaştırıyor. Kadınlar “tecavüzü aklama yasası” versiyon.2’nin her an Meclis’e getirilmesini tetikte beklerken, il müftülüklerinin aile ve dini rehberlik büroları, gerici yayın kuruluşları ve partiler tarafından düzenlenen “aile seminerleri” büyük kentlerin ücra mahallelerine sızıyor; ailenin bakanı RTÜK’e “aile dizilerini” yaygınlaştırma talimatı veriyor.

Böyle bir ortamda Tayyip Erdoğan’ın kalkıp 31 Mart seçimi öncesinde belediye meclis üyelikleri ve il genel meclis üyelikleri için “Her iki adaydan biri kadın olacak, belediye başkan adayları ile kadınları buluşturacağız” buyurması ne anlama geliyor? Yıpranan iktidarına “rıza almak” mı dediniz? Özgür iradeyle, eşit koşullarda açık ve net biçimde söylenmiş bir “Evet” gibi mi yani? Yoksa iktidarın yerel seçimlere yönelik kadın siyaseti, 31 Mart seçimiyle bir adım daha ileri götürmeye çalışacağı faşizmi “kurumsallaştırma ve normalleştirme” girişiminde, kadınları rehin almaya yönelik yeni bir hamle olmasın? Sadaka üzerine kurulu yerel yönetim politikalarını, kadınların yükünü olağanüstü artıran kriz koşullarında, aile değerlerine biat ile taçlandırıp şantaj malzemesi yapmak; bu sayede bir taşla birçok kuş vurmak tam da bu iktidara yakışır bir hamle değil mi?

Şiddete itiraz ettiği için boşanan evli kadınların nafakasız, sığınaksız bırakılıp öldürülmesini; cinsel şiddete ve rıza dışı cinsel ilişkiye “Hayır” dediği için öldürülen bekar eğitimli genç kadınların işsiz bırakılmasını; öldürülmesini ve o da yetmez, “bakireliğinin” bile tartışma konusu yapılmasını; kadın işsizliğini ve güvencesizliğini normalleştirmek, kuşkusuz “normalleştirilmiş” faşizmle pek güzel uyuşuyor.

Şimdi bu ortamda yerel seçime gidilirken, sandık siyasetinin “kadın temsili” açısından sergilediği manzarayı ise en güzel, Özgecan Aslan’ın mezarı başında anma etkinliği düzenleyen kadın adayların fotoğrafı temsil ediyor. Faşizmi normalleştirmeye yatkın “ana muhalefet”, kadın aday listelerini belirlerken de seçim beyannamelerini belirlerken de erkek egemenliğinin mantığını normalleştirmekte sakınca görmüyor. Bakanlığın değil Mor Çatı’nın verilerine göre; Türkiye’de mevcut bulunan yaklaşık 4 bin kapasiteli 144 kadın sığınağında yaşayan kadınların 31 Mart seçiminde oy kullanma hakları ise en temel yurttaşlık hakları gasp edilerek ellerinden alınıyor. Ve siyasi temsil alanının kadınlar açısından böylesine buhar olup uçtuğu bir ortamda, irili ufaklı birçok kentin birçok ilçesi ve mahallesinde, normalde hiç de “muhtar” olmak istemeyecek birçok genç, eğitimli kadın, siyasi temsil alanında bulabildikleri tek delik olan muhtarlık seçimlerinde kendi özerk hareket alanlarını yaratabilmek adına kitlesel biçimde adaylığını koyuyor. Belki de haşmetlinin muhtarları en ücra semtlerde “aile değerlerini” örgütlerken kadınların muhtarları da kadınlar için daha geniş özgürlük ve özerklik alanlarını örgütler; belli olmaz bu işler.

Erkek egemenliği ve faşizm, genel bir kadın düşmanlığından ziyade, kendi özerk hayatları ve hakları için özneleşen kadınlara yönelik siyasallaşmış bir düşmanlıkta birleşiyor. Bu yüzden şiddete “Hayır” diyerek boşanan evli kadınların öldürülmesini de; cinsel saldırıya “Hayır” diyerek direnen genç bekar kadınların öldürülmesini de aynı ikiyüzlü ergen sırıtışıyla “rıza ve namus öyküleri” uydurarak normalleştirmeye çalışıyor. Bu yıl yerel seçim öncesine denk gelen 8 Mart sürecine giderken kadınlar, işte tam da bu sırıtış, faşizmin ve erkek egemenliğinin yüzünde donup kalsın diye, faşizmin ve erkek egemenliğinin normalleştirilmesi için kapatılan temsili siyaset alanına karşı, doğrudan siyaset yapma haklarını; öznelik ve özerklik haklarını savunmak için fiili mücadeleyi yükseltiyorlar.

Muhtar adayı, işsiz, öğrenci, ev kadını, plaza çalışanı hepimiz mahallede, işyerinde, plazalarda, evlerin içinde, sokaklarda, hayatı kuşatma ve normalleştirilmeye çalışılan erkek egemenliğini ve faşizmi sallama gücüne sahibiz. Biz her yerdeyiz ve nerede olursan ol unutma, o büyük gücün bir parçası sensin!